KU
@kurgusalolmayan

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Siyah - Beyaz
10/1014.01.2012

Baskı: Siyah - Beyaz

Biz, adına insanoğlu/kızı denilen varlıkların dünyası kesinliklerden oluşmadığından olsa gerek, bizim için belirsizlikler çok tedirgin edicidir. Hayatımızın herhangi bir parçasında oluşabilecek ufacık bir belirsizlik dahi bizi telaşlandırmaya ve endişeye sevk etmeye yetecektir. Bir tür iç hesaplaşma da diyebiliriz fakat bu durum toplumsal bir hâl almaya başladığında, hayatın sorgulanması ve bilinen kuralların tekrar gözden geçirilmesi gerekliliği ortaya çıkacaktır. Bu sürecin başlayacağı yer ise yaşamın içinde yer alan bariz tezatlıkların farkındalığının yaşandığı ilk anda belirecektir. Vüs'at O. Bener her ne kadar hayatın kesinliğini ve keskinliğini birarada yaşasa da aradaki sırat köprüsü kıvamındaki ince çizgiyi erken farketmiş ve bunu farkındalığını da ömrü boyunca boynunda taşımış bir yazardır. Bir kurgucu ve kuralcı yazar olmaktansa kendi kuralları ile yazmayı yeğlemiştir. '93 yılında -ölümünden 12 yıl kadar önce- aldığı Yunus Nadi Yayımlanmamış Öykü Ödülü ile gün yüzüne çıkan Siyah-Beyaz* öyküsü, adına da yaraşır nitelikte bir karşıtlık ve kısacık bir metinle nasıl olur da izlenimsel bütün tezatlıkların ortaya çıkarılabileceğinin kanıtı niteliği taşımaktadır. Aynı yıl yayımlanan bu öykü kitaba da adını vermiştir ve bununla birlikte toplam 17 öykü olarak YKY yayınlarından basılmıştır. Klasik öykü tanımına pek uymayan ve aykırı yazımıyla dikkat çeken Vüs'at Bener, ödül aldığı ya da almadığı birçok öyküsüyle okuyucuyu ve kendini anlamaya çalışmıştır. Zaten kaleme aldığı öykülerinin konularının da daha çok toplumsal ve politik konular olması, hayatın içinde var olan ve zamanın sonuna dek var olmaya devam edecek olan insanın temel felsefi sorunlarının da tekrar masaya yatırılmasına neden olmuştur. Yazılarında kendi hayatına sık sık yer vermesi, yaşadığı döneme ve o dönemin insanlarına tanıklık etmesi açısından fazlasıyla önemlidir. Kitapta yer alan öykülerden Cezaevi Günleri, '60 döneminin bir bakıma aynası olmuştur. Sibel Oral'ın Sait Faik için söylediği “Bir asker eski palto giyemez mi?”** yıllar sonra Bener tarafından da onanmış, rütbeli bir subay, komünist olduğu iddiasıyla tutuklanmış ve cezaevine konmuştur. Aslında birkaç arkadaşı dışında kimseye itiraf etmese de komünist olmaya çalışmaktadır, fakat bu nedenle tutuklanmak ve cezaevine konmak ona, hayatındaki kişileri ve onların yaşamındaki yerlerini sorgulamasına neden olarak ortaya çıkmaktadır. Ayrıca cezaevinde de olsa komün hayatın sürdürülmek istenmesi de onu yine ideolojik sorgulamaların ve doğrulamaların eşiğine götürecektir. İçeride geçirdiği yıllarda kendisiyle mahpusluk eden, Sinan Cemgil'in babası Adnan Cemgil'e ve Kore Birliği şehitlerine ithaf edilen bu öykü, o dönemde tutuklanmış ve yargılanmış birçok isme de selam göndermektedir. Anti-militarist mesajları ve Kore'ye gidip Hemingway'in yaptığı gibi orada yaşadıklarını ya da yaşayabileceklerini yazacak, bir yazar olmayı isteyecektir. Fakat devlet ve ordu, bir asker olmasına rağmen ona bu şansı ve hakkı tanımayacaktır. Yazarların dünyasının büyük bir alanını kaplayan kadınlar ve erkeklerin onları çözme çabası, Bener tarafından da sıklıkla dile getirilen ve işlenen bir konudur. Bu ve buna benzer birçok medeni ahlak(!) konusunda o zamanda bu zamanda eksik ve ilkel olan toplumumuzun eleştirisi birçok öyküsünde kendine yer bulmuştur. Akranı öykücülerden ayrık tarzı da bu tür eleştirilerini daha cezbedici kılmıştır. Eski karısına/kocasına takıntılı bir çiftin değerlendirildiği Kırık Fincanlar adlı öykü, Bener'in “farklı” öykülerinden nadide bir örnektir. Ana karakterin ağzından dillendirdiği iç hesaplaşmalar ironi ve trajikomiklik arasında gidip gelmektedir. Öykünün bir yerinde, kitaba arka kapak yazısı da olacak bir şeyler karalar; “Vicdan da kim? Ne işi var aramızda? O yüzden yürümeyecek öykü. Acıklı güldürü, tutmuyor melodramın karşılığını. Cinayet eksik, zayıfladı kurgu. Merakta bırakmalı seyirciyi. Ama ben sıkıldım, içim karardı, keçileri kaçıracağım neredeyse. Yazık değil mi okurlarıma: Şöyle bir tasarım nasıl? Sinirlenip yırtıyorum yazdıklarımı, iki tablet uyku ilacı, doğru yatağa! İyi de, millet sokağa dökülmüş, ellerinde pankartlar. 