Sultanların Günlüğü
@Sultanların Günlüğü

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Yapboz
7/1026.11.2016

Baskı: Yapboz

Baş rolümüz ve konunun geçtiği yer; Amerika'nın Güneyinde doğup büyümüş olan Cape ile ilgili. Caoe, çocukken ailesini kaybetmiş ve dindar bir büyükbabanın yanında yetişmiştir. Babası gibi pilot olmuş ve tüm hayatı bundan ibaret olan, kadınlara bağlanamayan bir çapkındır. Fakat bir gün hayatı 180 derece dönecek ve sadece kendine önem veren Cape, yıllar evvel sadece bir gece geçirdiği kadının tekrar peşine düşecektir. Bu süreçte de pilotumuz değişim yaşamaya başlayacaktır. Genel olarak fena bulmadığım bir roman. Yine de ilk 150. sayfasına kadar öyle çok zevk aldığımı ve merakla sayfaları çevirdiğimi söyleyemem. Fakat sonrasında işler biraz hareketleniyor ve isminin manası yapboz gibi tüm parçaları sağdan soldan toplayıp birleştirmeyi başarabiliyor. İnsanı terk düz eden bir tarafı yok ama kurgu güzel gelişmiş. Tipik bir Amerikalının hayatını gözler önüne sermiş. Yalnız final trajik olsa da oldukça saçma ve anlamsız bulduğum bir nokta da var ki o da Bianca'nın sonu ile ilgili. Yani neden böyle bir şey yaptı ki? Tüm roman boyunca hiç de bunu yapabilecekmiş gibi bir işaret vermiyordu. Roman boyunca ister istemez Amerikanın Güneyindeki insanlar çok mu gereksiz konuşuyor? diye yorum yaptım. Zira o kadar gereksiz, uzun ve boş konuşmalar vardı ki en çok bu canımı sıktı. Öyle çok büyük gizemler barındırmıyor ve tahmin edilebilirliği de hayli yüksek ama elbette aklınıza gelmeyecek bazı noktalar da söz konusuydu. Lakin benim rahatsız olduğum bir nokta var. Romanın başlarında oğlanın çocukluk anısı anlatılırken dedesinin Filistinlileri aşağıladığını sezinlediğim bir yorumu var. Amerikanın güney insanlarının köleliği savunduğunu vs. düşünürsek(iç savaşta) Filistin-İsrail konusundaki bakış açısını aşağı yukarı tahmin eder gibiyim. Neyse.

Kusursuz
8/1021.11.2016

Baskı: Kusursuz

Okuduğum son romanlar bana istediğim seviyede pek tatmin duygusu vermedi maalesef. Kusursuz romanı ise bir tık yukarıya çıkarak, ilginç bir evrenin kapısından geçmemi sağlıyor. Yazar, geleceğin dünyasında alternatif bir evren oluşturmuş ve bize güzel bir kurgu sunmuş. Şimdiden söylemem gerekir ki serinin ilk kitabı. Yazarın anlatım dili, kelime zenginliği ve kurgunun gidişatı yerinde olmuş. Okurken zevk aldım ve memnun oldum. Aslında ana karakterin gizemini en başta çözdüm ama bu da çok okumanın ve yazan biri olarak, benim artım olsun artık. ;) Yine de benim için hala kızla ilgili bir gizem söz konusu ki bu ancak ikinci kitapta öğrenebileceğim bir şey. Ufak tefek, rahatsız etmeyecek seviyede imla hataları vardı(bugün yerine bu gün yazılması ve bağlaçlardan sonra virgül kullanılması gibi.) ama dert edilecek bir şey olmasa gerek. Ne de olsa o kadar kusur, kadı kızında da olur. :) Yalnız benim şahsi tercihim ve eleştirirken dikkat ettiğim kıstaslardan biri de MİLLİ OLMAK'tır. Şimdi Türk yazar adayı olarak çıkıp da MİLLİ bir roman yerine GAYRİ MİLLİ bir roman yazarsanız, bu ben gibi bir insan için eksi puan oluyor. Roman istediği kadar dört dörtlük olsun, ben için kusurdur. Görüyorsunuz ya kimse için kusursuzluk mümkün değil(romanın ismine de uydu :D ) Benim devamlı takip edenler, demek istediğimi gayet net anlamıştır. ;) Bilim kurgu ve distopya tarzı romanları seviyorsanız, Kusursuz'u tavsiye ederim. Bence iyi bir romandı.

Baskı: Devletin Gizli Sahipleri Heyet

Kitap, 'Türk-Araştırma-İnceleme' türü olarak karşımıza çıkıyor. İddiası ise şu; HEYET isminde(bizim Aksakallı ya da Aksaçlı olarak bildiğimiz.) gizli bir Türk teşkilatının tarihini anlatması ve bunu da tarihte olmuş olayların perde arkasına değinerek yapması. Örneğin; önemli biri olarak doğmamış Selçuk Bey'e bir anda ondan da büyük beylerin anında biat etmesinin ardındaki sır neydi? gibisinde... Veyahut Kürşat Kağan'ın 40 çeri ile Çin sarayını basmak gibi bir çılgınlığa girişme sebebi neydi? Bu ve fazlasının ardında HEYET'in tertipleri olduğu iddia edilmekte. Okurken oldukça ilginizi çekeceğini düşünüyorum. Kitabı görüp, vaat ettiği şeyi görünce hemen siparişini verip, okudum. İki günde bitirdim. Alışmış olduğum araştırma kitaplarından ziyade soru-cevap havasında geçen, yarı roman havasında bir kitaptı. Yaşanan olayların hepsi gerçekti gerçek olmasına da perde arkasında geçen olayların gerçekliği muhakkak ki şüpheli... Yani anladığım kadarı ile soru cevap faslındaki soruyu soran kişi yazarın kendisi oluyor ve kitabın sonundan da anladığım kadarı ile devamı gelecek. Fena bir çalışma olmamış. Kendi kurgusu dahi olsa akıllıca ve çoğu isabetli kurgular söz konusu. Bana ilham bile verdi. :) Yalnız, kitapta ilk Müslüman Türk devleti olarak Karahanlılar geçiyor ama benim bildiğim İdil Bulgar Devleti, asıl ilk Müslüman Türk devletidir. Ayrıca Dündar Bey ile yeğeni Osman Gazi arasında isyan-öldürme gibi bir durum da geçmiyor. Bu bir rivayettir ama tarihçilerden dinlediğim ve okuduğum kadarıyla, böyle bir durum söz konusu değildir. Osman Gazi'ye tekfurun tertibini haber eden de Köse Mihal idi; düğün meselesi ile davet edilmiştir. Köse Mihal de Hristiyan zannedildiği için, onu da tertibe dahil etmişler ama o da gidip durumu Osman'a söylemiştir ve malum tertibi kurarak, durum tekfurların aleyhine dönmüştür. Neyse, okuduğum tarihi araştırma kitabında bütün kaynaklar bu şekilde aktarılmıştı. :P Ayrıca kitabın şöyle sayfa düzeninin yeniden yapılmasını ve imla kurallarına uygun olarak yeniden gözden geçirilmesini tavsiye ederim.

Baskı: Hun Kartal Savaşçısı

Uzun zaman önce elime geçen ama ancak okumaya fırsat bulduğum bir roman. Yazarı da ben gibi Türk tarihi üzerine yazmayı seviyor, hali ile bu şekilde bir sürü romanı var. Tarihi roman severler şimdiden duyurulur. :) Roman, Gökberk ismindeki Hun Türk'ünün (doğu hun) Kartal Savaşçısı olmak için yola düşmesini konu alıyor. Romanın akışkanlığı fena değil; tarihi bilgiler, obaların yaşam düzeni hakkında bilgiler de çok hoş ayrıntılar olarak yer alıyor diyebilirim. Güzel savaş taktikleri ile birkaç savaş sahnesi, macera seven arkadaşlar için eğlenceli olacaktır. Araştırınca bu Kartal Savaşçısı olayının gerçek olduğunu gördüm. Aslında tarihte geriye gittikçe Türk Devletleri hakkında bilgimin de azaldığını gördüm. Bu açığı en kısa sürede kapatmam gerek, zira çok güzel ayrıntılar söz konusu tarihte. Yazar, romanda eski kelimeleri de kullanmış ki ben gibi biri için bu, romanın en güzel kısmı. Eski Türkçe kelimeleri öğrenmeyi seviyorum ve elbette kitaplarımda kullanmayı da. Tekrar romana dönersek, sıkıcılıktan uzak ama öyle heyecan seviyesi çok yüksekte olmadığını söylemem gerekir. Düz ve yüzeysel bir kurgu var karşımızda. Anlatım tarzı ağır değildi ama nasıl anlatayım, bilemedim; dağınık bir tarzı var desem, demek istediğimi tam ifade etmiş olamam galiba ama şimdilik kullanacağım kelime bu; dağınık, karışık... Elbette anlatım tarzı, yazarların kendi tercihidir ve kimse buna laf edemez. Ha kimi okuyucunun tercihi başkadır, orası ayrı. Bunun dışında bir çok imla hatası ve devrik cümle de tespit ettim. Bu üç şey birleşince romanın akıntısını sekteye uğratıyor. Aslında imlaya çok takmam ama bazı şeyler birleşince rahatsızlık veriyor. Yani AMA ve Kİ bağlaçtır ve virgül kullanılmaz ama her defasında kullanmış desem, yanlış olmaz. Bunda da iş editöre düşüyor aslında, yazara değil. Yazarların imlası kötü olabilir de editör ne iş yapar? Hep onlara kızıyorum bu konuda, malum. :) Yine 3 ila 3,5 arasında kaldığım bir tarihi roman oldu(şu son okuduklarımda hep böyle oluyor.).

