
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Seksek
Yazmaya ilgi duyan herkesi sarsacak bir biçim anlayışı. Ddebi çizelgenin temsilini kuvvetle bilfiil sürdüren bir metin. Daha önce de söyledim, eğer gözlerinize bulaşan bir Cortazar metni ise kalıcı bir imge haritası ve gökyüzüne ulaşan merdivenin üst basamağında seyir halinde kalıyorsunuz. Ne kadar içli dışlı olursanız olun bazı eserlerin hayret veren sınırsızlığı o kule metaforunda olduğu gibi kalıcılıkla damgalanıyor. Mesela Joyce - Ulysses. Ulysses'i sona erdirdiğinizde boğazınızda düğümlenen tek şey 'hayret nidası' olmaktadır. Buck mulligan'ın sanatkarane atıfları, `Dedalus`'un içine kapanık melankolisi ve her sözünde parlayan edebiyatın tarihsel dokusuna ulaşan sözleri, Leopold Bloom'un, Dublin'in gözü kulağı Bloom'un birbiri peşi sıra gelen düşünce bulmacasındaki çatlaklar Dublin'in labirentini oluştururken şaşkınlığınız sürer gider. peki ya Seksek? Cortazar'ın `kitap içinde kitap` düsturuyla oluşturduğu harikulade labirentin ayyaşlığını ezkaza sürdüren okura hangi unsurlar şaşkın verebilirdi, ya da şaşkınlık vermeyen bölüm, an ve sözcük var mıydı? Meksikalı yazar Carlos Fuentes, Cortazar'ın bu en özel yapıtı için yaptığı tanımlama belki de eserin ağırlığını hissettirmesi bakımından önem teşkil etmektedir; "İngilizce nesirde Ulysses neyse İspanyolca nesirde Seksek odur" Evet, Seksek birbirine bağlı olan, olmayan, çeşitli sıçramalarla okunma imkanı sunan, bölümlerin bir kısmını eğer okur istemiyorsa zorunlu kılmayan bir anlatılar anlatısı olmaktadır. bir edebiyat metni olarak ele alındığında Ulysses ile birlikte dünya edebiyatının en kuvvetli romanıdır, anlatısıdır, yaşam biçimidir... Ulysses'teki akıcı dilsel süreci andırırcasına bu kez Cortazar muazzam bir diyalog zinciri kuruyor. Karakterlerin karşılıklı konuşmaları, bu konuşmalarda geçen entelektüel göndermeler, jazz müziğine yönelik esrik tutkunluk, Paris'te gurbette kendini ifade etme gücü bulma ve bu ifadenin duygusal sonucu Horacio'nun, La Sibyll'e olan aşkı. Ben merkezciliğinde sıkıştırdığı, hayatı algılayışını genişletmeye yönelik tutturduğu sevdayı bir tür duygu soykırımına sebebiyet verir. Horacio'nun çelişkileri yuvasına dönüşünde dahi sürecek ve orada bile yabancı kılmaktadır kendisini. Tüm akıcılığıyla bir dil şöleni geçip giderken ben Cortazar'ın biçim anlayışı ve kitabın son iki bölümünde sıkıştırılmış sonsuz çığlık safdilli La Sibylle'in önüne kavuşturduğu ellerinin arasında boş kalan bir gölgeyi anımsatacaktır. `J. L Borges`'in tek bir öyküsüyle açmış olduğu yolda yazılmış en güzel eser, edebiyatın alamet-i farikalarından.
Baskı: Ayakizlerinde Adımlar
Şimdi bir saniye, ama bir saniye geçerken o şimdi, geçmiş zamanda tükendi tabi. Julio Cortazar öykülerinden uzaklaşmak istemiyorum. Yaşamıma katmak istediğim tek konfor bu belki de. Tabi bir de yazmak. Yazmak ne güzel, tek kelimeyle kotarılacak bir kılıfa sığınıyor gözükse de okuduğunuz yazar Cortazar olduğu vakit bende bir dalgınlık yaratıyor. Zira yazdığınız şeyler çok güdük kalıyor. Julio ise kelimeleri oymak bir kenara, harflerin ortak seslerine üstün çıkan farklı tınılar yaratıyor. Okur onun çıkardığı seslere bürünüyor. Bir kıskançlığın izdüşümüne gömülüyor - eğer tabi yazma hevesi taşıyorsa sevgili okurumuz- sonra bu kıskançlığın doğallığının farkına varıyorsunuz, öylece zararsız polen döker okurun üzerine sevgili Cronopiomuz. Tabi ki sezgidir yolu Cortazar'ın. Öyle bir aktarır ki öykülerini sevgili cronopiomuz neredeyse hiç bir öyküsünde açıktan açığa vermez öykünün anahtarını. B u yolla öyküler okurda da öyküleşir. Okur sessiz çıkarımlarıyla kendini ortaya atar bilinçsizce. Ne demişti Pablo Neruda, 'Cortazar okumayan bir insan kader kurbanıdır.' gerçekten de öyledir. Kanımca Türkçe'ye çevirilen Cortazar derlemelerinin en güzidelerine sahip olan eser. Eğer Klon ve Moebius Döngüsü de bu kitapta yer alsa bu derlemeden daha iyi bir kitap yoktur diyebilirim. Yaz; açılış parçası gibi ancak görkemli bir giriş yapılıyor bu öyküyle Cortazar derlemesine. Silvia; kanımca en başarılı öykülerinden biri. açıklamalar az gelir Cortazar yapsın o işi, " silvia'ydı bu, yokluğu şimdi bekar evimi dolduruyor, yastıklarıma değip geçen altın medusa başı şu yazdıklarımı yazmaya zorluyor beni; büyüyü bozabileceğimi düşünmek aptalca bir umut" Kindberg Diye Bir Yer; öyküde bilinç-akışı tekniğine merhabalar. Her daim mükemmel bir şekilde erotizm gölgesini rayiha gibi okura ulaştırıyor Julio Cortazar. Bu onlardan sadece biri, ancak en iyisi. Kızıl Çember İçinde Birleşme; tek kelimeyle şaheser! "Çok büyük bir uzaklık, çok fazla olanaksızlıklar vardı sizinle aramızda; aynı oyunu oynamıştık, ancak siz hala canlıydınız ve size gerçeği anlatmanın bir yolu yoktu" 2. tekil şahıs tarafından aktarılan bu öykü o son paragrafıyla öyle bir sırtını yere çalar ki okurun nefes tüketmeyi unutup bitkisel üretime geçmeniz olanaksız değildir.
Baskı: Mırıldandığım Öyküler
Tomris Uyar çevirileri eşliğinde Cortazar'a özgü, okuru sinsice sarıp sarmalayan bir edebiyat mucizesi. Kim derdi, nasıl bahsederdi tahmin edilmez, Moebius döngüsü , okuru depresif hallere sokan o tecavüzden. Bir öykü nasıl bu kadar sarsıcı ve roman hüviyetinde olabilir? ve Klon öyküsünün Cortazar'ın barındırdığı entelektüelliğiyle birlikte, ardında yatan kurmaca başarısı, hangi eleştirmen bu öyküyü ve/ya öykücüyü eleştirebilecek kadar yetkin olabilir? Gazete Kesikleri ve tutkularıyla yabancılaşanların öyküsü Glenda'ya Öyle Tutkunuz Ki aklıma diğer gelen öyküleri. bir Cortazar metni okuruna gizemle eşlik eder, öykü sonuna değin o gizemi çözmek aklınıza bile gelmez.