'Sorumlusun arkadaş! Diyeceğin yoksa ne demeye soyundun yazarlığa?” Görülebileceği üzere “eleştirmek” kavramından anlaşılması gereken her şeyi anlayan yazar, öykünün tam ortasında kendini eleştirmek ve dolayısıyla topluma da eleştiri getirebilmek için, okuyucuyu kendi kişisel sorunları üzerinden etkileyebilecek güçtedir. Cümleleriyle ağzınızda bıraktığı buruk tat, bir bakıma onun kural-dışı yazarlığının, okurunun da klasik okur olmaması için çabası ile örtüşür. Bir şekilde apolitize edilmiş yaşamların da tanığı olan yazar, daha önce de belirttiğim gibi Sait Faik'e öykünmüş olacak ki; gündelik hayatın koşuşturmacası içinde yer alan öğelerden birkaçını da cımbızla seçip, okuyucunun zihin tahtasına büyük harflerle yazmıştır. Yaşarken farkında dahi olmadığımız ve aslında hep yaptığımız davranışların gözlemi yazarın elinden sanki bunları biz değil de başka türden canlılar yapıyormuş etkisi yaparak karşımıza çıkıyor. Nefesinizi toparlamanıza fırsat bırakmayan öykülerin arasında serpiştirilmiş bu türden öyküler kitabın emniyet sibobu gibi duruyor olabilir ancak bir bakıma sorgulamalarla “bunalttığı” okuyucuyu biraz rahatlatmak adına yazarın bir oyunculuğu olarak addedilebilir. Zaten somut olaylar içinde soyut duyguları belirtmek Bener'in kaleminin ayrıksı bir özelliği olarak da görülebilir. Kişisel görüşüm, onu öykünün Oğuz Atay'ı yaptığıdır. Anlatmak istediğim burada onları kastetmekten çok, Oğuz Atay gibi okurumuzun geç farkettiği ve farkettiği sıralarda da kaybettiği bir yazar olmasıdır. Alabildiğine devrik cümlelerinin arkasında aslında kendisiyle bir sorunu olan ve bu sorunu çözmek için de sorduğu sorulara okurlarıyla beraber cevap arayan bir yazarın gölgesi vardır. Çocukluğunu dahil hayatının tamamına yakınını eksik ve çalkantılı yaşamış bir neslin, terk-i diyar eylemeden önceki son sorgulayışlarına tanıklık etmenin bir faydası olacağına inanan birisi olarak, geçmişi ve günümüzü Vüsat' O. Bener'den dinlemenin tam zamanıdır. Belki de buna inanmıyorsunuzdur, o zaman onun satırlarıyla bitirelim; “Yolculuk edilecekse geçmişe, tek başıma çıkarım sehpaya.Tanıklara gerek yok.”*** * Öyküyü Turgut Uyar'a ithaf etmiştir. ** http://www.sabitfikir.com/dosyalar/bir-asker-eski-palto-giyemez-mi *** Vüs'at O. Bener – Siyah-Beyaz – YKY – sf 66. --- 23-12-2011 tarihinde SabitFikir'de yayınlanan yazımdır. Onur Koçyiğit

Baskı: Yaşamın Ucuna Yolculuk

Yaşama ve onun getirdiklerine anlam verme arayışında olan bir yazarın, Tezer Özlü'nün satırları yalnızca Simav'dan Zürih'e kadar uzanabildi. Edebiyat dünyasının “özgürlük arayışı” kaidesiyle yazan kalemlerinden olan bu kadın; “hayatın içinde ne denli bir yolculuğa çıkarsak tam olarak istediğimiz yere varmış oluruz ya da hala varmak istediğimiz odağın başlangıcında mıyız?” sorusuyla yazdı ve yaşadı. İşte tam bu noktada, kitaptan bahsetmeden önce, basit bir anlatımla, deli dahiliğinin gölgesinde olan yazarın hayatını bilmemiz gerekiyor. Kütahya'nın Simav ilçesinde doğan yazar, on yaşında İstanbul'un sokaklarını adımlamaya başlar. Avusturya Kız Lisesi'nde bir soluk eğitim alsa da yarıda bırakır. Arayış kavramı bir süre sonra ona yolculuğu çağrıştırır ve '62-'63 yıllarında Avrupa “otostop” yolculuğunu gerçekleştirir. '64 yılında Adalet Ağaoğlu'nun kardeşi, tiyatrocu ve oyun yazarı Güner Sümer ile Paris'te tanışır ve evlenip Ankara'ya yerleşir. Bu süreçte Özlü, Almanca çeviriler yapar. '67 yılında Sümer'den ayrılıp, tekrar İstanbul'un yolunu tutar. '67-'72 yılları arasındaki periyot onun için “psikolojik tedavi ve rehabilitasyon” süreci olarak anlam kazanır. Akıl hastanelerinde yattığı günlerde “Çocukluğun Soğuk Geceleri” adlı ilk romanını kaleme alır.(Bu kitap yayımlanmak için '80 yılını bekleyecektir) Daha sonra Erden Kıral ile kısa bir evliliği olacaktır. '81 yılında gittiği Berlin'de Hans Peter Marti ile tanışır ve '84'te onunla evlenip, Zürih'e yerleşir. Kaotik yaşamı süresince “hiçbir yere bağlı olmamak” fikri, onun için, yaşamı bir tür “gitmek” ve trenleri de gidebilmenin ve özgürlüğün simgesi haline getirmiştir. Belki de sırf bu yüzden ya da bu durumu hiç düşünmeden Avrupa'yı tavaf etmiştir. Yaşamı, gitmek olarak anlamlandıracak kadar özgürlüğüne düşkün olan yazar, “gittiği” yerlerde de birçok toplumsal ve kültürel çıkarımlar yaparak, kitapta bunlara yer vermiştir. Yabancılaşma ve toplumdan ayrıksı bir yaşam sürme isteği, gündelik ve popülist imajlar, toplumun dinamikleri, hayatın kuralları ve savaş karşıtlığı