Baskı: Sultan 1. Kılıç Arslan

Bu aralar elimdeki ne kadar tarih romanı varsa bitirmeye karar vermiş gibi hissediyorum. Hazır Didiriliş 'Ertuğrul'un 3. ve son yılı da bu akşam başlarken size Anadolu Selçuklularının kurucusu olan Süleyman Şah'ın oğlu ve devletin 2. sultanı 1. Kılıç Arslan'ın hayat hikayesini konu alan bu romanı yorumlayayım. Kitap bizi 1. Haçlı Dönemlerinin olduğu 1080-90'lı yıllara götürüyor. Elbette haçlı seferleri öncesinde Sultanın daha bir melik(yani şehzade-tigin) iken amcası tarafından Büyük Selçuklu Devletinin başkentinde esir hayatını okuyarak olaya giriyoruz. Ondan sonra da esirlikten kurutulup, kardeşleri ile babasının kurduğu Türkiye Selçukluları olarak da bilinen Anadolu Selçuklu Devletine dönüp, tahta oturmasını ve hem iç hem de dış mücadelelerine tanıklık ediyoruz. Muhakkak ki roman, tarihten ilham alınarak kurgulanmış ama burada amaç, kurgu ile de olsa sultanın yaşamını -kısmen de olsa- okuyucuya sunmak. Yazar, o dönemin iç çalkantılarını, siyasi mücadeleleri güzelce bizlere anlatmış. Kurgu da olsa kitapta geçen olaylar, gerçek tarih ile paralellik gösterdiği için biz de bilgi edinmiş oluyoruz. Anlatım tarzı fena değil; ağır olmaktan uzak, akışkan diyebileceğim bir tarzı var. Tarih seviyorsanız okurken sıkılmazsınız. Okurken kendimi o dönemlerde hissettirmeyi başardı yazar. Fakat... Karalp karakterinin evlendiği aşık olduğu kadın ile olan ilişkisi ağzımıza bal çalınsın, tat versin diye eklenmiş bir kurgu ama zaman atlamaları ve ana olaylara odaklanmaları yüzünden ikisinin ilişkisi havada asılı kalmış. Yani balı ağzımıza çalmış, gerisini vermemiş. Hiç böyle bir ekleme olmasaydı da olurmuş; gereksiz olmuş. Kızın babasına ne oldu misal? Bir iki gere göründü, kayboldu. Karakterler boşa kullanılmış, unutulmuş gitmiş havası vermiş oldu. Olaylar düz ve yüzeysel; sabit bir çizgide ilerlediği için zaman zaman sıkıcı gelmedi değil. Aslında tarih romanlarındaki sorunlardan biri de budur. Sonunu biliyoruz.... Hal böyle olunca 'sonu ne olacak?' şeklinde değil de 'o sona nasıl gelinecek?' sorusunu sordurması gerekir yazarların. Kitap, bu ikisi sorudan da mahrum olduğu için heyecan vermiyor ve düz bir çizgide ilerliyor. Yine de dediğim gibi genel olarak sıkıcı bir roman değildi. Bir günde okudum, bitirdim. Hatta dün yarım günümü romana ayırdım. Ancak yorulunca bıraktım da kalan az buçuk sayfayı ertesi gün bitirdim. Bir de ufak tefek devrik cümleler ve imla hataları ile karşılaştım ama öyle çok ciddi boyutlarda olmadığı için rahatsızlık hissetmedim. Genel olarak bir önceki İskit romanı gibi 3 ila 3,5 arasında kaldığım bir kitap oldu. Ağırlığım yine 3,5'dan yana.

İskit
6/1024.10.2016

Baskı: İskit

Emin değilim ama sanırım ya bu sene başlarında ya da geçen senenin ikinci yarısında kitap elime geçmişti. Bizzat yazarından imzalı, sağ olsun. Ayrıca kitap, bir edebiyat derneğinden de ödüllü idi yanlış hatırlamıyorsam. Konu, Od isminde hikaye anlatma yeteneği, savaşma yeteneğinden daha gelişkin olan bir İskit'in yaşamını konu alıyor. Od, oldukça korkar bir insandır ve savaşmak-hayatta kalmak namına ne yapması gerektiğini hakkı ile bilen biri değildir. O, daha çok hikayeler uydurmayı ve anlatmayı sever... Bu yönü ile roman yazan insanlara benziyor aslında. İçinde yazma aşkı taşıyanlar bilir; yazmazsanız eğer o ateş sizi bir süre sonra rahatsız eder. Nefes almak gibidir yazma isteği. Od da işte böyle bir kişi ama yaşadığı toplum, buna müsait bir toplum değildir. Kabul görmek için onlar gibi olmak, yaşamak ve davranmak zorundadır. Tüm kitap boyunca karakterin; Hikayeci Od ve İskit Od arasındaki iç çatışmayı görüyoruz. Kitabın sonunda da -biraz allak bullak oldum doğrusu; yanlış anlamadım herhalde?- kazanan 'ateş' oluyor, diyelim. :P Kitap, gerek geçtiği dönem gerekse toplulukların gelenek göreneklerini(doğru veya yanlış; bu kısmı tartışmıyorum.) ayrıntılı bir şekilde gözler önüne sererek anlatması; betimlemeleri ve cümleleri kullanışı, kelime zenginliği oldukça yerinde. Aslında 'benzetme sanatıyla anlatım' tarzını biraz aşırıya kaçırdığını düşündüm. Okurken bu durum sıktı ama şimdi fark ettim ki aslında yazar, Od'un kafasının içindeki HİKAYECİ'nin ağzı ile yazmış. Hali ile kitabın büyük kısmı benzetme sanatı ile betimlenmiş. Çünkü bir hikayecinin en büyük silahı budur. ;) Kurgu, genel olarak güzel; farklı bir tat veriyor ama öyle çok heyecan verici değil. Adrenalin seviyesini yükseltmiyor yani. İlk 77 sayfaya kadar sıkılabilirsiniz bile. Lakin kendinizi kasıp 100 sayfayı geçin. Sonrasında tat vermeye başlıyor roman. Şaşırdığım bir nokta falan da olmadı. Genelde romanların beni şaşırtmasını beklerim ama bu, yazarların tercihine kalmış şeyler tabi. Od ismini duyunca, karakterin Odin'e dönüşeceğini falan sandım, çünkü tek gözü kapalı idi ama alakası yokmuş. :) O da zaten As halkından çıkma biri. Yani düşünmem gerekirdi bunu. :D Olumsuz kısmı da yok değil. Öncelikle, imlası iyi olmayan benim bile dikkatimi çekip rahatsız verecek derecede bol bol imla hatası vardı. Virgüller, noktalı virgüller vs. doğru yerlerde kullanılmamış. Ayrıca cins ve özel isimlerin ayrımı gereği bir ismin büyük harfle mi küçük harfle mi başlaması gerektiğini umursamadan BOZKIR ismi gibi bazı CİNS isimleri hep büyük harfle başlatmış. Oysa bozkır dediğimiz şey sürüsüne bereket bu alemde; küçük harfle yazılmalı. Bunun dışında yine bol bol devrik cümleler vardı; öznenin başta, yüklemin sonda olması gerektiği kuralına çok riayet edilmemiş maalesef. Bu ve benzeri imla ve dil bilgisi hataları beni aşırı rahatsız etti. Yazarın, sonraki kitaplarında azami derecede dikkat etmesi gerekir. Zira okurken hikaye ile olan bağı sekteye uğratıyor ve akışkanlığı bozuyor(Takip eden bilir; imla konularında suçu hep editörlere atarım. Sonuçta onların işi bunlara bakmak. Bunu dahi yapmıyor iseler o kitaba isimlerini yazmanın manası ne ola ki? ). DİPÇE: Bir de cidden merak ettim; bir kızın götünü açıp bir erkeğin üzerine işemesi nasıl bir olaydır? Erkeğin buna izin vermesi ayrı bir olaydı. Çok saçma bir şeydi. Puanlarken 3 ila 3,5 arasında kaldım. Çünkü yukarıda bahsettiğim olumsuzluklar çok fazla canımı sıktı. Yani ödüllü bir kitaba yaraşır bir şey değil. Onları göz ardı ederek değerlendirmeye çalıştığımda 3,5 veriyorum. Yani 3 ila 3,5 arası diyelim.

Baskı: Kızılderililer Nasıl Yok Edildi?