Baskı: Yaşam Kullanma Kılavuzu
yaşam kullanma kılavuzu, nasıl açıklanabilir bilinmez ancak; georges perec'in 1833 ve 1974'e kadar bir binada oturan insanları ve onlardan önce oturmuş olan insanları, satrançtaki bir atın tüm olası hareketlerine göre matematiksel bir düzenin içine oturtarak onlarca hikaye anlattığı, entelektüel birikimini ve zekasını konuşturduğu oulipo edebiyat hareketinin en önemli başyapıtı. Kitap bartlebooth karakterinin "sonsuz ve geçici olanı arıyorum" gayesiyle ilerlediği bir yolculuğu merkez alır. Bartlebooth öyle ki dünyayı gemiyle dolaşarak onca deniz manzarasını resmeder. Ve bunların yapboz Gaspart Winkler'ın kusursuz sanatıyla yapboz haline getirmesini sağlar. Aynı binada yaşayan bu onca insanın kesişen yazgıları, Perec'in odaların içini fotoğraf çekercesine tasvirleri okura 'bakmasını' söyler. Okur nesnelerin eksiksiz betimlemelerine dikkat kesilirken Perec okura dahi hissettirmeden o nesnenin, o odanın veya odadaki kişinin bir hikayesini okura ulaştırır. Ve onca hikaye binadaki insanların yalnızlığının aksine o kadar kalabalıklaşır ki son sayfayı da kapadığınızda kendi hikayenizi merak eder durursunuz.
Baskı: Uykuda Çocuk Ölümleri
Bu romanın ve Ali Teoman'ın diğer eserlerinin Türk Edebiyatında önümüzdeki yıllarda hak ettiği noktaya geleceğine inanıyorum. Kafkaesk uzun ve karanlık koridorlar, Xeno'nun sarmal yanılgıları ve insanı cezbeden harika ansiklopedi kısımları. Bulunduğu labirentten bir türlü firar edemeyen güvensiz Xeno, karakter olarak da Kafka karakterlerine benzer. Şirketin sayısız kapıları merdivenleri ve koridorlarında peşine düştüğü dosyayı tamamlamayı amaçlayan Xeno zamanı yitirir. Bir türlü odasına dönemeyen Xeno'ya şirketin katı kuralları "Bu konuda İDAM'a ayrıntılı bir rapor yazdıracağım" sözünü söyletir. Kısaltmaları ise ayrıca ilgi çekmektedir. Ali Teoman'dan gerçeküstü öğelerle bezenmiş zaman ötesine kondurulmuş benzersiz bir İstanbul romanı. İstanbul'un yer altı romanı.
Baskı: Artemio Cruz'un Ölümü
Latin Amerika edebiyat maratonlarından. Ancak en iyilerinden. Meselenin özüne inelim, zira derin bir iniş oluyor diğer büyük Latin Amerikalı yazarları andırırcasına. Okur için öncelikli önemi taşıyabileceğini düşündüğüm içerik, ardından biçim ve tekniği irdelemeye çalışacağım. Artemio Cruz'un Ölümü, romanda Meksika'nın en güçlü iş adamı olarak göze çarpan Artemio Cruz'un hasta yatağında başlar. Artemio'nun geçmişine yönelik bir dizi olaylar okura aktarılırken bunlar genel olarak Artemio'nun hayatta kalma ustalığı, gururu nedeniyle yadsıdığı pişmanlıkları ve gençliğin solup gidişi olarak göze çarpmakta. Karısına söylemediği sözler ve oğlu konusundaki gururu pişmanlık yaralarını derinden oluştursa da zaman geçmiştir. Geçmişin unutulmuş ölüleri her bir anı parçasıyla hatırlanır. Tarihin kronolojik sıraya uymayan her takvim yaprağı bir başkasını hatırlatır Artemio'ya. Ancak hasta yatağında bile dik durmaya çalışırcasına: 'Sizler öldünüz. Ben kaldım hayatta" diyerek ölüme meydan okur. Bununla birlikte iş dünyasındaki kirli işleri, topraksız köylülere toprak kazandırmak için giriştikleri savaşın ardından Artemio'nun toprak ağası olması hayatın çıkar odaklı dünyasını yansıtması bakımından önem taşımaktadır. Diğer taraftan ise hasta yatağının başında bekleyen aile üyeleri miras için ayrı bir kavgaya tutuşmuşlar ve Artemio Cruz nefretini sancılarında biriktirir. Teknik olarak ise Carlos Fuentes, Artemio Cruz'un yaşamını okura aktarırken tarih çizelgesi oluşturuyor ancak kronolojik bir düzen oluşturmadan. Artemio Cruz'un hayatının belirli dönemlerini aydınlatan tarihler çocukluktan yaşlılığına kadar bir yaşam mücadelesini gözler önüne sererken her tarih içerisinde üç farklı anlatımı barındırıyor. Verilen tarihin ardından Artemio'nun o tarihte yaşamış oldukları 3. şahsın anlatımıyla sahneleniyor. Ardından Cruz'un hasta yatağında yaşadıkları onun ağzından anlatılıyor. Ve son olarak 2. tekil anlatımı - Artemio'yu yargılayarak- başka bir tarihin mühim olan olayına götürüyor. Catalina ile sürdürdüğü evliliğin tarihinde ise Catalina'nın monologlarını bilinç akışı tekniğiyle okurla buluşturuyor. Ve Fuentes teknik açıdan ilginç bir kurgu oluşturarak başladığı romanı aynı düzenle sona erdiriyor. Kitap bizim topraklarımıza yakın bir duyguya sebebiyet vermekte. Bunda metnin yalın dili ve Fuentes'in anlattıklarının doğallığından kaynaklanmakta. Diğer bir çok Latin Amerika romancısı gibi onun da en büyük endişesi insanların yitirdiği insanlıkla. Uğrunda savaştığı ve karşı çıktığı şeye dönüşen Artemio Cruzlar medya dünyası ve siyaset dünyasında cirit atmakta. -İspanya iç savaşına katılan Artemio'nun oğlu Lorenzo ve Dolores'in iç savaş sırasında köprüyü geçtikleri an ve ardından Lorenzo'nun ölümü büyük bir ızdıraba neden oldu. Ses ve Öfke'den sonra ilk kez okuma esnasında bu şekilde üzüntü yaşadım. - Yüzyıllık Yalnızlık ile benzeştiğini söyleyen pek çok okur gördüm fakat ne teknik olarak ne de içerik olarak benzeştiklerini söylemek pek mümkün gözükmüyor. Marquez'in ustaca ördüğü büyülü gerçekçilik tekniğinin doruk noktası Yüzyıllık Yalnızlığın aksine Artemio Cruz'un Ölümü kendi saf gerçeğiyle örülmüş bir metin. Ne Yüzyıllık Yalnızlığın o yalnız karakterlerinin yaşamlarına girdiğiniz gibi dalıyorsunuz ne de o Marquez'in soluksuz türküsünü anımsatıyor. Ancak Meksika devriminden yola çıkarak belki-kısmen Albay'ın yaşamıyla yer yer kesişmeler yaşanıyor ancak dar bir alanı kapsıyor bunlarda. Asıl ilginç nokta Fuentes'in teknik olarak Julio Cortazar'ı andırırcasına Avrupa'ya yönelmiş, içerik olarak Mario Vargas Llosa ve kısmen Gabriel Garcia Marquez'e benzediği. Tek bir eserle beylik laflar söylenmez ama erken icazet huzur bozmayacaktır..