kitapta yer alan en baskın öğeler olarak sayılabilir. En baskın serzeniş ise, yolculuğun da getirdiği gözlem görüngüsünden olsa gerek, köyden kente, Ortadoğu'dan Avrupa'ya göçtür. Göç onun için öyle bir sorundur ki, kitabın bir bölümünde şöyle bahseder: “Çağımızın en büyük acısının, yaşamını yabancı ülkelerde kazanmak zorunda bırakılmışlık olduğuna inanıyorum.” Berlin-Hamburg-Prag-Viyana-Zagrep-Belgrad-Niş-Zagrep-Trieste-Torino ekseninde gerçekleştirdiği yolculukların tamamında Türk göçmenlerden ve onların o “öteki” oldurulmuş olmaktan yaşadıkları zavallılığı bir seyyah edasıyla birebir anlatmıştır. Bu konuda Italo Pavese'den bir alıntı yapmayı da unutmamıştır: “Biz kendimizi, kendi köyümüz dışındaki her yerde rahat sayan huzursuz insanlarız.” -Satır arası dipnot: Kitap baştan sona Pavese'den alıntılarla doludur- İşte yaşamın ucuna yolculuğu tam da burada tekrar başlamaktadır. '83 yılının 9. Eylül gününde, doğum gününde, kendisiyle aynı gün doğmuş olan Pavese'ye doğru yolculuğuna girişir. Fakat ona giderken, yolluk niyetine de diğerlerine; Franz Kafka'ya ve Italo Svevo'ya da uğrar. Ve mezarlarını, yaşadıkları yerleri, yaşasalardı eğer yaşayabilmeleri muhtemel olayları ve yaşamamalarına rağmen onları yaşatma çabasına doğru yol alır. Kafka'ya vardığında yazdıkları, hayallerini doğrular niteliktedir; “Yorgunum. Tren istasyona varıyor bile. Çantamı istasyonda bırakıp bir araba ile kentin sabahına giriyorum. Sabah daha saat altı olmadan, Kafka'nın doğduğu evin karşısındayım. Yapının yan duvarında Kafka'nın ince yüzü metal bir heykel olarak işte karşımda. Birden yorgunluğum gidiyor. Ama beklenmedik bir sabahın maviliğinde birden Kafka'nın evinin önünde olmayı, bu üç katlı büyük taş yapıya bakıp duruşunu hiç kavrayamıyorsun. Uzak ülkede, durgun kentlerde onun anlatılarıyla geçirdiğin yıllar, daha derin, daha etkin, düşüncelerini daha çok yönlendirmiş, daha benliğine işlemiş süreçler. Yoksa yaşadığımız her an böylesine geçmişin ağır anılarıyla mı güçleniyor.” Özgürlüğünün simgesi trenler onu İtalya'ya, Trieste'ye getirdiğindeyse, bizi Svevo'nun evine, kızı Letizia ile buluşmaya götürüyor. Bu buluşmada da James Joyce'dan (Joyse ile Svevo'nun yakın dost olduğu bilinir) Goethe'ye, Schiller'den Schopenhauer'a, Hölderlin'den Rilke'e kadar sayısız şair ve yazarın dünyasına yine kısa ama tarifi uzun bir yolculuğa çıkarmakta geç kalmıyor. Edebiyat dünyasının domino taşlarını sindirdikten sonra savaşa ve onun kabul edilebilir hiçbir tarafı olmadığına keskin çizgilerle atıfta bulunarak militarist anlayışa dikkat çekmek için okura kendi sorunuymuş gibi bir iki cümle sunuyor: “Berlin'den ayrıldığımdan bu yana Falkland anlaşmazlığı ve İsrail'in Filistin'e karşı açtığı savaşla ilgili hiç haber almadım!” Yolculuğu boyunca hiç ayrılmadığı tek şey diş ağrısı olan ve sigarayı azaltmayı düşünen Özlü'nün yalnızlığıyla da başı derttedir. Kadınlığın, kadın olmanın, özgürce yaşama isteğinin, erkek egemen topluma bağlı kalmak istememenin, herkese rağmen tatminkar olmayan bir bağlamda sevişmenin, karşılıksız sevmenin psikozuyla yaşayan bu zerdüşt kadın, aynı zamanda yazarlığının da bir parçası olarak yitip gitmeyi kabul etmemektedir. Fakat bütün bu yaşamak için şart faktörlere rağmen intiharı ve intiharın da ruhunda bulunan çekip gitmenin albenisini de onu ölümsüz bir istekle bağlı olduğu Pavese'ye gitmekten alıkoy/a/maz. Nitekim Trieste'ye, ona doğru yol alırken sanki yaşamın sonuna doğru yolculuk etmektedir. Santa Stefano Belbo'ya vardığındaysa Pavese'nin ruhu onu tam bir kuşatma altına alır. Pavese'nin ölmeden önce sık sık buluştuğu dostu Nuto ile bir süre arkadaşlık edip, onun hakkında bilgiler alır ve Pavese'nin intihar ettiği otele gidip, orada kalır. Pavese'nin intihar etmeden önceki ruh halini anlamaya, uzatmalı sevgilisinin gitme isteğini anlamlandırma çabasına girişerek, bir bakıma onunla aynı duyguları paylaşmaya çalışır. Pavese ile ilgili gözlemleri, genellikle kadınsal açıdan yapılan çıkarımlardan ve onun hayatına dair atıfta bulunduğu tespitlerle olay örgüsüne dahil eder. Pavese üzerinden yaptığı mutsuzluk, yalnızlık ve ara sıra zamansızlık isteğine karşı bunalımlı eğilimler onu salt bir intihar duygusundan uzak tutmaya çalışsa da kendisi ile olan savaşı yaşamın ucuna yolculuğunun son demleridir. Kısacası, Tezer Özlü'nün bu yolculukta kendisine arkadaş etmek istediği ama yolculuğun herhangi bir anına, olayına ve herhangi bir şeyine etki etmemesi gereken yoldaşlara ihtiyacı vardır. Onun görüngülerinden yaşama yeniden bakacak ve değerleri tekrar değerlendirecek olanlar içinse sözü çoktur ama az konuşur; “İnsan çoğu kez son bulduğu duygusuna kapılıyor, oysa yaşamın sonsuzluğunu algılayabilmek için bile yeterli değil, bir insan ömrü...” --- 12.11.2011 tarihinde BirGün Kitap'ta yayınlanan yazımdır. Onur Koçyiğit