Kitabın inceliği, yazarın; Castillia Kralı mı Prensi veya ikisine de bilgilendirme amaçlı yazdığı bir mektup olmasından kaynaklı. Yani adam, oturayım da bir kitap yazayım, dememiş. Kitabın başından sonuna kadar İspanyolların kıta'da yaptığı katliamların -yazarın tabiri ile- 10'da biri kadarı gözler önüne sermiş. Papaz, bu katliamların önlenmesi için kralına yazıp çizmiş ama şimdiki duruma bakarsak Amerika kıtasının; hiç işe yaramadığı da aşikar. Aslında bir kitapta, bir papazın dahi katliamları destekleyip, acımasızlık yaptığını okumuştum yıllar evvel. Fakat kitabı hatırlamıyorum maalesef. Başka bir konu ile ilgili iken ek bilgi olarak yazılmıştı. Neyse. İspanyolların yaptığı katliam çeşitlerini sıralamam gerekirse oldukça yaratıcı olduklarını söylemem gerekir. Yani böyle şeyler de ancak şeytanlaşmış insanlardan (zaten papaz da onları 'şeytan' olarak ifade ediyor bazı yerlerde.) beklenirdi. Kafa ancak böyle kötülüğe çalışsın. 1-El, burun ve kulak kesmek, 2-Yerlileri ızgarada kızartmak, 3-Yerlileri yakmak, 4-Tabanları yakarak, yavaş yavaş öldürmek, 5-Yere veya kazıklara çivilemek(sonra yakma gibi işlemlerden geçirmek.), 6-Onlar için özel tazı köpekler yetiştirmek ve üzerilerine salarak parçalatıp yedirmek. Hatta bunu bazı yerlerde av sporuna dönüştürenler bile var. 7- Köpeklerini besleyecek bir şey bulamayınca yerlilerin bebeklerini alıp, öldürmek, parçalamak ve köpeklerine yedirmek, 8- En ağır işlerde durmaksızın ve yemek su vermeksizin çalıştırıp toplu ölümlerine neden olmak, 9-Yürüyemeyecek kadar yorgun olduklarında (veyahut öldüklerinde) zincirleri çözme zahmetinde kurtulmak için kafalarını kesmek, 10-Köleleştirmek, satmak, 11-Putlarını(totemlerini) ellerinden alıp zorla geri satın aldırmak, 12-Ellerinde ne varsa çalıp çırpmak(zaten işkence şekillerinin hemen hemen hepsi de sırf altın vb. değerli hazinelerini versinler diye yapılıyor.), 13- Saman evlerine veya kendileri için yaptırdıkları tahta evlere vs. neyse sokup, topluca yakmak, 14- Aç susuz bırakarak, birbirlerinin ölülerini yedirip yamyamlık yaptırmak, 15-Elbette ki tecavüz! Olmaz ise olmaz! Aklıma ilk gelenler bunlar. Tüm kitap boyunca bu katliam şekillerini anlatıyor ve sık sık da daha anlatmadığı çok şey olduğunu vurgulayıp; kalbiniz veya mideniz kaldırmaz diyor. Yerlilerin ilk başta gelen yabancılara karşı çok sıcak ve misafirperver davrandıklarını ve hemen hemen her şeylerini paylaştıklarını ama İspanyolların aç gözlülük edip hep fazlasını almak için adaları ve bölgeleri toplu katliam(soykırımlar) ile halksız bıraktıklarını söylüyor. Sırf 7-10 yıl içerisinde 4 milyondan fazla insanın katledildiğini söylüyor. Bazı katliamların sayısını bilemediği için en düşük sınırı söylüyor. Düşünün sonraki yıllarda katliama uğrayanları. Hep Yahudi Soykırımından bahsediliyor ama Amerikan yerlilerine yapılanlar, Yahudi ve Çingenelere yapılanlardan az değil hatta daha beter bile diyebiliriz. En azından onlar üç-dört yıl çekmişler ve ama bu adamların tüm nesli çekmiş... Eh Stalin(Türk-Kafkas Halkı Soykırımcısı) ve Hitler (Çingene ve Yahudi Soykırımcısı) gibi nice nesillerin hangi kültürün eseri olduğunu artık daha iyi biliyoruzdur. Adamların içlerinde var vahşet. Sonra size bize gelir barbar, vahşi der; soykırım yalanları atarlar! Haçlı seferlerinde bile bu Amerika'da yaptıklarını bize ve Araplara yaptı bunlar hatta ve hatta yamyamlık yapanlar bile var! Cesetlerimizi yediler! Bu yüzden güçsüz düşüp, topraklarımız işgal edilirse neler olacağı ortada! Neyse. Gelelim olumsuz eleştirdiğim kısımlarına. Yazar, sık sık aynı şeyleri farklı şekillerde tekrarlayarak anlatımını sürdürmüş. Yani farklı bölgeler ve farklı şahısların yaptıklarını anlatmış ama hep de yukarıda sıraladığım şeyleri yazmış çizmiş ve tekrar edip durmuş. Yani bunu yapacağına bölgelerin vs. isimlerini yazıp ahan da bunları yaptı deyip bitirseymiş de olurmuş. Gereksiz bir uzatma söz konusu. Gerçi belki de bu şekilde yaparak kraliyet ailesini etkileyip, durdurması için harekete geçirmeye zorlamak istemiş olabilir. Bir de katliamın başındaki kişilerin isimlerini vermekten kaçınmış. Başının belaya girebileceğini mi düşündü ki? Bileydik isimlerini; belki bugün bildiğimiz kişilerdir de ne halt olduklarını öğrenirdik. Zaten Kolomb'un vs. biliyoruz. Zaten bu katliam bu adam tarafından başlatılmış. Kitabın ön sözlerinde de o dönemde kıtanın nüfusu 30-50 milyon arası tahmin edildiği belirtilmiş. En kötü tahminler 10 milyon deniyor. Papaz da neredeyse insan nüfusunun çoğunluğu bu kıtaya yerleşmiş diyor ve ilk zaman geldiğinde gördüğü o kalabalık yerini ıssızlığa bıraktı, diyerek katliamın boyutlarını dile getiriyor. Ne diyelim? Allah bunun bilinçli sorumlularına lanet etsin ve engellemek ve duyurmak için elinden geleni yapanların toprağı da bol olsun. Bilgiler İspanyolların yaptıklarını anlatıyor zira karaya ayak basan ilk koloniciler bunlardı. Sonra Portekiz ve sonra da İngilizler(1600'lü yıllar sanırım.) Elbet bunların da yaptığı şeyler olsa gerek (kafa derisi yüzmek gibi) ama bunun için daha kapsamlı bir çalışma yapılmış kitap almam gerek. Okurken delirdim desem çok abartmış olamam herhalde? Zavallıların çektikleri acılar... Çok üzücü. Kitabı tavsiye ederim.

Baskı: Ejderin Büyüsü (Ejderha Serisi 4)

Kitap dostum serinin kitaplarını göndermeye devam ediyor. Fakat sanırım ilk kitaptan sonra küçük bir hata yapıp son kitabı göndermiş ve ben, diğer kitapların gelmesini bekleyebilecek kadar sabırlı hissetmiyorum. Bu yüzden elimdeki kitap biter bitmez hemen bu kitaba geçtim. Zaten Gölge Varlıklar Serisi gibi; Fearghus ve kardeşleri için birer kitap şeklinde yazılmış. Yani her bir kitap, kendilerine özel bir macerayı konu alıyor ama önceki kitaplarda okuduğumuz karakterler ve olayları ile de dirsek temaslı gidiyor. İç içeler yani. Yine de öyle büyük bir kopukluk yaşamadım. Sadece -doğal olarak- tanımadığım birkaç karakter seriye dahil olmuş ama bağlantıyı kurmak da zor değil. Bu yüzden son kitabı okumak bende sorun olmadı. Ejderin Büyüsü(4.kitap) ilk kitaba göre daha hareketli ve diğer karakterlerin de işin içinde olduğu dolu dolu maceraların yaşandığı bir roman olmuş. Karakterlerin birbirleri ile olan ilişkisi hoş bir mizahi yön katmış ve elbette ki kendilerine ait özgün kişilikleri de çok güzel bir artı. Şahsen bu Fearghus ve ailesini ve de dahi eşlerini çok sevdim. Yazar, oldukça güzel bir evren kurgulamış ve sırıtan tek bir yanı dahi yok. Sekiz kitaplık Ejderha Serisinin şu ana dek 5 tanesi çevrilmiş vaziyette. Darısı diğer kitapların da başına. Seri yarım kalmamalı, değil mi? :) DİPÇE: Sonunda gönlüme göre bir kitap puanlama cetveli buldum ve aşırıp kullanmaya başladım. Nasıl? Bu şekilde artık buçuklu puanları da daha kolay vereceğim. Yakında puan cetvelini güncellerim. :)

Baskı: Yerebatan Sarnıcın Sırrı

Uzun zamandır elimde olan bir romandı. Yazardan ismime imzalı olduğunu da yazayım da az hava atayım. :) Sürekli tarihi roman yazmaktan tarihi roman okumaktan sıkılmıştım (bunda birazcık da olsa okuduğum kötü bir iki tarihi romanın da katkısı var tabi.). Bu yüzden bu roman da uzun süre bekleyenler listesindeydi. Geçen akşam sonunda kitabı elime aldım ve okumaya başladım. Hikayemiz, Kösem Sultan'ın oğlu İbrahim'in tahta oturması ile başlıyor. Bir tarafta padişah, Hüseyin(cinci hoca) Efendi, yeniçeri isyanları ve vezirler arasında olaylar olurken; diğer tarafta da Ahmet isimli bir gencin çevresinde ayrı bir olay cereyan ediyor ve kitabın sonlarında her birinin kaderi birbirine bağlanıyor. Zaten Ahmet ve Hüseyin Efendinin evvelden tanışıklığı da vardı. Elbette bir de Yerebatan sarnıcı ile ilgili oldukça ilginç bir hikayemiz var. Bu kısımda her birini birbirine bağlayan halatlardan biri zaten. Kitap, o dönemin Osmanlı yaşantısını -doğru veya yanlış- gözlerimizin önüne seriyor. Doğrusu oldukça güzel bir şekilde işlenmiş, olaylar örgüsü birbirine ustaca bağlanmış bir eser var elimizde. Yazarın anlatım tarzı hiç sıkmıyor ve o dönemin havasını konuşmalarıyla olsun betimlemeleriyle olsun güzelce yansıtmış. Hatta anlatım tarzını oldukça farklı bile buldum. Üzerinde emek harcandığı belli olan ve takdir edilmesi gereken bir kitap. Zaten hikaye uzatılmadığı için insanı sıkmıyor; her şey tadında olup bitiyor ve sonuca bağlıyor. Yazarın zengin dili de okumayı kamçılıyor. Okurken puanlama konusunda da iki arada bir derede kaldığım bir roman oldu. Heyecanı tavanlarda gezen ve insanı çok da meraklar içinde bırakan bir roman değildi ama yukarıda bahsettiğim sebepler yüzünden beğendiğim kısımları da az değil. 24 saatte bitirdiğim bir roman oldu. Yani sıkmadı da. Bu yüzden zor puanladığımı söylemem lazım. Puan cetvelinde buçuklu görsellerim olmadığı için bu sefer yazı ile puanımı vereceğim(sanırım görselleri yenilemem lazım. :D ).