Baskı: Dalgalar
Edebiyatın en hassas cümlelerinin yazarı Virginia Woolf'dan kendine özgü harmanladığı klasik bir metin dalgalar. 1931 yılında yayımlanan bu eseri Woolf iki sene de üç kez sil baştan yazıyor. Dalgaların sesine uydurarak ve 'şiir olmayan bir şey edebiyata neden girsin ki' düsturuyla edebiyat dünyasına özgün bir eser armağan ediyor. Ancak bu özgünlüğü kendisi ile iliştirdiğimizde bir Woolf klasiği olduğunu belirtmekte yarar var. Okunması zor bir yazar Woolf. Dalgalar'ın özellikle baştan sona bilinç akışı tekniğiyle sürdüğünü düşündüğümüzde gerçekten dikkatli ve sabırlı okurları davet edebilirim Woolf'un metnine. Yine de tümceler tüm yoğunluğuna rağmen zihinden kayarak geçiyor. Bu da dünya edebiyatının en yetkin örneklerini sunan Virginia Woolf'a ait bir başarı olsa gerek. Dalgalar'da bir olay örgüsünün olmadığı, sadece bir üst üste binen yılların etkisiyle bir monolog örgüsü örülüyor. Üç erkek ve üç kadının çocukluktan yaşlılık dönemlerine kadar hayatlarının anlatıldığı bu kitapta bir serüven vaziyetinden ziyade dış dünyanın, altı kişinin iç dünyasına yansıdığı kadarıyla veriliyor. Bunun dışında kitapta geçen yılları ise ara bölümlerde, güneşin doğumu ve gün batımına kadar hareketleri ifade etmektedir. Yani klasik bir Woolf tamlaması gibi, dünya döndükçe bir adım daha gelir yaşlılığın şer saati. Çocukluktan son ana kadar özetlersek, Shakespeare hayranı Neville okul arkadaşı Percival'e da hayrandır aynı şekilde. Ve onu yitirdiğinde kabuğu kırılır. Louis zeki ancak aksanı nedeniyle kendini dışlanmış hisseder. Bir yalnızlık sevici de Rhoda'dır. O da tutkundur yalnızlığa Louis kadar, ancak o daha fazla soyutlar kendini. Kötülük hazırlayıcıları onlardır, sadece her şeyi irdeledikleri için midir, orası bilinmez. İkiside farkındadır. Belki de bunun nedeni her şeyi sarsıcı biçimde hisseden bu ikisinin olmasıdır. Soluk almanın acı verici yanını, bu zorunlu ihtiyaç sırasında hisseder dururlar sanki. Suzan belki Jinny kadar gösterişli değildir ancak çoğu kişi onu sevmiştir. Yine de kendine yetecek kadar bir gölgede uzanırken o, Jinny'nin sahip olduğu gölgeyi elinden yitirmiş gibi hisseder. İkisinin aksine Rhoda gölge oyuklarından sızan, güneş ışığı çatlaklarından bile rahatsız olur. Bu üç kadının birbirleriyle olan ilişkisini başka şekilde açıklayamazdım herhalde. Belki de en iyi kitapta söylendiği gibi aktarmalıyım, 'çalıların ardından bakmayı isterdim onlara, beni görmesinler' buna yakın bir şeydi, Rhoda öylesine derin bir gizemle soyutlar kendini. Jinny, en çalımlıları, kontrol sahibi olandır. Çocukluktan itibaren ve öyle de devam eder bu durum. O talep eder saygıyı, zira o kadar şıktır ve düzenlidir ki hak eder bunu. Son olarak Bernard. Öykücü, tümcelere aşık olan. Nitekim kitabın son bölümünde öyküyü, hepsinin öyküsünü ve hepsinin dışında kalanların da öyküsünü anlatan o olur. Aralarında en normal (?) belki de Bernard'dır. Dalgalar bilinç akışının kusursuzluğa tahammülsüz olan tek eseri olabilir belki. baştan sona bilinç akışı ile geçip giden bu eserde Percival adındaki çocukluk arkadaşlarının ölümünün altısına birden hissettirdikleri, Hindistan'a gitmeden önce onu yolcu edişleri özellikle önemlidir. Percival güçlü karakteriyle hepsinden bir adım öndedir ve hepsini birleştirmektedir. Masadaki altı arkadaşı tek çiçek haline getirir; ancak o, çiçeğin bir parçası değildir. Sadece çiçeklere su verir. Percival'ın düşüncelerine erişemeyiz neticede biz de. O sadece etkide bulunan kişidir. Hepsinin iç dünyasına ayna tutandır Percival. Karakterler yaşlandıkça korkuları artar durur. Ancak bu kitapta eksik gördüğüm tek şey çocukken dahi altı karakterin de yetkinlikle davranması olmuştur. Deniz Feneri gibi zamanın akarken götürdüklerinin izlenimini veriyor Woolf okura. Değişen gölgeler ve ışık tonları zamanın setine tezat oluşturur gibi görünse de belki de onun da rutini odur. O küçük çocuklar zaman tarafından yıpratılırken birbirlerine karşı bir yaşam borçludurlar. Birbirlerini saran görünmez bir sis bulutunun altında hepsi yaşlanmaktan korkmakta, kimi evlenip çoluk çocuk sahibi olurken kimisi de bir çatı katında yaşamını sürdürmesine karşın zenginliğe erişmektedir. Louis ve Rhoda karakterleri özellikle ilgi çekicidir bu kitapta. "Tüm gemilerim beyaz benim," dedi Rhoda. "İstemiyorum hatmi çiçeklerinin, sardunyaların kırmızı yapraklarını; ak yapraklar istiyorum, leğeni salladıkça yüzen; donanmam var benim, bir o kıyıya, bir bu kıyıya giden... Dal atacağım içine, boğulan gemici için sal. Taş atacağım içine, denizin derinliklerinden yükselen baloncuklara bakacağım. Neville gitti. Susan gitti; Jinny, mutfak avlusunda frenküzümleri topluyor, sanırım Louis'le birlikte. Bn Hudson çalışma masasının üzerine defterlerimizi yayarken yalnız kalabileceğim kısacık bir zamanım var. Kısacık özgürlüğüm var. Bütün batmış yaprakları topladım, yüzdürdüm. Damlacıklar koydum kimilerinin içine. Deniz feneri dikeceğim buraya, deliotunun ucundan. Kahverengi leğeni sallayacağım bir o yana bir bu yana, dalgalara binecek gemilerim. Kimileri batacak. Kimileri kayalarda parçalanacak. Bir tanesi yüzüyor tek başına. O benim gemim...." O kadar cümle sunulabilir ki aslında; diğer taraftan sadece yukarıya yazmış olduğum, Rhoda'nın iç monoloğu bile yeter belki bu kitabı ifade etmek adına. İşte böyle bir kitap Dalgalar. Bir başyapıt. Gerçekten dokunaklı ve sarsıcı bir kitap Dalgalar. Yine de benim favori Virginia Woolf eserim Mrs. Dalloway'dir hala. Bu kitapta kullandığı onca renkli ifadelere rağmen Virginia Woolf gridir. Ve gri tonlarda akan bir nehirde yaşamına son vermiştir.
Baskı: Pedro Paramo
Bu kitabı anlatmaya nereden başlasam bilemiyorum. Okuruna ulaştırdığı doğallıktan mı bahsetsem ya da teknik açıdan Latin Amerika edebiyatının patlamasına neden olan eser olarak mı sunsam; gerçekten beklediğimden fazlasını sunan bir kitap oldu Pedro Paramo. Bir solukta okuduğum kitap Meksika'da hayali kurgusal bir kasabada geçiyor -bkz; Mocando örneğindeki gibi- Annesini yitiren Juan Preciado'nun babasını bulmak üzere çıktığı yolculukta Comala'ya yola çıkar. Annesinin övgüyle bahsettiği Comala'ya ulaştığında ise tamamen tozların uçuştuğu, yıkık dökük kimsesiz barakaların bulunduğu hayalet bir kasabaya inmesiyle şaşırtır. Geçmiş yankıların evlere tıkıldığı, geçmişin affedilmeyen ruhlarının yaşayanlardan fazla olduğu bir yerdir Comala. Juan Rulfo ismine ilk olarak Gabriel Garcia Marquez'in 'Anlatmak İçin Yaşamak' kitabında rast gelmiştim. Kitaplığımda aylarca sessizce sırasını bekleyen Pedro Paramo yalın dille yazılmış olmasına karşın düz bir metin olmaktan kullanılagelen tekniklerle sıyrılıyor. Beylik laflarla konuşmak istemiyorum ancak yalın metinlerden hoşlanmayan beni bile sadeliğiyle tavlamasını da aslında sadece kullanılagelen tekniklere atfetmemek gerekli. Pedro Paroma'yı okurken bir Yaşar Kemal ya da Sabahattin Ali okuduğunuzu hissedebilirsiniz, tek farkla; Latin Amerika Edebiyatını zirveye çıkaran, Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık ile kusursuzlaştırdığı, büyülü gerçekçiliğin önderi olan eser olması. Büyü ve gerçeğin, geçmiş ile geleceğin, ölümün ince çizgilerinin kusursuz bir doğallığı barındırarak anlatıldığı bir kitap Pedro Paramo. Hissederek okunmalı, Latin Amerika'nın geçirdiği şiddetli dönüşümlerin tümünü hissetmeli..