Karayel Hüznü
8/1014.01.2012

Baskı: Karayel Hüznü

“Tam uykuya dalmak üzere olduğunuz o ânı düşünün. Henüz tamamen dalmadan, yarı uyanık olduğunuz o en son an. Uykuya teslim olmadan, o son çizgide, tuhaf düşler görürsünüz. Ama o sırada uyursanız, bu düşerin tümünü unutursunuz. İşte ben, o son çizgiden geçip, uyanıyor ve orada gördüğüm garip düşleri yakalıyorum. Benim yazdıklarımın bir kısmı da bu düşlerdir zaten!” diyordu Edgar Allan Poe, bir kitabında. Bu aslında, yazmak sanatı için bir tür hayalgücü sınırsızlığını anlatma çabasıydı ve biz de bunu görebilmeye çalıştık. Bütün bu deneyimler ile yıllardır öykücülüğün bize gösterdiği birkaç şeyden birisi-belki de teki- ise, öykülerin ve öykücülerin hayalgücü ile gerçeğin arasındaki “o son çizgi” sınırından geçip, gördüklerini bize anlatma marifeti olduğudur. Bahsettiğim bu marifeti sergileyen, edebiyatımızın nadir yazarlarından birisi de Buket Uzuner'dir. '55 doğumlu Ankaralı yazar, bu yazının konusu olan öykücülüğünün dışında ayrıca iyi bir romancı ve gezi yazarıdır. Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nden Michigan Üniversitesi'ne kadar birçok eğitim/öğretim kuruluşunda akademik kariyerinin yanı sıra modern zamanlar seyyahı da olan yazar; Kuzey Sahra Afrikası, Kuzey Amerika ve Avrupa'da uzun tren yolculukları yapıp, deneyimlerini okuyucusuna, bir başka anlatımla, dostlarına aktarmıştır. '86 yılında yayınlanan “Benim Adım Mayıs” adlı hikâyesiyle adımlamaya başladığı edebiyat yolları, günümüze dek beş hikaye, üç gezi, dört roman ve bir otobiyografi olarak ulaşmıştır. “Benim Adım Mayıs”tan bugüne öykücülüğünün dördüncü adımı -yayınlanan dördüncü öykü kitabıdır- olan Karayel Hüznü, tam da adını yansıtır nitelikte soğuk bir öykü kitabıdır. Son dönem hikayecilerinin o sözde 'içimizi ısıtan' öykülerinin yerine, Uzuner'in soğuk ve gerçek öyküleri daha kabul edilebilir. Aynı zamanda kitaba adını da veren şiir, Sivas Katliamı'nda can veren aydınlarımızdan, şair Metin Altıok'a ithaf edilmiş ve kaleme alınmıştır. Kitap bu şiirden başka üç de öyküden oluşuyor ve yazar hayalgücünün yansıttığı gerçeklik ile okuyucusuna kendi soruları sordurmaya başlıyor. Kitapta yer alan üç öyküden ilki, “Otuz Yedi Yaş” adlı öykü. Otuz yedinci yaş gününün sabahına uyandığında, bir kadının kendi öziradesini sorgulamasıyla başlayan öykü, tam bir 'toplumcu alışkanlıklıklar' eleştirisi üzerinden gidiyor. Evli, üç erkek çocuk sahibi kadın, evlenmeden önceki ve evlendikten sonraki hayatı arasında çözümlemelerde bulunmaya ve toplum tarafından belirlenmiş, bilinen evlilik desturlarının saçmalığı ve yozlaşmışlığı üzerinden çıkarımlar yapıyor. Öykünün ilerleyişi ve gelişimi bir kadının, kadın olmaktan başka, anne, eş, çocuk bakıcısı, aile saadetinin yegane koruyucusu gibi özellikler barındırma zorunluluğu ile şekilleniyor. Otuz yedinci yaş gününün sabahında ise geçen günlere rağmen ayrıksı bir hisle uyanacaktır. Gitmek istiyordur, her şeyi bırakıp gitmek. Ancak yine de gidemeyecektir. Yeniden gözden geçirmesi gereken şeylerin olması ve yine toplumsal sorumluluklar alması gerektiği fikri yeniden zihnine yerleşince, bu sefer gitmek için planlar yapacak ve uygulamaya koyacaktır. İşlerin yolunda gitmemesi ise ona gitmeden de bir şeyleri değiştirebileceğinin farkındalığına kavuşturur. Bazen gerçekleşebilecek basit bir hata(?), dönülmesi daha zor bir hatadan geri dönmek zorunda kalmamanızı sağlayabilir. İkinci öykü ise yine aile içi ilişkileri konu alan, iki kız kardeşin yaşadığı/yaşayabileceği olayları anlatan bir öyküdür. Çocuksu dünyasında oyunlar oynayan, içine kapanık bir kız çocuğu, ailesi ile olan bağlarını belirli bir seviyede tutan, karamsar, çözümlemesi zor, denge terazisi şaşmış bir ruh halinde bulunan anne, işten eve her zaman geç ve yorgun dönen bir baba, 'ailenin ayakta kalan asil bir üyesi' olan çocuk bakıcısı Ünzile, “İkizlerden Biri” adlı öykünün başlıca kahramanlarıdır. Diğer öyküde de olduğu gibi