Baskı: Osmanlı’yı Osmanlı Yapanlar Kişiler, Olaylar ve Mekanlar

Kitap, üç bölümden oluşuyor; kişiler, olaylar ve mekanlar. Neden bilmem ama üçüncü bölümü diğer iki bölümden daha çok sevdim. Belki de kişiler ve olayları daha önce defalarca okuduğum için olabilir. Beni takip eden bilir ki tarihe karşı bir düşkünlüğüm vardır. Fakat aynı düşkünlüğü tarihi mekanlara karşı göstermediğimi fark etmedim desem yalan olur. Aslında müzeleri gezmeyi falan çok severim de onlara öylece bakıp geçmekten öteye gitmemiştim. Yanlarına yazılan küçük bilgileri okusam da aklımda çok kalıcı yer edinmiyorlar ve kabul edelim ki yetersiz de. Böyle yerleri işi bilen biriyle gezmek ve onun ağzından hikayelerini dinlemek lazım. İşte, bu kitap da bir nevi bize ballandıra ballandıra 'o hikayeleri' anlatıyor. Kitabı elime ilk aldığımda çok sıradan geldi. "Birkaç kitap oku, sonra gel toparla yaz. Ben de yapayım madem." dedim. Okumaya devam ettikçe tam da öyle olmadığını gördüm. Yani bu kitabı bu şekilde tanımlamak pek doğru gelmiyor. Okudukça bilmediğim noktaları öğrendim; gördüm ve keşfettim. Elbette bilmediklerim kadar bildiklerim de vardı ama yazar, öyle güzel bir dil ile tüm bunları anlatmış ki sanki karşımıza geçmiş, Eski Türklerdeki 'hikayeciler' gibi; o beceriyle bize tek tek anlatıyor ve anlatırken de öz eleştirimizi yapmayı ihmal etmiyor. Kitap, Osmanlı Deryasında küçücük bir damla elbette ama bence içilmesi gereken bir damla. Öyle ki bu damla size bu deryadan daha fazla içme isteği uyandırabilir. Ders kitaplarının o ağır, boğucu anlatımından uzak bir anlatım tarzı seçmiş olması da zaten en büyük artısı. Tarih derslerinin her daim 'hikayeci' gözünden anlatılması gerektiğini düşünmüşümdür. Öğrenciyi, resmi tarihin soğuk cümlelerinden kurtarması gerekir ki kişi, tarihi sevsin ve fazlasını istesin. Tabiri caiz ise ne soğuk en sıcak değil; ılık su içitmek gerekir öğrencilere. Aksi halde ya hasta olurlar ya da içtikleri sudan iğrenirler. Kitabın olumsuz kısmı; bazı bilgilerin, basma kalıp ders kitaplarından hafızada yer edinmiş gibi durması ve bir iki yanlış sayılabilecek bilgi içermesi. Örneğin; "Mimar Sinan'ın köken olarak devşirme olduğu söylense de Türk olabileceği de söyleniyor." demiş. Bu kitabı ben yazsam, bunu söyleyen biri varsa da yazmam zira gerçek bir bilgi olmadığı aşikar. Sebep? Çünkü zaten Mimar Sinan'ın Enderundan çıkma olduğu, yeniçeri olduğu ve oradan Has Mimarlığa geçtiği biliniyor ve bu kitapta da işleniyor. Enderun, bir döneme kadar sadece devşirme çocukların eğitildiği bir okul olduğu için Mimar Sinan'ın Türk olma olasılığı bulunmamaktadır. Hatta bazı tarihçiler, doğum yerine bakarak, Ermeni kökenli olabileceğini söylemiştir. Eh, bizim için önemli olan etnik köken değildir; verdiği hizmet ve kalbinde yaşattığı Allah aşkıdır. Bilmeyenler için de bir bilgi ekleyeyim; maalesef Mimar Sinan'ın kafa tası şu an kayıptır. Sebep? Cumhuriyetin ilk yıllarında "Sinan, Türk mü değil mi?" tartışması yapılmış ve bildiğiniz kafatasçı bir zihniyetle mezarı açılıp kafa tasını ölçmek ve Türk kafasına uyup uymadığını öğrenmek istemişlerdir. Kavimcilik yapmak, cahiliye döneminden kalma bir alışkanlıktır. Bir kişinin genetik olarak Türk olmasının hiçbir ehemmiyeti yoktur. Bu bir üstünlük vesilesi değildir. Allah için üstünlük TAKVA ile olur. Unutmayın ki İBLİS de cin ırkının en alim ve üstün mertebesinde olan bir kişiydi. Hatta rivayet odur ki meleklere öğretmenlik yapacak konuma getirilmişti. Fakat kibir ile ırkçılık yapmış ve Allah, onu kovmuştur. İblisin hatasına düşmeyin. Diğer yanlış sayılabilecek bilgi de DÜNDAR BEYİN, Osman Gazi tarafından öldürülmesi. Hatta onun tekfurlarla (prenslikler) iş yapması... Tarihçilerin çoğu böyle bir olayın olmadığı konusunda hemfikirdir, hatta bu kitabında başında da buna değinmiş yazar ama sonra 'Kardeş Katli Meselesi' bölümünde böyle bir bilgi vermiş. Neyse. Toparlar isek tarihe ilgi duyanların okumasını tavsiye ettiğim bir kitap. Ben beğendim. :)

Baskı: Ejderin Aşkı (Ejderha Serisi 1)

Daha önce ejderha gibi efsanevi bir canlının insana dönüşüp bir insana aşık olduğu bir hikayeyi okumamıştım. Genelde kurt adam veya vampirlerin hatta elflerin insanlara aşık olmasına alışığız- ne de olsa onlar da özünde insan- ama ejderha? Bir ağacın insana dönüşüp bir insana aşık olması gibi bana göre... Veyahut köpek. Aslında geçen aylarda Bay Ruffles isimli bir kitap okumuştum; oyuncak bir ayının aşık olduğu insanla beraber olmak için çabasını anlatıyordu. O da insana dönüşüyordu. O daha ilginçti aslında. :D Neyse. Ejderhalarımızın olduğu bu gezegen neresi ise bizim Dünya'mız değil belli ki; iki güneşin olduğu bir gezegende geçiyor. Orta Dünya dönemi halim... Ejderhalar oldukça üstün güçlere sahip ve istedikleri zaman insana dönüşebilen asil canlılar. Kraliyet soyundan gelen Fearghus da sakin, yalnız yaşamını Annwyl için tehlikeye atacaktır. Zira bu kıza aşık olmuştur. Annwyl oldukça zorlayıcı ve güçlü hatta kana susamış -bence- psikopat eğilimleri olan bir kız. Boşa Kanlı Annwyl demiyorlar. Fearghus da ona yaraşır bir aşık olacağını gösteriyor diyebilirim. Aslında Fearghus ve ailesi toptan garip; kitabın ikinci kısmında Fearghus 'un anası ve babasının tanışması ve evlenmesi anlatılıyor. Şu büyükbaba nasıl görünüyor merak ettim. :P Dilinin akışkanlığı ve kurgu gayet yerinde. Fakat çeviriden kaynaklı çok fazla devrik cümle var. Bir de tüm kitap boyunca karakterlerin ya annesi ya da babası -hatta ailenin geri kalanıyla- sürekli sorunlu ve birbirine karşı küfürlü denebilecek tarzda konuşmaları dikkatimden kaçmadı. Yazarlar, kendi yaşamlarından ve kişiliklerinden bir parçayı da muhakkak kitaba ve karakterlere ekler. Bu yüzden ister istemez yazar hanımın ailevi sorunları olduğunu düşünmeden edemedim. Umarım tüm kitap serisine bunu yansıtmamıştır. Bu biraz kendini tekrar eden, boğucu bir döngüye sebep olur. Okuyucu açısından olumsuz bir şey. DİPÇE: Efem seri +18 yaş üstüne hitap ediyormuşşşş. Ona göre. +18 yazısını görünce abaza gibi atlayacak olanlar var, biliyorum. Yapmayın kendinize bunu, lütfen.