Baskı: Bulantı
Geçtiğimiz yüzyıla damgasını vuran Sartre'nin varoluşçuluk düşüncesini 'Bulantı' ile az buçuk kavradığımı söylemem mümkün. Daha önce okumuş olduğum üç kitabı yüzeysel olarak varoluşçuluk hakkında fikir sahibi olmamı sağlamıştı fakat Bulantı ile fikir gelişimini sağladı ve meyve verebilecek duruma geldi. Geçtiğimiz nisan ayı gibi alıp okumamı yarıda bıraktığım Bulantı'yı elime ikinci alışımdan sonra beş üzerinden beş gibi bir değerlendirme yapmam benim için de beklenmedik oldu. Neyse, ayrıntı yığınlarını geçip kitabın okura vermeye çalıştıklarını aktarmaya çalışayım. Fransa'nın burjuva kenti Bouville'de bir kütüphanede, Rollebon adında önemli biri hakkında araştırma yapan tarihçi Antoine Roquentin, araştırması nedeniyle burada ikamet etmektedir. Yaşadığı hayatın olabildiğince tek düze olduğunu fark eden Roquentin yalnızlığının sürüklediği bir düşünce denizinde boğulmaya başladığını fark edip bir günlük tutmaya karar vermiştir. Biz de onun içindeki karmaşayı kaleme aldıklarından öğreniyoruz. Roquentin bir akşam denize taş atarken yaşadığı histen sonra nesneleri ve insan bedenini, daha önce kavradıklarından farklı bir algıyla kavramaya başlamaktadır. Nesneleri ve kendi bedenini tüm çıplaklığıyla inceleyip, olabildiğince ayrıntıya inmeye çalışan Roquentin çevresinde duyumsadığı her şeyi karanlık ve tiksinti verici buluyor. Bu sırada kendi araştırmasını sürdürürken, geçmişte sevgilisi olan Anny'den gelen mektupla kafası iyice dağılır ve araştırmasını yarıda bırakır. Bu sıralarda Roquentin varoluşma sürecine girdiğini düşünmekte ve nesnelerinde varoluşmaya başladıklarını ve kendisi de dahil olmak üzere varoluşmaya başlayan her şeyin fazlalık olduğunu düşünüp kendinden, insanlardan ve nesnelerden tiksinmeye başar. Roquentin her şeyin çirkin ve umutsuz olduğunu düşünmeye başlar, bunların hepsi bir bulantı gibi içini kapsar. Onun bulantı adını verdiği şey varoluş düşüncesinin içini pense gibi sıkması, yirminci yüzyılın kentli insanın tipik mutsuzluğuyla kapana sıkıştırılmasıdır. Nesneler bir köşede dururken varoluşlarını kazık gibi çakıldıkları yerden değiştiremeyeceklerine göre Roquentin kendi varoluşunu sorgulayıp bu iç sıkıntısından kurtulmaya çalışıyor. Jean Paul Sartre'ye bu kitabı okurken tekrar hayran kaldığımı söylemem lazım. Layık görüldüğü nobel ödülünü reddeden Fransız Aydını inanılmaz bir tasvir gücüne sahip. Kişilerin davranış biçimlerini inceliyişi olsun, nesneleri ele alış biçimi olsun hayran olmamak mümkün değil. Bulantı'yı okuduktan sonra çevrenizdekileri inceliyiş biçiminizin bile değişmesi muhtemel. Hele yaşadığınız hayatı biraz olsun anlamsız buluyorsanız, Roquentin'in hissettiklerine kapılmamanızı dilerim. Bulantı çok güçlü bir eser olarak Sartre'nin varoluşçu düşüncesini sürdürmeye de en güçlü edebi eser olarak görünüyor. Kitapta not edilmesi gereken çok şey var fakat ben ancak bir kısmını yayımlıyorum; "Ters dönmüş, kanlı ve şişmiş haliyle vagonun içinde, şu gri gökyüzünde salınıp duran bu karın, bir banket değil. Sözgelimi bu, taşmış bir ırmağın gri renkli sularında, karnı ters dönmüş, şişmiş ve suyun akıntısına kapılmış ölü bir eşek de olabilir. Ben de eşeğin karnına oturmuş ve ayaklarımı duru suyun içine sokmuş olabilirim. Nesneler, adlarından kurtuldular. Kaba, dik kafalı, koskoca görünüşleriyle buradalar; onlara banket diye ad takmak ya da onlarla ilgili herhangi bir şey söylemek budalalık gibi görünüyor." "Bütün bunların özü olumsallıktır. Yani varoluş zorunlu değildir demek istiyorum. Var olmak burada olmaktır sadece, var olanlar ortaya çıkarlar, onlara rastlanabilir, ama hiç bir zaman çıkarsamayız onları...... Şu bahçe şu kent, ben kendim, her şey temelsiz ve nedensizdir." "Ya şu kök? Onu da toprağı paralayan ve besinini ondan koparan yırtıcı bir pençe gibi görmem gerekecekti." "Ben daha çok... bana verilmiş, hem de bir hiç için verilmiş hayat karşısında şaşırmış durumdayım."
Baskı: Kör Baykuş
Düş ve gerçeğin paralelinde tutsak kalmış, tutkulu bir aşığın, bilinçaltı haritasına yolculuğa çıkarıyor Sadık Hidayet. Şaşırdım, Latin Amerikalı yazarların büyülü gerçekçiliğinden sonra İranlı Sadık Hidayet tarafından Doğuya özgü geleneklerin hatırlatıldığı bir kitap.. Bilmiyorum, Kambur ihtiyarın kahkahaları, yılan zehriyle bekleyen şarap, ve Hidayet'in güçlü tasvirleri. Sanırım yeni bir yazarla tanışmamı sağladı Kör Baykuş..
