
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Ay Hırsızı
Ay Hırsızı ; benim daha çok şiirlerinden ve “Yaşamdan Dakikalar” isimli kültür sanat programından tanıdığım Sunay Akın’ın öğretici, son derece eğlenceli ve merak uyandıran küçük hikayelerden oluşan kitabı..Akın o söyleşi havasındaki tatlı dilli anlatımını kitabında da sürdürmüş. Kitapta ilk Türk pilotu Vecihi Hürkuş’tan Van Gogh’a, Goethe’den Orhan Veli'ye, Nazım Hikmet'ten Attila İlhan'a, Che Guevera'dan, Napolyon’a kadar önemli bir çok insanın her yerde ulaşılmayan titizlikle incelenmiş anıları anlatılmaktadır. Her bir hikaye birbirinden bağımsız ama hikaye sonunda gökyüzüne, ay'a ve yıldızlara ulaşma çabası ya da hayalleri bir şekilde birbirine bağlanıyor. Kitapta beni etkileyen “ya gerçekten öylemi ki “ dediğim ve dönüp araştırdığım birçok hikaye oldu. Mesela; Van Gogh neden bunalıma girdi, bayrağımızın üzerindeki yıldızın 5 köşeli oluşunun anlamı nedir, Atatürk’ün neden hiç uçağa binmediği de anlatılıyor. Ayrıca kitabın kapağına bayıldım hikayelere ve hayallere uygun biçimde seçilmiş. Kitaptan Altını Çizdiklerim: - Acıdır ama, ülkemizin bağımsızlığı için canını veren onca güzel insanın kanı, tek doğru yol olan bilimin yolunu tıkamak için kullanıyorlar. Oysa bilim gerçek demektir, özgürlük demektir. -Oyuncakları çocuklarına düşleri, hayalleri çoğalsın diye değil, oyalansın diye alan bir milleti oyalamak, ne kadar da kolay oluyor! -Bilim ve sanat, toplumlar için bir kuşun iki kanadı gibidirler. Bu iki kanadı kullanan toplumlar uçarlar ve özgür olurlar. Kullanamayanlar ise tavuğa dönüşürler. Tavuk toplumlar birileri önüne yem atsın diye bekler.Uçamayan toplumlar önüne atılan yemleri kafaları önde gagalamak için uğraşırken, arkalarından yumurtaları alınır.." -Gece, gökyüzünün kazanını dolduran Ay ve yıldızlar, insanın hayallerini ve yaratıcılığını kışkırtan altınlar gibidirler. Uygarlık tarihinde asıl zenginlik dünyadaki değil, gökyüzündeki altınları toplayabilmektir. Bir toplum, altınları için bankalar yapıyor ama hayallerini bir çatı altında toplayacak müzeler kuramıyorsa, siyasetçileri, ekonomistleri istediği kadar konuşsun, yoksullaşıyor demektir.”
Baskı: Kâtip Bartleby
Kitabın kahramanı Baytleby’e hem sinir olup, hem gülüp, hem de fena halde üzüldüğüm bir kahramanım olmamıştı hiç. Okurken tavırlarına, neden böyle yaptığına bir türlü anlam veremedim ta ki kitabın sonuna kadar. Ben olsam Bartleby gibi davranır mıydım bilmiyorum ama bazen yalnızlar ve hayattan kendilerine dair hiçbir umut ışığı göremeyenler için bu hayat çekilmez oluyor onunda farkındayım. Bartleby; katiple tanışmadan önce ölmüş kişilere giden mektupların yakılmasıyla görevli bir departmanda çalışmış ve o insanların belki de hayata tutunmalarını sağlayacak şeylerin (para-özür-hediye vs.) kendi ellerinden her geçtiğinde kendisi de giderek tükenmiştir. Yaşadıkları çevreye ve ya çağa ayak uyduramayan insanlar yaşarken de ölürken de yalnızdırlar. Kitapta Bartleby ise direnişte bulunmadan direnen, düzenin karşısında sessizce duran, yaşarken ölmeyi seçenlerden… Bartleby’in kendi özgür iradesiyle her şeye karşı söylediği “yapmamayı tercih ederim” tavrını mecburen yapmak zorunda olduğumuz şeyler karşısında yapamıyoruz ne yazık ki ..Kitaptaki Bartleby’in tavrı patronunu vicdanlı ve empati yapmaya sürüklüyor bu da örnek alınası bir davranış şekli.. Kitaptan Altını Çizdiklerim: - Mutluluk ışıkla cilveleşir, biz de dünyanın neşe dolu olduğunu düşünürüz. -Dar görüşlü kişilerin bitmek bilmeyen uzlaşmazlıkları, sonunda daha yüce gönüllü olanların en iyi kararlarını bile yıpratır. - Samimi bir insanı pasif bir direnişten daha çok hiçbir şey çileden çıkaramaz.