Baskı: Katiller Çetesi Sarai #1

Yazarın dilinin akıcılığı ve kurgusu güzel. Kitabı hızla okuyup bitirdim. Hasta yatağımda vaktin hemencecik geçmesini sağladı. :) Tanıtımda konusu oldukça açık, bu yüzden içeriğine girmeyeceğim. Kiralık bir katilin yaşamını kitap olarak daha önce okumadığım için kurgusu ilgimi çekti ve konuyu yazar, iyi işlemiş diyebilirim. Hatta bana benzer bir şey için ilham bile verdiğini söyleyebilirim. Kim bilir, belki ileride bu türde bir roman yazarım? :D Sarai, Victor'dan çok daha ilginç bir karakter aslında. Victor tipik bir kiralık katil kişiliğini yansıtıyor ama Sarai de ona uygun bir eş portresi çiziyor. Eş derken sadece karı koca ilişki bağlamında değil; iş ortaklığı manasında da söylüyorum. Victor ve Sarai'nin birlikte bir işe çıktıkları bölüm çok eğlenceliydi. Kitabın sonundan anladığım kadarı ile sıradan bir hayat Sarai için uygun değil ve yarım kalmış bir işi tamamlamak için harekete geçerek; Victor'un alemine tamamen giriş yapacak. :P Evet, ikinci kitabı da okumak isterim. Beklemedeyiz. ;) Olumsuz eleştirdiğim bir yer var mı? Pek yok aslında. Sadece gözüme bir iki kelime hatası denk geldi ama kolayca göz ardı edilecek kadar az. Bir iki tane dedim ya zaten. :P Sarai'nin bu hikayesine 4 puan veriyorum. Çok güzel bir kitap evet, ama ortalamanın çok çok üstünde de değil. Elbette benim bakış açımdan konuşuyoruz. ;)

İslam Nedir
10/1030.09.2016

Baskı: İslam Nedir

Yahudileşme Temayülü kitabından sonra, Mustafa hocanın okuduğum 2. kitabı. İlk kitap da içerik bakımından takdire şayan ve bilinçlendirici-öğretici bilgiler içeriyordu; bu kitap da keza aynı şekilde. Kitap, Dünya'nın dört bir yanından gayri-müslimlerin İslam hakkında merak edip, kafasını kurcaladığı sorulardan ve Kur'an'dan bu sorulara, cevaplardan oluşuyor. Her biri Kur'an'dan cevaplandığı için zaten falanca kişinin falanca mezhebin şahsi yorumu şeklinde bir şeyin ortaya çıkması da pek mümkün değil. Mustafa hoca, soruları açıklarken kelimelerin sözlük ve kelime anlamına kadar da açıkladığı için bizim bildiğimiz veya bildiğimizi sandığımız konuları daha derinlemesine, daha bilinçli bir şekilde öğreniyoruz. Kabul edelim ki maalesef ülkemizde İslam'ı kitabından okumadan, kulaktan dolma bilgilerle öğrenmiş(daha doğrusu öğrenememiş) kardeşlerimizi sayısı azımsanacak oranda değil. Nitekim yarım yamak bilgi veyahut yanlış bilgi de kişi/leri ya inançsızlığa ya da takvasızlığa(sorumluluk bilincinde yoksunluğa[yazarın dediğine göre TAKVA'nın kelime manası sorumluk bilincidir.]) götürüyor ve Allah'a inandığını ilan eden ama O yokmuş gibi yaşayan bir topluluğun oluşmasına neden oluyor. Bu yüzden, öğretmesi ve daha derinlemesine öğrettiği için bu kitabı 7'den 70'e herkese tavsiye ederim. Ayrıca İslam'ı merak eden ve kafasında doğru-yanlış bir sürü karmaşık bilginin dolaştığı gayri-müslim kardeşlerin okumasını tavsiye ederim. Zaten bu kitabı okuduktan sonra Kur'an-ı okumaları gerektiğini anlayacaklardır; hatta merak da edeceklerdir diye düşünüyorum. Öyle ya İslam'ı Müslümandan değil, Kur'an'dan öğrenebilirsiniz. :)

Hollywood İşi
9/1022.09.2016

Baskı: Hollywood İşi

Evanjelik-Kaba Felfesinin harmanlanarak bize sunulan Hollywood filmleri ve dizileri; Amerikan'ın iç ve dış politikalarını yansıtması ve psikolojik bir harp silahı olarak kullanılması açısından sosyolojik ve sosyal psikolojik açıdan incelemeye değer bir alan. Elbette gizli kültler konusunda uzman kişilerin de ilgiyle takip edip, üzerinde araştırmalar yapılan bir alan. Çünkü en başta da söylediğim gibi bu film ve diziler, batılı gizli örgütlerin de kabala ve gnostik(evangelist= Tanrı'yı kıyamete zorlama senaryoları) felsefeleri ile işlenip bize yutturuluyor. Kitabın bu yönde bir çok örneği var. Okudukça görüyoruz ki yetişkinler kadar çocuklar da tehlikede. Bizim bile çocukken izlediğimiz Tom ve Jerry gibi nice çizgi filmler bu heriflerin kötü emelleri ile yoğrulup çocukların beyni - bilinçaltı iletiler ile- yönlendiriliyor. Zaten konuya ilgisi olanlar görecektir ki internet üzerinde bu konuda bir sürü video var; cinsellik ve şiddet aşılaması bu çizgi filmlerin bir numaralı emelleri arasında ki bugün Avrupa'da cinsellik yaşı 11 yaşlarına kadar inmiş bulunmakta. Bildiğiniz üzere batıda üretilen bu film ve çizgi filmler elbette ki en önce kendi insanlarını vuruyor; sonra dış ülkelere pazarlanarak bizleri vuruyor. Bu yüzden anne ve babalara tavsiyem; çocuklara TRT Çocuk'daki yerli çizgi filmleri izletin ve gene yerli olarak üretilmiş, çocukları bilinçlendirmek (dini ve milli-ahlaki) için hazırlanmış çizgi film dvd'leri alın. Bildiğiniz üzere 15 Temmuz Darbe Girişiminden sonra batıda bir Türkiye karşıtlığı-gene- patlak vermiş ve ipe sapa sığmaz şeyler yazıldı. Avusturya ve İsveç gibi ülkeler bel altından vurmak için çabalarken kendi ülkelerindeki duruma bile bakmadı. Cinselliğin 11 yaşına kadar düşmesi ve dahası çocuk anne oranları (ki Türkiye'de eleştirilen çocuk yaşta evlendirilen gençlerin durumundan hiç farkı yoktur bence; eleştiri ise önce kendilerini eleştirsinler.) dikkat edilmesi gereken bir orandır. Dahası sanıldığının aksine tecavüz oranının en yüksek olduğu ülke Hindistan yerine batı ülkesi olan İsveç olması da yukarıda bahsettiğim neden/lerin sonuçlarından sadece biridir. Ayrıca uyuşturucu, sigara ve alkol kullanımı da bu yaşlara düşmüş bulunmakta(maalesef sigara ve uyuşturucu konusunda bizim ülkemiz de ciddi bir tehlikede). Sonuç olarak yukarıda bahsedilen felsefe temelinde bizlere eğlence ayağına yutturulan her şeyin virüs gibi içimize işleyip davranışlarımızı -biz fark etmeden- değiştirip; seks, uyuşturucu, cinsel sapkınlık, alkol ve inançsızlık batağına saplanıp toplumlarımızı hastalandırıp yok etme aşamasına geçildiği; uyuşturularak bir nevi zombi gibi düşünemeyen insanlar haline getirip gönüllerince yönetecekleri hastalıklı toplumlar yaratma çabaları gözlerimizi kapatıp başımızı başka yöne çevirerek ortadan kalkmayacaktır. Bilinçli olarak ve bilincimizi çocuklarımıza aktararak bu tehlikeye karşı korunabiliriz. Kitabı edinmenizi ve okumanızı tavsiye ederim. Eksi bir noktası var; bazı konular sık sık tekrarlanıp, işlenmiş. Bir de sanırım ilk basım oldukça geçmiş yıllara dayanıyor. Yeni baskıyı güncelleyip basmalarını tercih ederdim. İlla ki bir sürü örnek daha eklenip, bilgiler sunulurdu. :)

Baskı: Yalnızlık cesaret ister

Nereden başlasam bilemiyorum. Aslında üzerine çok yorum yapabileceğim bir kitap değil. Genel olarak kurgu, anlatım dili ve konu yer yer ortalama yer yer de ortalama üstüydü diyebilirim. Mükemmel diyemem ama kötü olduğunu da söyleyemem. Fena vakit geçirmedim ama beni çok da açmadı. Karakterlere pek ısınamadım. Issız Ada meselesi ve yan konusu, her ne kadar son okuduğum - gördüğüm romanlardan daha özgün olsa da karakterler ve kişilikleri klişeydi. Keza karakter çatışmaları da sıradan geldi. Yani okuduğum diğer aşk temalı konuların çoğunda benzer inişli çıkışlar görmüş insanım hatta çatışmalı karakterler artık bana baygınlık dahi veriyor. Ayrıca yayınevi yazı boyutunu - kağıttan tasarruf yapmak adına- küçük tutmuş. Az biraz gözleri bozuk olan insanları da düşünseler ya! Neyse, dediğim gibi; genel olarak kitap fena değil. Konusu ilginizi çekti ise ve aşk konusunu seviyorsanız bir okuyun. Fakat öyle karmaşık bir kurgu örgüsü ve çok özgün karakter beklemeyin. Heyecan tavan da yapmadı bende. Açıkçası kitapta az yer işgal eden Ümit ve bazen İnci karakteri bile daha kendine özgü ve ilgi çekici geldi. :) Yine de ortada bir emek var ve takdiri hak ediyor. Ara ara tekrar etmekte yarar var diye düşünüyorum. Olumlu eleştiri kadar olumsuz eleştiri de vardır ve olumludan daha yararlıdır. Maksat eksikleri görüp geliştirmek ve daha iyi işler ortaya koymak. Çünkü insan kendi eksiğine gözü kördür.