Baskı: Solgun Ateş
Bu kitabı okuma planı içerisine alanlara öncelikli önerim, üç ayraç kullanmaları olacaktır. Sayfaların güncelliğiyle ilerleyeceğiniz ayraç herhangi bir konseptte olabilir ancak diğer iki ayracın -dizin ve şiir için kullanılacak olanlar- mıknatıslı olması tavsiye edilir. Evet. Vladimir Nabokov'un insana hayret veren bir romanı 'Solgun Ateş'. aslında sadece roman değil ya, içerisinde uzun bir şiir de barındırmakta, bilemiyorum ( kategorileştiremediklerimizden misiniz?) diyerek evvela görüş bildirmekten kaçınayım. Meselemizin özüne dönersek, gerçekten şaşırtıcı ve özellikle dizin ve şiir kısmını sürekli takip etmekle de yükümlü kaldığımız için yorucu bir okuma tecrübesi sunuyor Solgun Ateş bizlere. Yorucu ama iştah açıyor yine de. Solgun Ateş, Amerikalı saygın bir bir şair olan John Shade ismindeki, Nabakov'un kurgusal karakterinin yazdığı bir şiiri konu ediniyor. Aslında konu edinmiyor sadece referans alıyor diyebiliriz. Neyse, bununla birlikte şiirini bitirdiği gün talihsiz bir şekilde öldürülen John Shade'in komşusu ve meslektaşı Charles Kinbote --- spoiler --- (kingbot)--- spoiler --- şair ölmeden önce şiirlerini ele geçirir ve bir takım neticeyle yayımlatacak izni de şairin hanımı Sybill Shade'i ikna ederek sağlar. Olay aslında buradan başlar. Üç bölümden oluşan kitapta sırasıyla Charles Kinbote önsözü, John Shade'in Solgun Ateş isimli uzun şiiri ve son olarak ise açıklamalar bölümü. Kitabı da asıl ilginç kılan nokta açıklamalar kısmı oluyor. Bu bölümde, Kinbote'nin şiire yönelik alakalı alakasız onca çıkarımı değil sadece söz konusu olan. Şiirle ilişiği olan açıklamalarının genelde kopuk bir düzen seyretmesi ve tamamen kendi hayal ürünün bir mahsulünü tahlil edercesine dokuduğu bir çalışma olarak göze çarpıyor. Kinbote bu açıklamalar esnasında kitabın olası okurlarını bu doğrultuda ikna etmeye çalışıyor aslında. Şairin özel yaşamını tamamen hiçe sayarcasına giriştiği açıklama silsilesi boyunca arsızca gerçekleştiriyor bunu ve bulunduğu akademik çevre ve Kinbote'nin eşi Sybill'den intikam alırcasına gerçekleştiriyor bunları. Şiirin büyük bir bölümünün şaire kendisi tarafından bir tür ilham zerk edercesine oluştuğuna ima edip duruyor, neticesinde Shade'in yazdığı şiirin tamamen Kinbote'un Sürgün Kralına (?) yönelik epik bir sürecin ifadesi olduğunu kurgusal okura ifade etmekte. Bunun dışında Solgun Ateş'e tekrardan gelirsek, gerçekten olağanüstü bir eser, Nabakov ile de ilk deneyimimdi. Dil oyunları bakımından ele aldığımda kendisinin James Joyce kadar başarılı bir şekilde bu işi kotardığı kuşku götürmez. Kendisine en derin şükranlarımı sunarken bir çift söz de Kinbote için gelmeli, belki deli, belki de sürgün kralın ta kendisi ancak edebiyat çevrelerinde böyle manyakların olduğu da kuşku götürmez bir gerçek. Kitabın çevirisinin ciddi bir süreci kapsadığı aşikar, ben başarılı buldum ve çabası nedeniyle Yiğit Yavuz'u ayrıca takdir etmeli. Son olarak ise arka kapaktan, kitaptaki şiir kısmından bir kısım; "Çok zordur konuşmak zevgili ölülerimizle, Rüyalardan bildiğimiz üzere! Endişemizi, kırılganlığımızı, utancımızı, Görmezden gelirler. Artık eskisi gibi olmayışları İnsana fena koyar. Uzak bir savaşta ölen Okul arkadaşımız, şaşkın değildir bizi Kapısında görmekten; İşaret eder biraz kaygısız, biraz kederli, Bodrum katı odasındaki su birikintilerini."
Baskı: Cinayeti Gördüm (Blow-Up)
Cortazar'ın yanılsamalar, rüyalar üzerine kurduğu öykülerinin derlendiği bir seçki Cinayeti Gördüm. Kitaba, yıllar önce ülkemizde Cinayeti Gördüm ismiyle gösterime giren filmin adının verilmesi tabi ki bir pazarlama zihniyeti içeriyor. İçinde çok güzel Cortazar öyküleri vardı yine. Ancak Mırıldandığım Öyküler veya Ayakizlerinde Adımlar kitaplarında okuduğum kimi öyküleri gibi tüylerimi diken diken eden öykü pek azdı bu kez. Ancak Cortazar konusunda olumsuz tek bir fısıltı bile bir çok sıradan yazarın mesafelerce üstün nitelikte olduğunu yadsımıyor.
Baskı: Açıklayıcı Bilgiler El Kitabı
Cortazar'ın aranıp taranıp bulunamayan hayal gücünün en güzel yönlerini sergilediği ve ilk üretimlerinin bulunduğu kitap. Bu kitapla birlikte; Merdivenlerden çıkarken Şarkı Söylerken Ağlarken açıklayıcı bilgiler eşliğinde aydınlanabiliriz. Artık Cronopioların saf yaşamlarında onlara eşlik eden burjuva Famalar ve en gerzekleri Esperanzaların yaşamlarını tiyatro izleyicisi gibi izleyebiliriz. Bu öyle bir kitap ki Bahçeye darağacı kurularak bir ailenin komik parodisi Öremcekten kopartılan bir ayağın dışişleri bakanına postalanması, başsız birinin kaybettiği duyum özelliklerini tekrar kazanması, Kaybolan saç telinin bulunuşuna dair ayrıntılı bir hikaye, yeryüzünün ve denizlerin kağıtla dolup taşması neticesinde kağıttan dağlar oluşması ve ve ve.. Evet Cortazar metni işte bunlar kadir!
Baskı: Usta İle Margarita
Mihail Bulgakov'un bu eseri için Stalin ve komünizm parodisi dense de daha çok kendi yaşadığı sanat çevrelerine yönelik bir kara mizah romanı diyebilirim. Yine de eksik kalır gibi bu şekilde, zira olağanüstüyü belirten tasvirler, Usta ve Margarita'nın aşkı ve en çok da Şeytan'ın alışılageldik kalıpların dışına çıkarak şaşırtıcı bir anlayışla okurla buluştuğunu görüyorsunuz. Evet, Bulgakov'un bu eseriyle Şeytan'a sempati duyabilirsiniz', hele hele yardımcılarının tavırlarıyla okuma sırasında kahkaha atabilirsiniz.
Baskı: Ses ve Öfke
Şikayet ettim deneysel romanlardan. Zor, anlaşılmaz, biraz da yazarın ukalalığı gibi geliyordu. Ulysses'e başladım bitiremedim. Deniz Feneri bitirdim. Ama o da bir Ulysses değildi. Ses ve Öfke'yi gayretle okudum ilk bölümde bıraktım Ses ve Öfke tekrar okumaya çalıştım ikinci bölümün ortalarında bıraktım Sonra dedim ki, senin geçmek istediğin metinlere sahip kitaplar -> bunlar. Son bir şans daha verdim; -kendime- Ses ve Öfke'yi okudum. Ve bu kez deneysel metnin hamurunu kendim yoğurdum, işledim ve onunla bütünleştim. İlk kez bir kitap için bu kadar yordum, dikkat kesildim ve sonunda; anlatının temelini hissedip eseri yaşayarak tamamladım. Zor değilmiş, sadece otobüste gitgellerle okunacak bir kitap olmadığını açıkça söyledi Faulkner'in eseri. Evet Yılmaz Özdil (!) gibi endam ettim sahneye. Ses ve Öfke belki de okunması en zor olan romanlardan biri. Dört bölüm dört güne ayrılıyor. Compson ailesine ve onlarla yaşayıp ayak işlerini gören zenci Dilsey ve diğer çocukların yaşamına bulanıyoruz. Kitaptaki bölümlerden üçü Compson ailesinin üç ayrı üyesinin zihninde geçiyor son bölüm ise yazar devreye giriyor o anlatıyor olayın geçtiği coğrafyayı, hislerini, görülerini ve zamanın akıp gidişini. Buna ironiyle ilk bölüm zihinsel özürlü Benjy ile açılıyor. Benjy'de zaman kavramı felaket değişken ve ilk bölümü kavramak epey zorlayıcı oluyor okur adına. İlk bölüm 7 Nisan 1928'de geçiyor geçmesine ancak Benjy'nin anılarına gittiğimizde hiç bir uyarı olmaksızın gelgitler yaşanıyor sayfaların incelikle işlenmiş hamurunda; Benjy'nin değişken düşünceleri aslında anılarıyla çatallanmakta, zira Benjy için an, zamansız bir nitelikte. 