aile içi ilişkilere bir eleştiri niteliği taşısa da bu öykü daha çok bir çocuğun gözlerinden dış dünyaya bakmanın masumiyetini ve önyargısızlığını dile getirir. Öykünün etrafında döndüğü mektup olayı, ölüm ve sonsuzluk kavramları hakkında bir tane bile kesin ve doğru çözümlemesi bulunmayan bir çocuğun, bu konuda çıkarımlar yapma arayışında olmasıyla ilintilidir. Çocukken kurulabilecek en büyük hayalin bile maddi küçüklüğü, çocuksu isteklerin ve dışavurumcu hislerin garipliği, bir bakıma, yozlaşmakta olan ve yozlaşmaya devam eden çocukluğumuzun tasviri gibidir. Ayrıca öyküde yer alan Ünzile karakterinin adının anlamını öğrenmek için başladığı 'eğitim' sürecinin, öğrenme açlığı ile devam etmesi ve toplumun önceleri bu duruma şaşırıp, daha sonra kabullenmesi de kent-taşra oksimoronuymuş gibi görünse de temelde bir toplum eleştirisi niteliği taşımaktadır. Sezin'in öyküsü devam ederken, çocukça yaptığı tespitler her ne kadar gülümsetse dahi, biz yeni çağ şizofrenlerinin öyküsüne de ışık tutuyor ve öykü biterken yazar okuyucuyu tabiri caizse buzdan bir duvara çarpmışçasına soğuk bir acıyla tanıştırıyor. “Bütün K Harflerinden Uzak” öyküsüyse, insanın kendine dışardan bakma cesaretini sorgular cinsten bir anlatım sürecinin ta kendisi olarak karşımıza çıkıyor. Bir barda oturan üç arkadaşın ve onların yan masasında oturan 'doksan bir dolunay yılı' yaşında birisinin, onlar hakkında vücut hareketlerinden ilham alarak, onlara karakterler oturtmaya çalışma çabası ile başlıyor, öykü. Türkiye'nin yaşadığı ve Kadıköy'ün her yerden daha yoğun yaşadığı bir zamanın bohem yıllarını anımsatan bir ortamda -ve hatta “Kaybedenler Kulübü” filminde de söylendiği gibi, “bu bizim altmış sekimiz herhalde” - belki on, belki on beş yıl önce yaşanmış bir YAZ mevsiminin hayali ile sohbet eden iki erkek bir kadının karakter tahlilleri, yine tam da bir yazardan beklendiği üzere, gerçekçi gözlemlerle sunuluyor. Her zaman hayali kurulan ama hayatın bir türlü izin vermediği isteklerin gerçekleşmesi adına bir çaba içine girmenin gerekliliğinin irdelendiği öykü, yazarın artık tarzı haline gelmiş, okuyucuyu şaşırtma eylemiyle son buluyor. Toplumun bize giydirdiği sorumluluk elbiselerinin bize dar gelmesinden olsa gerek; öykü, sorumluluklarını birkaç saatliğine de unutmak isteyen insanların ortak paydası olmak için yazılmış, sanırım. İnsanın toplum ve kendisiyle olan organik bağlarının eleştirilmesi, değiştirilmek istenmesi, hiç olmazsa “bu kuralları kim belirliyor” diye sorması açısından, bu kitap tam bir kılavuz niteliği taşıyor. Bir zamanlar toplumcu gerçekçilik adı altında, sosyal hayatın bir ideoloji ve felsefe ile yoğrulması gerekliliğini belirten insanlar gibi, edebiyat ve onun meyvesi öykü; bireye kendi yaşadığı sosyal çevre ve ortamın sorgulanması gerekliliğini hatırlatmaya çalışıyor. Buket Uzuner de bize bu sorgulama için Karayel Hüznü'nü yazmış olacak ki, siz de sorgulamaya ve değiştirmeye hazır olun! --- 26.11.2011 - BirGün Kitap'ta yayınlanan yazımdır. Onur Koçyiğit

Kabul Edilmiş Dualar
8/1014.01.2012

Baskı: Kabul Edilmiş Dualar

Uyanıyorum küstah sözcüklerle Ey, iki adımlık yerküre Senin bütün arka bahçelerini Gördüm ben! Düşü ne biliyorum / Nilgün Marmara Amerika'nın ve Avrupa'nın bütün ünlü caddeleri ile bütün arka sokaklarının arasında yaşanan bir bohemin satırlara aktarılması, tahmin edilebileceği üzere çok zor -yani gerçekten zor- bir iştir ve bunu başarmak da büyük bir öğünç kaynağıdır, sanırım. Truman Capote bu yolda ilerledi ancak yolun sonunu göremeden bilinen evreni terketti. Buralardan gitmeden önce de bildiği evreni, kendi dünyasını, yaşadığı sosyo-kültürel değişim ve ilerlemeyi/gerilemeyi, bir yazardan tam da beklendiği üzere, gözlemciliğinin el verdiği gerçekçilik ile kitaplarına taşımayı bildi. “Kurgu olmayan romanlar” paradigmasıyla kaleme aldığı Kabul Edilmiş Dualar kitabı da az önce belirttiğim gibi, yaşadığı sosyo-kültürel çevrenin bireylerini, olgularını, düşünce yapısını, çarpıklığını, düzensizliğini ele alan bir novelladır*. Tiffany'de Kahvaltı kitabında da dile getirdiği, çaresizlik, yüzeysellik, umursamazlık, gündelik yaşamın sıkıntılı ve bunaltıcı hissi, toplum içinde kendini yalnız ilan hissetmek, bir dönemin yani Truman Capote'un yaşadığı açmazın yansımasıdır. Zaten '58 yılında kitap yayınlandığında henüz 24 yaşında olan yazar, daha önce yazdığı öykülerle