Baskı: Küresel Düzenin Şifreleri

Ramazan Bey'i zaman zaman televizyonda görürüm ama okuduğum ilk kitabı. Bundan sonra da Evangelizm ve Hollywood İşi kitaplarını okumak niyetindeyim inşallah. Sizlere de tavsiye ederim. Kitap, inanılmaz bilgiler içeriyor. Elbette mantığınızı elden bırakmayıp süzgeçten geçirip, sorgulayarak okuyun. Hani çevrenizde olaylar oluyordur ama siz zaman ve çevre açısından farklı yönlerde olayları gördüğünüz her olayı kendi içerisinde anlamlandırmaya çalışırsınız ama işin iç yüzünü fark edemezsiniz ya; bu kitap işin iç yüzünü anlatıyor. Bazı noktalar uçuk ama unutmayın ki burada anlatılanlar KARŞI TARAFIN YAPMAYA çalıştığı şeyler. Gerçi bir çok konuda başarılı olmuş görünüyorlar ama Allah var, tasa yok derim. Dünya eninde sonunda yok olacağına göre, bir gün hüküm sürmek için insanın ahiretini terk etmezi ahmaklıktır. Neyse. İnançları dünyevi; yapacak bir şey yok. Bu şeytanilerin muhakkak ki en büyük planları Türkiye başta olmak üzere tüm İslam alemi. Zira öyle topraklara konmuşuz ki herkesin gözü buralarda. Kitabı okuyunca az buçuk moral bozukluğu oluyor gibi. Ne açıdan? Sanki planlarının hepsi şu ana kadar başarılı olmuş da biz kaybediyoruz. Fakat savaş daha bitmedi ve Allah zalimleri sevmez! Onlar Allah'ın Nur'unu söndürmeye çalıştıkça Allah da kendi planlarını devreye sokar... Boşa dememiş üstat; "kaderin üstünde bir kader vardır." :) Bilinçlenmek ve bilinçli bir nesil geliştirmek adına bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. Bu Dünya'da yaşıyorsanız mal gibi ot gibi yaşamayın; ne oluyor bitiyor öğrenin. Ne tür bir fark yaratacağınızı bilemezsiniz. ;)

Osman Gazi
5/1017.08.2016

Baskı: Osman Gazi

Yavuz Bahadıroğlu, tarihi romanları da olan gazeteci ve radyocu bir emmi. Eğitimini bilmiyorum. Daha önce kitaplarını okumadım, bu ilk kitabı. Biyografi niteliği taşıyan Osman Gazi kitabını, bir önceki yorumladığım Ertuğrul Gazi 'Kuruluş' kitabında yazdığım gibi; Gökbörü ve Ertuğrul Gazi romanım için almıştım. Aslında Ertuğrul kitabını okuyunca Osman Gazi kitabına da hiç gerek kalmadığını gördüm. Çünkü onda da hem Osman Gazi hem de oğlu Orhan Gazi hakkında baya bilgi vardı. Hali ile Osman Gazi kitabı benim için bilgime bilgi katan, bilmediğim bir şeyi öğreten bir kitap olmadı ama artıları da yok değil. Örneğin bazı tekfur kalelerinin kendilerine özgün isimlerini öğrendim ve o dönemin konuşma tarzına biraz daha aşinalık oldu. Elbette ki birebir o günkü gibi yazıp çizmemiş yazar ama o havayı verecek kadar kafi derecede olmuş denebilir. Ve evet, bu yorumumdan da anlayabileceğiniz üzere yazar, Osman Gazi konusunu hikayeleştirerek bizlere anlatmış. Bu açıdan da roman okuyormuş havasına sahip olacaksınız. Yani hem tarih hem de tarihi roman severler için Osman Gazi, ikisini de size verebilecek bir kitap. Elbet ben ikisini karıştırmayı seven biri olmadığım için roman ise roman tarih ise tarih talep eden bir insan olarak bu özelliğini sevmedim. Hele ki şu an hiç roman okuma havasında değilim. Paso araştırma ve bilim kitaplarına yöneliyorum. Neyse. Sevenleri için tavsiye edebileceğim, hoş bir kitap. Yazarımıza teşekkür ederiz.

Baskı: Ertuğrul Gazi 'Kuruluş'

Bu sene Gökbörü isminde yeni bir tarihi fantastik seriye başladım. İlk kitap Gökbörü ve Oğuz Kağan idi. Hayalet Serisinin 2. romanını bitirdikten sonra, inşallah Gökbörü ve Ertuğrul Gazi romanına başlayacağım. Bu yüzden araştırma babında bu kitap aldım. Kitap, yer yer yazarın kendi aktarımı yer yer de derleme özelliği göstermekte. Birden fazla Osmanlı tarihçisinin kaleme aldığı kitaplardan bir sürü bilgi aktarımı var. Hepsinin kitaplarını okumuş kadar oldum. :) Fakat kitabın içeriği Ertuğrul'dan ziyade oğlu Osman ve torunu Orhan hakkında bilgi içeriyor desek yalan olmaz. Bu açıdan biraz tatminsiz olsam da bunun da mantıklı bir açıklaması var; maalesef Ertuğrul Gazi hakkında kaynaklar pek kısıtlı. Hal böyle olunca da rivayetlerle beraber bir kitaptan ziyade kitapçık çıkardı. Zaten kitabın ismi de Ertuğrul Gazi ve 'Kuruluş'... Yani hem bu büyük kahraman hakkındaki tüm bilgiler ve rivayetleri bize sunarken hem de Osmanlı'nın kuruluş serüveni kahramanları olan Osman ve Orhan Gazi hakkında da bilgi vermiş oluyor. Yer yer eski lehçe ile yazılmış aktarımlar söz konusu ama kendinizi verirseniz rahatça anlarsınız, merak etmeyin. Belki birkaç kelimenin manasını bilemezsiniz -ben gibi- ama onda da arama motorları yardımınıza yetişecektir. Hem eski lehçeyi görmek de güzel oldu. Bir de sesli okumayı denerseniz kulağa hem farklı hem de hoş geldiğini fark edeceksiniz. ;) Kitapta en sevdiğim noktalardan biri Ertuğrul ve Osman Gazi'nin silah arkadaşlarının da tanıtıldığı bölüm idi. Hatta alperenler olarak da tanımlayabileceğimi Şeyh Edepali gibi nice önemli şahsiyet hakkında da özel bölümler var. Birden fazla tarihçinin aktarımlarını bize sunduğu için aynı konuların tekrarı ile karşılaşmış oluyoruz ama bu, rahatsızlıktan ziyade konuyu pekiştirmemi sağladı. Genelde kendini tekrar eden noktaları boğucu bulurum ama bu iyi oldu. Genel olarak kitabı muhakkak tavsiye ederim. Şahsen beğendim. 5 üzerinden 4 veririm. :)

Baskı: Bilge Sultan Abdülhamid Han

Sayın Yasin Bey'in ilk kitabını kutlarım. Ve sonraki kitapları için de başarılar dilerim. Kitabın altında yatan toplumsal vazifenin bilinci ile okuduğumu en başta belirtmek isterim. Yazılan kitapların, çekilen film ve dizilerin Toplumsal Vazife bilinci ile ortaya çıkması gerektiğine inanan biri olarak kendisini takdir ettiğimi söylemek isterim. Kitapta yıllarca 'Kızıl Sultan' denerek hakkı yenen Abdülhamid Han'ın 33 yıllık saltanatı hikayeleştirerek anlatılmış. Kendisi Osmanlı'nın son döneminin en büyük padişahı olarak tarihe geçmiş; 33 yıl boyunca devleti ve milleti için mücadele vermiş ama sonunda içimizdeki hainlerin de desteği ile bir nevi darbe ile tahtından indirilmiş büyük bir devlet adamıdır. Aslında onun yaşadıkları ile günümüzde cereyan eden olayların bu denli birbirine benzer olması oynanan 100 yıllık oyunun aksatılmadan devam ettiğini de gösteriyor. Elbette ki ilk kitap olmanın verdiği bazı eksikler mevcut. Elimden geldiğince dillendirmek istiyorum ki bir sonraki kitaplarda, yazarımız da eksiklerini geliştirerek daha iyi kitaplar ortaya çıkartabilsin. 1- Öncelikle hikayeleştirerek anlatım biraz fazla hızlı geçişler şeklinde olmuş. Yani demek istediğim ayrıntıya girilmeden üstün körü olan biten anlatılmış geçilmiş. Minik betimlemeler olsa da genel olarak roman tadını veren o betimlemelerden uzak kalınmış. 2- Anlatım dili yer yer biraz sıkıntılı olmuş. Örneğin; 23. sayfada; "Abdülhamid Han, aldığı bir karar ile göstermiş olduğu başarısızlıklardan dolayı Mithat Paşa'yı görevinden azlediyor ve sürgüne gönderiyordu." Hemen ardından da Mithat Paşa bu durumu sorgulamak için Padişahın karşısına çıkıyor. Şimdi yanlış bir anlatım dilidir. Kullanılan zaman dilimi çok yanlış. Yer yer böyle yanlış zaman dilimleri kullanılmış. 3- 74. Sayfada padişah şehzade iken yaşadığı bir anıyı anlatıyor. Abdülmecid Han'ın oğluna; saygılı bir şehzade olarak İngiliz büyükelçisinin elini öpmesini salık verdiğini ama yapmadığını anlatıyor. Öncelikle bu tarihi bir hatadır. Yani bırakın Türk şehzadelerini; batıdaki prensler dahi hiçbir büyükelçinin elini öpmez zira hepsinin üstündedir. Osmanlı'da da bir şehzadenin bırakın bir büyükelçiyi bir paşanın elini öpmesi vs. mümkün değildir. Şehzadeler padişahlardan sonra gelir dersem, yanlış olmaz. Zira o adam ileride padişah olabilir; el öpmek de neymiş? Bu ciddi bir hata. 4- Konu çok iyi ama kurgu çok zayıf kaçmış. Üzerinde çok çalışılma gereği duyulmamış izlenimi verdi. Daha zengin ve heyecan verici bir kurgu ile konu işlense idi kitap daha ilgi çekici olurdu. Açıkçası basit bir kurgu olduğu için sıkıldım. Bu yüzden bir noktadan sonra atlaya atlaya okuyarak geçtim. Fakat sonuna kadar gitmem yazara ve emeğine saygı gereği şarttı. Çünkü dediğim gibi kitabın yazılma bilinci takdire şayan ama keşke üzerinde daha çok çalışılsaydı. 5- Sayfa düzeni de çok düzenli kullanılmamış. Bunu da editörün yapmasını beklerdim. Yazarımız bu eleştiriyi okursa sakın yazma şevkini kaybetmesin. Yazım tekniği, yazdıkça gelişir ve yazmak uzun vadeli bir yatırımdır. Saygılar.