7 Nisan 1928 günü tiyatroya gitmek için ayırdığı çeyrekliği arar Luster, ayrıca Benjy'e de o bakmaktadır. Gün bütünüyle Benjy'nin günü değildir anılarında ise güne günler katar Benjy; kardeşleri Quentin ve Caddy'de önemli bir yer teşkil etmektedirler o geçmiş günlerin yitimlerinde. Zihinsel özürlü olması nedeniyle zencilerden Roskus tarafından uğursuz denir Benjy'e, fakat çok sever onu Dilsey. Çok sever onu Caddy'si ve Caddy ağaçlar gibi kokar. Annesi de tanrı tarafından günahlarının bir cezası olarak görür Benjamin'i. Ve 5 yaşında Caddy ile birlikteyken de Caddy çoktan yitip gitmişken de bunun farkında değildir Benjamin; o Caddy hala ağaçlar gibi kokmaktadır. İkinci bölüm ise bizi götürür 18 yıl kadar önceye. 2 Haziran 1910 yılındayızdır bu kez. Ve Quentin'in bilinci işlenir bu kez. Pişmanlığıyla büyük bir ızdırap çekerken Quentin, Faulkner bize ne olduğunu inatla dolaylı olarak iletir. Ve 2 Haziran 1910 da gölgesine basarak, gölgesine yetişerek ve gölgesinden kurtularak kaldırım taşlarında yürür. Quentin'in hali hiç iyi değildir zira ensest kelimesi bir gölge gibi geçer. Anlarsınız az çok ve son bölümlere doğru Quentin için yaşam, içinden çıkılabilir bir kabuktur artık sadece doğru iradeye sahip olmalıdır insan ve az hanımeli kokmalıdır çevrede. Quentin aile yadigari saatle oyalanır, zamanla sürünür ve geçmişin sesleri arasında babasının desteğini hisseder ancak pişmanlıklar da geçmişten amansızca gelmektedir. Bu bölümde zaman o kadar vurgulanıyor ki yazar tarafından zamanın gerçekten acıtıcı etkisini yaşatıyor size.. Compson ailesi tel süzgeçten geçip dururken Caddy'nin gayri meşrukızı Quentin ilk bölümde kardeşi Quentin ile karıştırılır, Faulkner'in amacıda okura bu bilmeceyi verip geriden keyifle izlemektir zaten. Bu gayrimeşru kız kimdir; tabi kaşları kalkık bir okurun işaretidir. İlk iki bölümü geçebilen okur geri kalan iki bölümü rahatlıkla geçecektir kuşkusuz. Ses ve Öfke dönemin Amerikan tutuculuğuna götürüyor okuru, ırksal küçümsemenin taşıp durmasına, batıl inançların karmaşasına gidiyoruz. Ve daha da önemlisi bir ailenin dağılışına o kadar sahici götürüyor ki bizi Faulkner sahiden üzüyor insanı... Sonuçta Benjamin ve Caddy'nin ilişkisi okura samimiyetle eşlik eder, okuduğum en etkileyici beş roman arasına giriyor hem de 'Ses ve Öfke'yle' bu kitap... "Bizden önce gölgelerimiz yetişti ağaçlara. Benimki önce vardı. Sonra biz vardık oraya, ve sonra gölgelerimiz yok oldu" "Ah ne olurdu gölgemi suya daldıracak bir şeyim olsaydı, boğuluncaya kadar tutardım suda," "Bizim zamanımızda insanın efendiliği okuduğu kitaplardan anlaşılırdı, oysa şuan vermediği kitaplardan anlaşılıyor." (bu laf birilerine gitsin görürler falan burada :p) Ve yüreğime işleyen o kelimeler; "Dilsey: Katlandılar" "Aşağıdakiler Compson ailesinden değiller. Zenci bunlar." "Ama ölümü hepsinin üzerinde sevmiş ve sadece ölümü sevmiş, bilinçli ve hemen hemen sapık bir ölüm sezgisini sevmiş, ve bu sezginin içinde yaşamış" "Üç şeyi sevmiş. Candace'ın düğün masraflarını ödemek ve Quentin'i Harvard'a göndermek için satılan çayırı, kız kardeşi Candace'i ve alevi. Ama bunlardan hiç birini kaybetmemiş, çünkü kız kardeşini hatırlamıyor sadece onu kaybedişini biliyor, ve aleve her zaman uykuya dalarken gördüğü parlak şeklin aynı,çayır ise satılmadan önceki halinden daha iyi..... .... 1913'te hadım ediliyor, 1933'te Devlet Akıl Hastahanesine konuluyor. Böylelikle bir şey kaybetmiyor, çünkü kız kardeşi olayında olduğu gibi, çayırı değil sadece çayırın kaybını hatırlıyor ve alev de hala o parlak biçiminde.
Baskı: Morel'in Buluşu
Günümüz insanlarının hızla kaybetmekte olduğu duyulara yönelik bir adada geçen Adolfo Bioy Casares şaheseri. Gerçek ve hayalin iç içe geçtiği bu novellada yanılsamaya tutunan karakter, izlenimlerini günlüğüne aktarırken Faustine'e duyduğu aşkla sarmalanır. Ancak Faustine, anlatıcının onu hissettiği gibi hissedemez ve değerlendiremez. Çünkü biri diğerine ne kadar yakınsa diğeri o kadar kopuk durumdadır. Güzel bir novella ve önünde saygıyla eğiliyorum sadece. Ve kalan günlük aslında anılar ve deneyimlere dair kaybolmamış bir belge gibi kalıyor sonunda.
Baskı: Yaşlı Adam ve Deniz (İhtiyar Balıkçı)
Hemingway metinlerinin yalınlığı edebi açıdan değil de hikayenin temel noktası bakımından ilkel bir vaziyet haliyle güdülerin değerlendirilmesi ve metne yansıtılması diyebilirim. Ancak ben bu çizgideki anlayışı kusurlu bulmasam da eksik bir şeyler olduğunu düşünüyorum. Neticede yaşlı balıkçı pek çok kez kendince söylenerek çocuğa seslendi çünkü aletleri vardı ancak yalnızdı. Hatta o araçlara destek olarak işlek zihninide katıyor ve av ile avcının rekabetinde kazanan taraf olduğunu düşünüyordu . Ancak doğa insandan; hele tek başına olan güçlüdür vurgusu göze çarpıyor. Fakat insan doğası, doğanın tüm ''canavarlarından" daha acımasız bir gizemin temsilcisi olmasını da belirtmem gerekiyor bu kitapla birlikte.
Baskı: Ulysses
Bu kitabı eleştirmek kimin haddine? Çevirideki aksaklıklar, latince cümlelerin çoğunu karşılığını bulamayışım bunlarla birlikte göndermeleri takip etmekteki zorluk özellikle mitoloji ve shakespeare konusunda tam donanımlı olmanın gerekliliği düşünüldüğünde.. Zor kitap ama her şeyden çok sabırlı okur hem de en sabırlı okuru arzulamış Joyce. Blooms, Dedalus ve Dublin esen kalın.
Baskı: Alef
Borges külliyatına yavaştan aşina olmaya başlamışken diyebilirim ki Poe kadar düşçü, Eco kadar gizem ve labirent tutkusu var.. Evet öykülerinde olayların anlaşılması pek kolay değil zira Borges dikkat bekliyor okurundan ve pek çok öyküsü gerçekten olağanüstü. Ölümsüzler, Tanrıbilimciler, Emma Zunz , Deutsches Requıem, Averroes'in Arayışı ve Bekleyiş isimli öyküler özellikle. İki tür yazar vardır anlatı ve duyularla mücadele edenler; Borges ikisine de giriyor.
Baskı: Çocukluğun Soğuk Geceleri
Darbe dönemi, toplumsal normlar, ilişkiler ve hepsinden öte o soğuk kliniklerde yapılan alçakça elektroşok tedavileri. Ölmeyi dilemekte insanın hakkı ve ne hakla onu deli yerine koyuyorsunuz? Psikologların iki yüzlülüğü de burada görünür olunuyor. Yine Tezer'e yakışacak sadelikte bir dil ve yine acımasızca kullandığı duyu betimlemeleri.