ünlenmiş ve sosyeteye hızlı bir giriş yapmış olsa da ailesiz büyümüş olmanın, New York arka sokaklarının acımasız ve soğuk yüzüyle erken tanışmış olmanın verdiği hayat yorgunluğuyla bulunduğu toplumu yadsımaktadır. Her ne kadar okuyucuya bunu birebir yansıtıp, karamsar bir havaya girmesine neden olmasa da Capote dile getirmediği bir duygunun yok sayılacağı düşüncesinden sıyrılalı çok olmuştur. O artık sosyetenin ve burjuvazinin çarpık düzeninin bir parçasıdır ve buna itiraz etmeye ne gücü ne de isteği vardır. '66 yılının Ocak ayında Random House yayınevi ile imzalatığı sözleşmede Kabul Edilmiş Dualar adıyla yazacağı yeni kitabının konusunu editöre şöyle açıklıyordu; “Bu roman, diyordu Truman, Proust'un başyapıtı Kayıp Zamanın İzinde'nin çağdaş bir eşdeğeri olacak ve gerek Avrupa'daki gerek ABD'nin doğu kıyılarındaki -kısmen aristokrat, kısmen kafe sosyetesinden- çok zenginlerin küçük dünyasını gözler önüne serecek.” ** Şayet Truman tam da söylediği gibi yaptı ve gördüğü bütün gerçekleri bütün çıplaklığıyla kağıda döktü. Gerçek anlamda bir çıplaklıktı bu, zira ünlü Amerikan şair Dorothy Parker'dan, İngiliz aktrist Estelle Winwood'a, Hicthcock'un gözdesi aktrist Tallulah Bankhead'den Hollywood'un yakışıklı ağır abisi Montgomery Clift'e, Columbia Pictures'in kurucularından Harry Cohn'dan Prenses Margaret'e kadar herkesin “gerçek” kişiliğini gözler önüne seriyordu. Liste yalnızca bunlarla sınırlı kalmıyor, onlarca ünlü insan, Capote'un yazılarında kendine yer buluyor ve eleştiriliyordu. Capote, edebiyatçı meslektaşlarını da unutmamış ve onları da listeye almıştı, J.D Salinger'ın katil olduğunu, Samuel Beckett'in ise bir süre jigolo olarak bu tüketici ve burjuva toplumunun bir parçası olduğunu yazmıştı. Dediğini yapmıştı ve toplumun üst kesimlerinin arka bahçelerini talan etmişti. Saydığım ve say/a/madığım birçok ismin zaaflarını, çocukluklarını, yanlışlarını, yalancı yüzlerini ve en önemlisi cinsel tercihleri ve topluma karşı riyakârlığını kaleme alan Capote kendisi hakkında da acımasızdı. P.B. Jones adıyla vücut buldurduğu karakterin yaşadıkları tam bir skandaldı. Jigololuk yapıyor, erkeklerle yatıyor, eş değiştiriyor ve sürekli bunlardan kaçmaya çalışıyordu. Zaten afişe ettiği bütün karakterlerde tek ortak nokta vardı: Toplumun değerleri ve bulundukları sosyal çevre. Bu orjinde yapılanların tamamı ahlakdışı -topluma göre- ve kabul edilemezdi. Bunları yazmak ise hiç kabul edilemezdi! Bütün bunlar olup biterken tahmin edebileceğiniz gibi T. Capote yazmayı sürdüremezdi ve öyle de oldu. Yazılarda kendine yer bulan/bulmayan herkes ona sırtını döndüğünde o yılmamıştı ve şöyle sesleniyordu “Ne bekliyorlardı? Ben bir yazarım ve her şeyi kullanırım. Bütün bu kişiler benim sırf onları eğlendirmek için mi varolduğumu sanıyor?” Duruma itiraz etti ancak sonu başından belli olan bu süreç, onu, zaten yaşamı boyunca yalnız yaşamış bir adamı artık yapayalnız bıraktı. Henüz Kabul Edilmiş Dualar kitabının ilk üç*** bölümünü yazmıştı ama tepkiler üzerine durmak zorunda kaldı. Ancak Random House ile yaptığı anlaşmaya göre hala yazması gereken bölümler vardı ki zaten bu yayınlanan bölümler basılı bir kitap halinde değil, dönemin ünlü dergilerinden Esquire'da yayınlanmıştı. Yayınevinin editörü ve kendisi dahi kolayca söyleyemese bile sanırım hayatındaki tek gerçek arkadaşı Joseph M. Fox, ile gerçekleştirdiği görüşmelerde kitabın diğer bölümlerini yazdığını, ona kısa zaman içinde ileteceğini söylüyordu. Nitekim '77 Eylülünde Kabul Edilmiş Dualar kitabı için yazmayı bıraktı. Yazdıkları yüzünden daha da yalnızlaşan yazar, tamamen toplumdan izole bir hayat sürmek zorunda kaldı. Bu süreçte yeni yazılar kaleme aldıysa dahi hiçbiri bulunamamıştı ve ondan kalan bu kitap hakkındaki görüşlerimi ise kitabın ilk sayfasına yerleştirdiği, Azize Teresa'dan alıntı sözler özetliyor; “Kabul edilmiş dualar yüzünden, kabul edilmemişlerden daha çok gözyaşı dökülmüştür.” * Edebiyat çevrelerince “resmi” olarak kabul edilmese de, öyküden uzun, romandan kısa yazın türü. ** Joseph M. Fox -1987 / Kabul Edilmiş Dualar – Editör Notu / Sel Yayıncılık s. 7. *** Aslında editöre gösterdiği, “Mojave” adlı bir 4. bölüm de hazırmış ancak T. Capote bu bölümün, Kabul Edilmiş Dualar kitabında yer almasını uygun bulmamış ve Bukalemunlar için Müzik kitabında yayınlatmış. 24.12..2011 tarihinde BirGün Kitap'ta yayınlanan yazımdır.