Baskı: The 100 - Eve Dönüş (The Hundred #3)

Üçüncü kitabımızla birlikte seriye, şimdilik, veda ediyoruz. Sanırım yazar, 4. kitabı da yazmış ama daha Türkçe'ye çevrilmediği için 3. kitap bizim için hikayenin sonu olacak. Bundan sonra yazılanlar arasında dizi ve kitap hakkında bilgi içerebileceğini unutmayınız. Aslında içimden bu son kitap hakkında çok bir şey demek gelmiyor. Diğer iki kitaba nazaran biraz durgun ve sıkıcı geçtiğini düşünüyorum. Bizi şaşırtan ve aaa dedirten bir olay, kitabın genelinde zaten yok ama nedense bu sefer bol bol sıkıldım. Aslında sıkılma sebebim kitabın daha çok Glass ve Wells gözü ile anlatılmasından kaynaklı. Yani yazar, sanki sevmeyeceğim içine doğmuş gibi 3. kitabın ağırlıkta bu ikisinin gözünden anlatmış. Glass'ın POV'larının ilk iki kitap boyunca Koloni Gemisinde olan biteni az çok öğrenmek adına-onu da tam öğrendiğimizi söyleyemeyeceğim; yetişkinler ne halt ediyor bilsek daha iyi olurdu- gerekliydi tamam ama 3. kitapla birlikte çok gereksiz bir karakter Glass ve Luke. Yani bence hikayeye gereksiz yük olmuşlar ama inatla Glass'ın POVLARI Belalmy ve Clarke'dan daha çok gibi görünüyordu. Bence kitapta ölen karakter yerine bunları öldürseler daha iyi idi. Bir de Glass ile başlıyor ise Wells; Wells ile başlıyor ise Glass'ın POV'una geçiyor seri genelinde. Bu yüzden karakterleri sevmediğim için sıkılmış olabilirim. Besbelli ki dizi yapımcıları da sevmemiş ki Wells'i ilk yılın başlarında öldürdüler. Glass'ı da koymak yerine Raven'ı koyup Luke'u da Finn yapıp Dünya'ya gönderdiler. :) He kitap bitti ama Bellamy ve Wells'in babasının durumu hala bilinmiyor. En son hala komada idi ve gemide kaldı. Dizideki gibi 4. kitapta kalan birkaç kişi ile birlikte gelebilir. Seriyi genel olarak güzel bulduğumu söylemeliyim. 5 üzerinden 3,5 veriyorum ki bu da 3. kitap konusunda fazla hoşnut olmamaktan kaynaklı yoksa 4 verirdim. DİPÇE: Belirtmem gerekir ki Go Kitap, kitap kapaklarını çok güzel yapmış. Daha önce görmediğim tarzda bir cilteme olmuş. Beğendim. Tebrikler. :)

Baskı: The 100 - 21. Gün (The Hundred #2)

Ve serimizin ikinci kitabı ile karşınızdayım. Kafadan söyleyeyim; ilk yorumda olduğu gibi kitap ve dizi içeriği hakkında oyunbozan bilgi içerir. Sonra bana kızmayın. :) İlk önce uyuz olduğum noktayı yazayım. İlk kitapta olduğu gibi Glass ve Wells POV'larını ve karakterlerin sürekli geriye dönmesini sıkıcı buluyorum. Fakat geçmiş olaylara dönüşün kurgu gereği gerekli olduğunun da farkındayım. Öyle ki bu kitapta iki karakter ile ciddi bir bağ kuruldu. Devam. İkinci kitap, birinci kitabın hızında devam ediyor. Aynı güzellikteki anlatım tarzı ve dil akışkanlığı ile kitap bir çırpıda bitiveriyor. Olay döngüsü güzel ilerliyor ve 'saçma' dediğiniz bir nokta yok. Clarke ve Bellamy artık resmi olarak iki aşık. :) Bellamy'nin dizideki hali ile kitaptaki hali biraz farklı. Kitapta gene güçlü falan ama dizideki gibi 'kral' unvanlı biri değil. Bu unvan nispeten Wells'e ait. Liderlik vs. Dizide Dünya'lılar ile ilk bağlantı Octavia'nın aşık olduğu Lincoln yerine Sasha ismindeki kız ile oluyor. Sanırım Wells ile Sasha için son kitapta bir aşk görünüyor. Şu ana kadar Lexa da yok. Komutan-Heda muhabbetleri de bilesiniz. Hali ile Clarke ile arasında bir anda -öyle bir yönleri olduğunu mucizevi eseri fark ettikleri- eşcinsel bir aşk falan doğma olayı yok. Bu kısım dizide saçmalığın daniskasıydı. Dedim ya dizideki Clarke'ın karakteri uyuz bir şekilde evrilmiş; kitapta bu daha iyi. Clarke, kitabın sonlarına doğru ailesi ile ilgili güzel bir haber alıyor ve Bellamy ile Wells'in akrabalık bağlarını keşfediyoruz. Doğrusu dizide bu pek mümkün olmaz idi eğer Wells'in yaşatsalardı; zira malum şansöyle siyah ve Bellamy beyaz. :P He evet, bu durumda Bellamy kendi ailesinden birini vurmuş oluyor. Gerçi bu akrabalık bağının derinliğini anlamışsınızdır ama yine de açık yazmayayım. :P He hazır bu konuda konuşuyorken bunun ortaya çıkışı ve Wells'in lak diye bundan bahsedip "Ya böyleymiş, biliyor musun?" havasındaki açıklaması vs. oldukça oldu bittiye gelen, üstün körü geçilmiş bir bölümdü. Daha ayrıntılı ve ne bileyim böyle şoklu falan anlatması lazım değil miydi? Karman çorman duygularla öylece bir duygu anlatımı beklerdim. Bu yönden bir eksi puan veriyorum. Kitap, genel olarak güzel ve zevkliydi. Tavsiye ederim.

Baskı: The 100 (The Hundred #1)