Baskı: Görünmez Kentler
Eveet, son dönemde okuduğum onca güzel eseri taçlandırdı Görünmez Kentler. Oysaki ben pek fantastik bir şey umuyor iken beklentimi aşacak şekilde inanılmaz bir şey sunmuş İtalo Calvino. İtalyan Edebiyatı Eco'dan ibaret değilmiş bunu da öğrenmiş oldum. Bilmiyorum, hayranlığımı ne şekilde ifade edebilirim ama Görünmez Kentler gerçekten dört dörtlük bir kitap. Kubilay Hanın ülkesinde yolculuk edip onun yönettiği ama bilmediği kentleri anlatıyor Marco Polo. Bir taraftan Doğu kentlerinin mistik havası satırlarda süzülüp dururken kitabın sonlarına doğru anlatı günümüz şehir yaşantılarına ve fareler gibi üreyen insan nüfusuna atılan bir taşlama misali yankılanıyor zihninizde. Özellikle bir çoban ile Marco Polo'nun hikayesinde kentlerin doğallığını yitirip oluşuveren yapaylığını pek şık bir anlatıyla vurguluyor Calvino. Kubilay'a onca kent anlatan Marco Polo hepsini kadın tınılarını taşıyan isimlerle anlatır. Hepsinin benzeşen ve ayrışan özellikleri vardır ancak kendine özgü her kent bir taraftan da aynı dokuyla yaşatır içinde insanları. Calvino'nun anlattığı kentler ve insanları o kadar sade bir şekilde vücut buluyor ki bizim sahici adımlarımızın hayale karıştığı yerde sanki onlar adımlarıyla gerçeğe taşıyor kişiliklerini. Ancak İtalo Calvino'nun faydalandığı sembolleri kavramak için o kadar dikkatli okumak ve başlıklar arasındaki (başlıklara değineceğim) bağlantıyı o kadar irdelemeli ki ancak o zaman kavranabilir hale gelsin. Görünmez Kentler dokuz bölümden oluşuyor. Bu dokuz bölümün ilk bölümünde Kentler ve anı, kentler ve arzu, kentler ve göstergeler ve İnce kentler var. Bir bölümde Kentler ve Anı dört kez anlatılırken, arzu üç kez, göstergeler iki ve ince kentler bir kez anlatılıyor. Bir sonraki bölümde Kentler ve anı bir kez daha anlatılıyor ve beş kez anlatılmış oluyor. Böylece beş kenti iliştiren o özellik (anı, arzu, gösterge) gibi her bölümde bir kez anlatılıyor ve bittikten sonra bir yenisi ekleniyor. Kısacası; Kentler ve anı, arzu, göstergeler, ince kentler, takas, gözler, ad, ölüler, gökyüzü, sürekli kentler, gizli kentler de eklenerek dokuz bölüm tamamlanmış oluyor. Yerli mi yersiz mi bilemediğim bu açıklamayı umarım basit biçimde aktarabilmişimdir. Ve son olarak arka kapakta pek sevdiğim şu bölümü de eklemek istedim; "Okur, kitabı eline aldığında, yazarın kentleri arasında dolanacağından, önüne altın harflerle sunulan olasılıkları yutacağından, sonunda okuduklarını kendi zihnindeki ideal kentlere ekleyeceğinden emin olmalı. Okur, kitabı, mümkünse, büyük bir caddenin kenarına dizilmiş kahve masalarından birine iliştirerek okumalı; göz önündeki gerçekle, göz önündeki kurguyu görebilmek için..." Marco Polo ve Kubilay hanın diyalogları başlı başına bir şaheser olup bizi yeni kentlere demlerken bu kitabı defalarca okumalı taa ki anlayıp kendi kurgularımız ve kentlerimizin gerçekleriyle yüzleşene kadar. Pek güzeldi pek bi güzel...
Baskı: Mülksüzler
Anarres ve Urras adında -birbirlerinin ayı olan- iki gezegenin, kendi beşeri şartları nedeniyle zıtlık durumunda. Bu iki gezegenin bir de toplumsal yaşamda iki ayrı noktada karşılaşmasıyla okura iki ayrı bakış açısı sunuyor Ursula. Kişi için distopya veya kişi için ütopya; bu iki gezegenden hangisi size uygunsa bir diğeri de aynadaki aksi olarak rol buluyor kendine. Günümüz ideoloji kişileri arasında pek popüler olan Marksist düşünüş gibi Anarreslilerde anarşist önderleri "Odo'nun" peşinden yıllar yılı önce Urras'dan bu çorak gezegene göçmüşler ve anarşist toplumlarını oluşturmuşlar. Tahmin edileceği üzere hiç bir mülk edinmeyen, her birinin toplumda yapmakla yükümlü oldukları işler ve kendi özelliklerine uygun işleri olan Anarresli devrimcilerde 'Gandhi' gibi barışa ancak barışla ulaşabileceklerini savunuyorlar. Anarres'de hapishane, devlet, silah yok!, gösterişli mağazalar ve para da yok. Ancak Anarres'de, bir çok alanda sendikalar var, ortak yemekhaneler var, ortak evler var ve bu güllük gülistanlık sürüp dururken fizikçi Shevek'in kendi gelişimi ve karakter dönüşümü üzerine yoğunlaşıyoruz. 'Işınlanma' üzerine bir kuram üzerinde çalışan Anarresli fizikçi Shevek'in ünü kendi gezegeninin sınırlarını aşıyor ve Urras'a, Hainlere ayrıca Arz'a (evet yıkık dökük dünyamız) kadar ulaşmıştır. Zira Shevek kuramını tamamlarsa makineler tasarlanacak ve her bir gezegen bir diğerine üstünlük kurabilecektir. Kendini gerçekleştirme amacındaki fizikçimiz ise Anarres'deki yoksulluk nedeniyle çalışmasını en iyi şekilde Urras'da tamamlama şansına erişecek ve bir şekilde de şöhret ve ölümsüz olmanın mutluluğuyla gezegenler tarihine adını yazdıracaktır. Böylece Urras'a yolculuğunun ilk zamanlarında mülk edinmeye alışan, para ile ilgili tüm kavramsal ilişkileri kabullenen Shevek bu yeni kültürle olan ilişkisini sürdürüp dururken aklı iyice dağılır ve çalışmayı da bir şekilde erteler. Urras'da geçen mutlu günlerinden sonra (Cesur Yeni Dünya'yı anımsatacak şekilde) bir hadise yaşayan Shevek bu kapitalist ülkedeki varlığını sorgularken Urras'da da farklı ülkelerde savaş çığlıkları atılır. Yaşadığı dönüşümle daha önce tek taraflı bir iletişim yaşadığı Odoculara ulaşır. Ve olaylar bir hali yoluna koyulur. Tabi ki olaylardan ziyade bu olayların katkısıyla Ursula'nın verdiği mesajlar çok önemli bu kitapta. Mesela Odo bir kadın. Urras'da kadınlara evleri dışında hiç rastlamayan Shevek, Anarres toplusam yaşamında kadınların emekçi tavrını anımsar ve karşılar yine bu iki gezegeni. Urras'da kadınlar evlerinde, alışverişlerde ve eşitçi Shevek'in cebini boşaltmakla meşgul. Kısacası Ursula hemcinslerinin önemini metin aralarından ziyade kitabın tamamında vurgulamış, onların günümüz toplumunda yaşadıkları itilmişliği sade bir dille belirtmiş. Anarres'de sahiplenme olmadığı için cinsellikte oldukça olağan ve iki kişinin karşılıklı rızası herhangi bir vaat vermeden gerçekleşiyor. Az gelişmiş sanayisi ile üretim yapan, kuraklık nedeniyle daha çok balıkçılıkla geçinen Anarresliler sanayi için gereksinim duydukları malzemeleri de Urraslılar ile yaptıkları ticaret vasıtasıyla elde ediyorlar. Urraslılar ise işlemek için gereksinim duydukları madenleri elde ediyor. Hayat acımasız tabi ancak daha acımasız olan kapitalizm. Mülksüzler gerçekten başarılı bir kurgu roman. Önümüzdeki günlerde Ursula'nın 'Yerdeniz Serisi' ile tekrar burada olmasını planlıyorum..