Huzur Cinayetleri
7/1014.01.2012

Baskı: Huzur Cinayetleri

Yıllar yılı Türkiye coğrafyasındaki yazın çevrelerinin uzağında kalmış olsa da polisiyeler artık bu topraklarda da kaleme alınmaya başladı. Yeniliğe ve yenilikçilere hep “öteki” gözüyle bakmış edebiyat çevrelerinin de kabullenmesiyle artık okur da yazar da polisiye konusunda istediği kadar özgürce davranabiliyor. Bir yandan edebiyatın soğuk ve kanlı tarafına yüzümüzü dönüyor olsak da, diğer yandan sadece İngiliz ve Amerikan edebiyatında görebildiğimiz yeraltı dünyası ve onun kültlerinden oluşan kirli yüzüne “merhaba” diyoruz. Sezar'ın hakkını Sezar'a vermek zorunda olduğumuz düşüncesiyle, ilkokul bilgisinin Cinayet-i Esrar'ı (Ahmet Mithat Efendi), lise yıllarının popüleri Ahmet Ümit'i ve üniversite günlüklerinin Pınar Kür'ü bizim için polisiyeye dair çok şey ifade ettiğini de belirtmeliyiz. Onlardan öğrendiğimiz polisiye kurgunun, artık daha uzun soluklu ve yerel bir anlatımına şahit olmak ise bizi “bildiğimiz” kavramın dışına itiyor. Emrah Serbes'in kitaplarının tv dizisine dönüşmesi ve bu sürecin bir sinema filmi ile taçlandırılması tesadüfi değil, aksine tamamen okurumuzun (ayrıca izleyicimizin) bu topraklarda varolmuş/olabilecek olan polisiye arayışının bir tezahürüdür. İşte bu paralelde, edebiyatımıza ve polisiyemizin gelişimine önemli katkılarda bulunan ve umarız ki uzun yıllar katkıda bulunacak bir yazardan, Mehmet Murat Somer'den ve onun kitabından bahsetmek istiyorum. Yazarın kitabı “Huzur Cinayetleri” ilk baskısını 2004 yılının Temmuz ayında yaptı ve polisiye okurunca çok çabuk kabul gördü, zira “Hop-Çiki-Yaya Polisiyeleri” başlığıyla beş kitaplık bir seriye dönüştü ve yeni kitapları da basılmaya devam ediyor*. Bilinen polisiye kavramını değiştirdiğine yönelik çıkarımlar yapmadan önce yazarın geçmişini araştırmanın gerekliliği ile bir polisiye okuru olarak görevimizi yerine getirmemiz gerekiyor. Kendi ifadesiyle, “1959 doğumlu yazar hâlen 27 yaşında olup, yazları Rio'da yaşamakta, yazarlık ve yönetim danışmanlığının yanı sıra reiki master olarak hayatını sürdürmektedir.” Onun anlatımının dışında Ortadoğu Teknik Üniversitesinde mühendislik eğitimi almış olan yazar, bir süre mühendislik yapsa da kariyerini uzun süre bankacı olarak sürdürmüştür. Daha sonraları kurumsal şirketlerde eğitim danışmanlığı, çeşitli televizyon dizilerine ve sinema filmlerine senaristlik ve danışmanlık yapan yazarımız gazetelerde röportör olarak da görev almıştır. Klasik müzik çevrelerince kabul ve itibar gören dergilerde, müzik eleştirileri yaptığı, yazılarını yayınlattığı da bilinen birkaç özelliğinden birisidir. Brezilya, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, İspanya, Polonya ve Amerika dahil olmak üzere çeşitli ülkelerde kitaplarının çevirisi yayımlanmakla birlikte, kaleme aldığı konular ve polisiye konusundaki yeteneğiyle de geçtiğimiz mart ayında yayınlanan, Uluslar arası Polisiye Yazarlar Birliği’nin Kuzey Amerika Birimi tarafından hazırlanan, yabancı dillerden İngilizceye çevrilen nitelikli polisiye romanlar listesinde de “Jigolu Cinayeti” kitabıyla kendine yer bulmuştur.** Bu çok yönlü hayatın edebiyatına yansıması tahmin edilebileceği gibi, birebir olmuştur. Hop-Çiki-Yaya Polisiyelerinin başkahramanı Burçak Veral, yazarın anlatımıyla “zekâsı ve azmiyle, vahşice işlenen seri cinayetlerin üstesinden gelen, eğitimli, kültürlü, sanattan anlayan, yaşamdan zevk almasını bilen, tutkulu, bakımlı, atletik yapılı, gerektiğinde 'aslan gibi delikanlı' bir travesti” olarak karşımıza çıkar. Tüm bu meziyetleri yetmez gibi dünya üzerinde sistemine giremeyeceği bilgisayar ve web sitesinin az olduğu usta bir hacker, aynı zamanda bar sahibidir. Karakterin “her yerde eli