The 100 serisini bilmeyen var mı, bilemiyorum ama dizisinden sonra kitabını okumaya karar verdiğim kitaplardan biri... İlk önce kitap hakkında fikrimi yazıp daha sonra dizi ile karşılaştırmasını ve farklılıklarına değineceğim. Bu yüzden bundan sonra yazılan çizilen şeylerin oyunbozan bilgi içerdiğini unutmayın. ;) Kitabımız Clarke'ın hapishane hayatı ve ardından gizli bir görevle, kendin gibi 100 suçlu çocukla beraber, Dünya'ya gönderilmesi ile başlıyor. Uzay Kolonisi hayatta kalmak için o kadar gaddar kurallar uygulamak zorunda kalıyor ki ahlak ve hayatta kalma arasındaki ince çizgiyi sorgulamaya iten bir durum olduğu kanısındayım. Yani olağan şartlarda ölüm verilmeyecek suçlara bile sırf oksijen tasarrufu olsun diye ölüm cezası veriliyor. Şahsen öyle bir hayat sürmekten ise Dünya'da bombalar altında can vermeyi tercih ederim. Zaten kimse beni kolay kolay uzayda yaşamaya gönderemez. Neyse. Kitap dili oldukça akışkan ve yazarın kafasındaki Dünya'yı bize sunuş şekli de oldukça takdire şayan. En ince ayrıntısına kadar insanın kafasında canlanmasını sağlayan güzel bir yazım tekniği var. Lakin her karakter POV'unda kişinin kolonideki yaşadığı dönemlerde bir sahne sunması ilk başlarda çok kafamı karıştırdı. Örneğin Glass, hapse düşmüş çocuklardan biri ama gemi kalkar iken kaçıyor ve sonra onun yaşadıklarını anlatıyor. Hapse düşüş sebebini anlatırken ben onu şimdiki zamanda yaşadığı şeyler falan sandım. Yani böyle kafa karışıklığı oldu ama editör de öyle karar vermiş olacak ki bunun önüne geçmek için geçmiş sahneleri farklı bir yazı tipinde ayarlamış ve uzun çizgiler ile geçmiş ve şimdiyi ayırmış. Şahsen zırt pırt geçmiş sahnelere gidilen bölümleri sevmiyorum, Labirent Serisinin yeni üçlemesindeki kitapta da buna değinmiştim. Sizi bilmem ama ben Glass ve Wells POV'larını çok sıkıcı buluyorum. Glass daha çok kolonide olanları anlatmak için eklenen bir karakter havası veriyor. Dizide sık sık koloni sahneleri görsek de dizide sadece Glass'ın sahneleri ile yetinmek zorundayız. Bu yüzden yönetimin neler yaptığı konusunda bihaberiz. Bu ikisi dışındaki yegane POV'lar da Bellamy ve Clarke. Sadece bu ikisi olsa razıyım. :D Kitabı yarım günde bitirdim. Bu derece akıcı işte. :) Gelelim dizi ve kitap arasındaki farklara. İlk olarak dizide Bellamy ve Clarke arasındaki çatışma kitapta yok ve dizinin aksine ilişkileri hızlı bir şekilde ilerliyor ve 2. kitapta bir nevi adı konmamış bir ilişkileri var. Bellamy'nin Şansölyeyi vurduğu sahne dizide gizli kapaklı olurken kitapta tüm çocukların gözü önünde oluyor ve 2. kitaba geçmeme rağmen hala durumu hakkında bilgi sahibi değiliz. Dizide Clarke'ın sadece annesi yaşarken ve babası az oksijen kaldığı haberini duyurmaya kalkarken yakalandığı için idam edilmişken kitapta bu çok başka bir sebeple meydana geliyor ve hem annesi hem babası ölüyor. Dizide babasını ihbar eden Wells gibi görünüp annesi çıksa da kitapta tüm suç Wells'in. Dizide Wells ve Clarke bir nevi yakın dost gibi olsa da kitapta eski sevgililer. Dizide yer alan Jasper, Finn ve Monty, Raven ve Marcus gibi karakterler kitapta yok. En azından şimdiye kadar görünmüyor. Marcus, dizide şansöyle yardımcısıyken kitapta bu iş çok başka bir karakterde ve kötü biri gibi görünüyor ama Clarke'ın ailesinin yargılanma sahnesi dışında kendisini göremedik. Dizideki baş belası kötü çocuk Murphy; kitapta Graham isimdeki çocuk yerine geçmiş. Genel fikrim neden böyle gereksiz karakter değişim ve eklemelere gidilmiş bilmiyorum. İlk kitap, dizinin ilk yılı için, nispeten, az hareket içerdiği için ufak değişiklikler ve eklemeleri olağan görüyorum ama bu şekilde pek hoşlaştığımı söyleyemem. Neyse. Bir de dizideki Clarke karakterinin geldiği noktayı hiç sevmedim. Kitapta daha iyi. Kitabı diziden daha çok sevdiğimi söyleyebilirim.

Holokost Endüstrisi
10/1006.08.2016

Baskı: Holokost Endüstrisi

Ramazan ayında başladım ama bir türlü bitiremedim. Bunun sebebi kitabın sıkıcı olması değil benim kitap okuma iştahımın bir süredir olmamasıydı. Arkadaşım yazar Meryem Seyda Parlak, bunun sebebini yaz bunalımına bağladı. Vallahi olabilir, her şey mümkün. :D 53 gün olmuş kitaba başlayalı. Offff :D Neyse. Kitaba bir başka kitabı okurken rastladım. Hangisi derseniz inanın hatırlamıyorum ama İslamofobi Endüstrisi kitabında iken olabilir. Az çok fark ediyoruz ki Dünya'da bir şeyler üzerinden kazan elde eden bir Endüstri var. Ve şahsi fikrim bunların hepsine Dünya Endüstrisi demek doğru olacaktır zira hepsi de aynı adamlar özünde. Neyse. Devam. Kitap, ağırlıkta Amerikan Yahudi Örgütlerinin, Nazi Holokostunda hayatını kaybetmiş ve işçi-köle olarak çalıştırılmış Yahudiler adına başta İsviçre olmak üzere çeşitli ülkelerden para tırtıklaması üzerine kurulmuş. Ve bunu yaparken de oldukça iğrenç ve çirkin yalan dolan ve saptırmalara başvurmaktan çekinmiyorlar. Adamlar güzelce paraları topluyor ama iş dağıtmaya gelince çoğu kişi avucunu yalıyor. Kısacası adamlar sözde Yahudi ve Yahudi mağdurlar için o paraları tazminat olarak alıyor(elbette bunu yaparken kendilerini tüm Dünya Yahudiliğinin temsilcisi ilan ediyorlar.) ama aslında Yahudileri sömürerek kazanç elde ediyorlar. Hali ile sözde Yahudi diyorum ama bu siyonistlere göre herhalde öldürülen ve işçi-köle olarak çalıştırılanlar gerçek Yahudi olmasa gerek ki bu kadar vicdan rahatlığı ile bu ve fazlasını yapıyorlar. Daha önce okuduğum Yahudiliğin Büyük Sırrı kitabında, bilhassa israil'de, Yahudilerin de kendi içlerinde bir çeşit kast düzenine benzer bir sınıflandırmaya gidildiğini öğrenmiştim. Biliyorsunuz ki Yahudiler, Yahudi doğmadığın sürece seni gerçek Yahudi kabul etmezler. Fakat bugün bunları ayıklamaya kalkarlar ise bir avuç kadar kalırlar. Hali ile varlıklarını reddetmeyip gerek askerlik gerekse holokostlarda kurbanlık koyun olarak kullanmak için yanlarında tutuyorlar. Yani başka türlü aklım almıyor kendine Yahudi deyip (bir de milliyetçi-dindar yahudi deyip) de Yahudileri böyle mağdur edip, sömürmelerini... Yazık be! İnsan ne çekerse kendi ailesinin içindekilerden çekermiş! Babam derdi; elalem canımızı yakar ama yakınımız canımızı alır.... Biliyorsunuz ki biz İslam alemi olarak da bu konuda çok can kaybettik ve maalesef kaybediyoruz. Allah (C. C.) yar ve yardımcımız olsun. Kitap hakkında genel görüşüme değinecek olursam; alıp okumanızı tavsiye ederim. Amerikalı Yahudilerin, ilk zamanlar İsrail'i hiç takmaması, Holokost'u bile ağzına almaması ama zaman içerisinde oluşan şartları değerlendirerek Holokost'u tam bir endüstri haline getirmesinin aşamalarını öğrenmek şaşılacak bir tarihsel-sosyolojik bir olay. Bu olay yarın başka her türlü olaya uyarlanarak da aynen kullanılabilir. Yeter ki şartlar oluşsun. Eh, ortada acı çeken bir kesim varken onu sömüren bir kesim elbet olacak. Sonuçta bu Dünya'da ölüm ve kandan beslenen bir güruhlar çetesi var.

Baskı: Kudüs'ün Gizemli Tarihi

Kudüs, kuşkusuz üç semavi din için vazgeçilmez bir şehirdir. Tarihten bu yana varlığını sürdüren bu kutsal şehir, üç din mensuplarınca da sahiplenilmiştir. Tarihi ismi 'Barış Şehri' olan Kudüs'ün isminin tersine barış, pek de yanına uğramamış desek abartmış olmayız. Hz. Davut ve oğlu Hz. Süleyman döneminde ilk altın çağını yaşayan ama sonrasında hep göz yaşı ve kan ile bulanan şehir ikinci altın çağını Müslümanların eline, bilhassa Osmanlı'nın hakimiyetinde, yaşayacaktır. Osmanlı'nın elinden çıktıktan sonra da Kudüs, yine kan ve göz yaşının merkezi haline gelecektir. Üç semavi dinin bu şehri bu kadar sevmesi ve sahiplenmesine rağmen Kudüs'ün adeta acının merkezi haline gelmesi ne kadar da trajik bir durumdur. Sanırsam bundaki temel sebep Hristiyan ve Yahudilerin kendileri dışında kimsenin bu şehre sahip olmasını istememesinden kaynaklı. Aksini iddia eden varsa tarihi yalanlayacak belgelerle çıksın karşımıza. Kudüs, Müslümanlar dışında kimin elinde oldu ise katliam ve zulüm uygulamıştır. Günümüzde de durum aynen bu şekildedir maalesef. Elbette bunun zulüm sahipleri tarafından meşrulaştırdıkları dini bir dayanakları da mevcut. Kudüs'ün Gizemli Tarihi kitabı, size bu ve daha fazlasını anlatacak ve Kudüs hakkında bilmediğiniz nice bilgiye sahip olacaksınız. Ayasofya'nın Gizli Tarihinden sonra Kudüs'ün Gizemli Tarihi, Pelin Çift ile Gündem Ötesi markasının 2. kitabıdır. DİPÇE: Sadık bir okuyucunuz ve yıllardır sizi takip eden biri olarak, Pelin Çift ve Gündem Ötesi'nden tüm okuyucular adına bir ricam olacak; kitapların fiyatları lütfen uygun olsun. Her kitapta fiyat biraz yükseliyor. :)

ÖncekiSayfa 4 / 6Sonraki