Baskı: Yaşamın Ucuna Yolculuk
Tatil insanlarının geçiciliği Sınırların görünmez engelleri Kafka, Svevo ve en çok da Pavese'nin izlerini tatmak isteyen Tezer Özlü. Edebiyat acıdan, izlenimlerden ve görünmez bir şevkin yakaladığı ironiyle doğar. Bunca acı, bu karamsarlık ve çevrenin ektiği kaygı tohumlarını en az Tezer Özlü kadar hissedebilmek... En zoru bu belki de... Sırça Fanus'a selam yollarken ondan daha acı bir keskinlik var Yaşamın Ucuna Yolculukta. O yolculukta yalnız olduğunuzu bilmeniz de cabası. Bir gezi yazısından ziyade üç yazarın peşinde yaşamlarını anan Tezer Özlü otel odalarının kasvetinde ve yabancı dokusunda günlerce gidiyor. Duvarları anarken Tezer Özlü o dönemde heyula gibi yükselen 'Berlin Duvarını' anıştırmıyor mu ayrıca? Dönemin o vurgun yemiş insanlarını anarken aslında üç büyük yazarın (Pavese ve Svevo okumamış olsam da henüz) kumaş pantolonlarına sarılmıyor mu Tezer Özlü? Kendi sığınağında boğulurken o üç büyük yazarı tekrar kımıldatabilmiş. Ve sonra Pragla devam ediyor yolculuğu taa Torino'ya kadar gidiyor, Pavese'nin intiharıyla süsleniyor kendi yaşamı. Nitekim okur da hissediyor Tezer Özlü'nün hissettiklerini. "Duvarlar yaşamımızdaki mezarlar mı?" "Aynı gökyüzünün dünyanın tüm ülkelerini kapsamasına olanak var mı?" "Sen düşüncelerle yaşıyorsun, diğerleri gerçeklerle." (Pavese'den) "Dünya nasıl olması gerekiyorsa öyle, kendini kurtarmayanı hiç kimse kurtarmaz" (Pavese) "Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum. Hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene aranızda yer verdiğiniz için. Aranızda dolaşmak için çalışıyorum. İstediğimi çalışmama izin vermediğiniz için. İçgüdülerimi hiç bir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiç bir çaba harcamadan bunları yapabiliyorumi bir şey yapıldı sanıyorsunuz. Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle, okullarınızla, iş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınıza içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım. Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı ve düzenli bir insandan başka her şeyi duyuyorum" (ne dersiniz, sizler de duydunuz mu bir şeyler?) "Önümde gene bir zafer anıtı. Bir ülkenin zaferi, diğer ülkenin yenilgisi. Zaferler de yenilgiler de insan ölüleri üzerinden geçiyor." Benim gibi alıntı paylaşmayı pek sevmeyen biri için bile akıp gider alıntılar. Bilmiyorum tehlikeli ama okunması gereken bir kitap. Yaşamın Ucuna Yolculuk, yaşamdan, bir uçtan bir uca, bir yazardan bir diğerine süzülüp giden yağmur altı kitabı sanki...
Baskı: Floransa Büyücüsü
2013 yılı sonlanırken kapanışı bu kadar başarılı bir kitapla yapacağımı tahmin etmiyordum. Şimdi kitabın ismine baktığınızda belki şöyle düşünebilir biri, "hımm sanırım fantastik kurgu," eğer ilgisi varsa alır fantastik kurguya yoksa almaz. İsmine aldanmaktansa yazara önem verenler ise bu kitapta fantastik kurgudan çok daha fazlasının olduğunu fark edecektir. Gerçekten arka kapakta da Salman Rushdie'nin dediği gibi,"bu kitabı yazmak için yıllarca okuyup araştırma yapmam gerekti," demiş Hint yazar. Hakikaten kitabın sonundaki kaynakçaya baktığımızda da bunu görüyoruz, onca kitap tek bir kitabın kurgusuyla bütünleşmiş diyebiliriz. Kitapta Babur İmparatorluğu, Osmanlı, Rönesans Floransa'sı ve Moğollara ilişkin gidip dururken, batı ve doğudaki yöneticilerin müşkülpesent olmalarına karşın bir yandan doğu mistisizmiyle harmanlanıp batının seyredilesi şehri Floransa'nın batıl inançları ve Rönesans dönümündeki gerilimi görüyoruz. Tabiki bu güzelim kitapta asıl ilgimizi çeken, okurla karakterleri asıl buluşturan nokta masal ve anlatılan bir hikaye.. Floransa Büyücüsü masalsı bir havayla başlayıp devam ederken karakterlerden sarışın Vespucci'nin anlattığı hikayeye odaklanıyor. Gerçeklik ve masalı birleştiren ve bu ikisini çok ince bir çizgide tutan kitapta Babürlerin üçüncü hükümdarı Ekber Şah otoritesi güçlü, müslüman olmasına karşın tereddütleri olan, dinsel ve felsefi bir hoşgörüyü benimseyen bir yönetici portresi çiziyor. Güzeller güzeli şehir Sikri'de kendisine sadık olan adamlarıyla muhteşem bir uyum sürdürür. Sonradan şehre gelen Niccolo Vespucci hükümdara anlatacak bir hikayesi olduğunu ve kendisinin dinlenmesi gerektiğini söyler. Sonradan söyleyecekleriyle hükümdarın övgüsünü kazanan ve saray halkını şaşırtan bu genç adamın anlattığı hikayeyle Floransa'daki üç küçük arkadaştan, Osmanlı- İran Savaşı olan Çaldıran Savaşına, Rönesans Floransasına ve güzeller güzeli büyücü Kara Gözlü -Angelica'ya- gidip geliyorsunuz. Kitabın sonunda en sadık emir kulunuzun, arkadaşınızın veya sevgilinizin dahi her zaman bencilce amaçlar koştuğunu ve bu amaçların aslında iyilikle yöneldiği kişileri yalan söylemeye mecbur ettiğini görüyorsunuz. Kısacası çok güzel bir kitap ben pek ayrıntıya girmeden bilimsel tarihi ve masalsı kısmını anlatmak istedim kitabın. *Bunlar dışında tabiki Ekber Şah'ın kusursuz hayaliyle yarattığı ve o hayalle gerçek kılınan Codha adını verdiği kadın. Ekber Şahın hayaliyle kusursuzlaşan bu kadın bulunduğu konumdan öteye geçer ve saraydaki diğer kadınları kıskandırır, Ekber Şah ile konuşur ve sevişir. *Kara Gözlü'nün çizimini üstlenen hattat Dasvant'ın Kara Gözlünün yaşamından etkilenip resmettiği Karagözname adlı eserinin sonunda çizdiği hayal dünyasına gitmesi. *Masal ve gerçeklik dedik ya işte burada bizi bekliyor; döneminde adil yönetimi nedeniyle İngiliz kraliçesinden mektup alan Ekber Şah'a bu kitapta yine İngiliz kraliçesinden mektup gelir fakat bu mektubu getiren sarışın, düzenbaz bir dili olan genç bir adamdır. Getirdiği mektubu okurken büyük bir aşkla yazılmış olduğu düşünülen mektup Ekber Şahı ve maiyetindeki çok etkiler. *Anadoludaki alevi isyanına küçükte olsa bir vurgu var. *Magic Realizm örneklerine sıkla rastlıyoruz; mesela, Sikri'de kadınlar arasında sürekli kavgaya neden olan bir salgın. *Bellek Sarayı etkileyiciydi. Güzel mi güzel bir kitap, vakit ayırıp okunmasını tavsiye ederim..