var” görüntüsünün arkasında açıkçası bir Türkiye realitesi de gizlidir. Truman Capote'un Kabul Edilmiş Dualar kitabında yaptığı, toplum tarafından tanınan ve saygı gösterilen ünlülerin ruh dünyasının ve yaşamının radikalliği ve sıradanlığın dışında yaşamları da cesurca ve isim gösterilerek yansıtılır. Sahibi olduğu travesti barına gelip giden “ünlü” listesi azımsanamayacak kadar uzundur ve gizliliği esas alan kahramanımız zorunda kalsa dahi kimseyi afişe etmeyen, prensip sahibi bir işletmecidir. Kitapta işlenen konular da öyle suya sabuna dokunmaz cinsten değil, aksine toplumumuzun değerleri ve ahlaka uygun yaşantısı(!) konusunda kırmızı çizgili, kesin tespitlerden oluşmaktadır. Taksi şoförü Hüseyin'in delikanlılığın kitabında yazmayan farklı cinsel tercihleri, emniyet müdürü arkadaşı Selçuk'un kendisine karşı kuşatmacı tavrı, mahallelinin kendisine bakışı, travesti piyasasında(!) lafı dinlenir oluşu ve bir bakıma ortamın ablası olması, toplumun cinsiyetçi ve ayrılıkçı tavrı bu tür tespitlerin yapıldığı bazı içerik özetleridir. Kahramanımızın Audrey Hepburn zaafı dışında -ki sapkınlığa varan bir zaaf bu- entelektüel bilgisi ve kişisel gelişim kitaplarına taş çıkarırcasına insanların davranışlarına dair çıkarımları ve insanlara yaklaşımı kitabın hiç bitmemesi ve bu delikanlı travestinin sonsuza dek bize bizi anlatması dileğini uyandırmasına neden olur. Bütün bu iyimser ve mükemmeliyetçi övgülere rağmen zaaflarını da özeleştiri kıvamında okuyucunun yorumlamasına izin vermekten de beri durmaz. Ruhsal durumları normalin altında/üstünde yer alan düşmanlarının da kahramanımızın maceralarındaki yeri inanılmaz derecede yol göstericidir. Huzur Cinayetleri'nin çıkış noktası olan, toplumun; doğru bildiği yanlışların dile getirilmesi fikrine alışkın olmaması ve bunu dile getirenleri de bağnazlık derecesine varan bir yargı ile cezalandırma olgusu, bizim reiki ustası dedektifimizin uykularını, dolayısıyla da huzurunu kaçırır. Bunu da kitabın giriş sayfasında, başka bir eserden alıntıladığı bir cümleyle aktarır: “Daha rahat öldürebilmek için insanın bağnazlığa varan ideal bir sevgi duyması gerekir.”*** Ayrıca bu huzur kaçıran kişi yalnız da değildir. Yani bu sefer çok bilinmeyenli bir denklemi çözüm tahtasına yatırması, alıştığının aksine sadece kendisini değil de dostlarını da hedef alan bir sapık katiller güruhuyla muhattap olmak zorundadır. Büyük bir toplum eleştirisini komik ve genelde trajikomik olarak dile getiren M. Murat Somer, kahramanında da imgelerini bu yönde oluşturarak, okuyucuya özeleştiri yapmak ve değişmek gerektiği fikrini aşılamaya çalışır. Bilinen polisiye kavramının dışında daha az kan, ceset ve cinayet aleti olsa da kitabın heyecanı ve sürükleyiciliği -yazarın anlatıcılığından olsa gerek- gerilim ile değil de merak ile gelişen bir süreç yaratır. Tüm bunların ışığında Burçak Veral'ı tanımak, entelektüel bilgisinden yararlanmak ve yazarımız Mehmet Murat Somer'in bize anlatmak için çaba sarfettiği derdini anlamak, okuyucunun bu kitap için ilk beklentileri olmalıdır. İşin edebi yönünü düşünecek olursak eğer, polisiye hakkında bu coğrafyada yazılanlara dair ne biliyorsanız unutun. Sabitfikirli olmayın ve M. Murat Somer'in dile getirdiği gibi, toplumun doğru bildiği yanlışları keşfetmeye hazır olun. Ve ufak bir tavsiye; kitabı okumaya başlamadan önce birkaç klasik müzik cdsi edinin, zira Burçak'ı bu konuda kıskanmamak için insanın hiçbir nedeni olmuyor. *Huzur Cinayetleri, Hop-Çiki-Yaya Polisiyeleri serisisin 4. kitabıdır. ** "Polisiye yazarl listesinde iki Türk yazar " haberi. *** Michel de Castillo'nun La tunique d'infamie (Utanç Gömleği) s.20 --- 16-11-2011 tarihinde SabitFikir'de yayınlanan yazımdır. Onur Koçyiğit.