Baskı: Kırmızı Pazartesi
Marquez’in Nobel Ödüllü kitabı Kırmızı Pazartesi için “ konu ve hacim açısından karakterler üzerinde hâkimiyet sağladığım ve en iyi romanım” dediği kitap olduğu söylenir. “Göz göre göre” deyimini en iyi ifade edebileceğiniz gerçek bir hikaye.. Kahramanın öleceğini kendisi hariç herkes biliyor ama kimse bir şey yapmıyor. Bir şeyler yapılsa ölmeyebilir ama kimilerinin önyargısı, kimilerinin kahramanı sevmemesi gibi sebeplerden göz göre göre adam ölüyor. Aslına bakarsanız bu göz göre göre ölümler kadın cinayetleri, güvenlik tedbirleri alınmayan iş kazaları, trafikte dörtyol ya da dönemeçlerde sürekli tekrarlanan kazalar vb. gibi örnekleri ülkemizde fazlasıyla var. Yani alışık olduğumuz “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” durumu! Bakıpta görmeyen, duyupta inanmayan,bilipte tepki göstermeyen insanlar bütünü bu bağlamda toplum psikolojisini en iyi yansıtan eserlerden oldu benim için. Kahramanın hangi sebep ileri sürülerek öldürüldüğü özellikle bizim gibi doğu ülkelerinin aşina olduğu bir konu. Fakat kahraman kitabın sonuna kadar gerçekliği ortaya çıkmamış bir sebepten öldürülmüş oldu. Bu da bize " bana bir önyargı verin, dünyayı yerinden oynatayım" cümlesinin haklılığını bir kez daha gösteriyor. Benim için ilginç olan detay; çevirmenin notuna göre Güney Amerika ülkelerinde Araplara Türk gözüyle bakılıyormuş Santiago Nasar ve çevresinden sıklıkla Türk diye bahsedilmesi bu yüzdenmiş. Kitaptan altını çizdiklerim: - Kader, bazen insanı görünmez kılar. - Aşk da öğrenilir. -Özellikle de işleneceği böylesine açıkça duyurulmuş bir cinayetin hiçbir aksilikle karşılaşmadan gerçekleşmesi yolunda hayatın edebiyatta bile görünmeyen onca rastlantıdan yararlanmış olması ona büyük bir haksızlık gibi görünmüştü.
Baskı: Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Hikaye birbirini çok seven iki arkadaşın bir diğer arkadaşlarının kız kardeşine aşık olmalarını konu alıyor. Kafamda oluşan resimde bu durum itici görünüyor ama Barış Bıçakçı bunu anlatırken bu iki arkadaşın ilişkilerini öyle kuvvetli öyle masumane anlatmış ki Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar kitabındaki George ve Lennie’nin ilişkilerine benzettim . O yüzden hikayeyi aşk değil de dostluk hikayesi olarak okudum. Hani hep ilişkilerimize bir isim koyması çabası içinde oluruz ya Ender ile Çetin arasındaki ilişki öylesine güzel ki kitapta geçen şu satır ; - “Seni aramıştım Çetin, çünkü sen ilktin. Biz ilktik”, “Sınır var mı? İlişkiler için gerçekten bir sınır var mı?… İnsan severken basit sınıflandırmaların sınırlarını değil, kendi sınırlarını görür, kendi sınırlarında dolaşır, kendi sınırlarına değer. Benim bildiğim tek sınır bu”, “…Evli olduğumu söylediğimde aklıma hanginizin geldiğini gerçekten bilmiyordum… Seninle mi evliydim, yoksa Nihal’le mi?” İşte dostluk dediğinde olması gerek bu dedirtti.. Kitapta aşk, dostluk, aynı ve yalnız bir kıza aşık olmanın ulaşamamazlığının vermiş olduğu melankoli var ama en önemlisi büyümekle çocuk kalmak arasında bir sıkışmışlık onun verdiği bir hüzün var. -“Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal’e âşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu”. Bir kitabın filmini izlememeyi eğer kitaptan haberim olmadan filmini izlediysem de kitabını okumamayı prensip edindim kendime. Çünkü okuduğum kitaplarla bir bağ kuruyorum aramda. Ve gerek hikâyeyi gerekse karakterleri hayal dünyamdan bir şeyler katarak zapt ediyorum belleğime. İşte o zaman o kitap benim için özel oluyor ve zaten genellikle de sinemaya aktarıldığında aslını yansıtmıyor. Bu kitabında filmi varmış izlemedim tabi.. Filmi güzel oldu mu bilmem ama kitapta anlatılan hikaye bilindik ama duygu yüklüydü diyebilirim. Kitaptan Altını Çizdiklerim: - Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir? -Benden okumak için kitap önermemi isteyenlerin kalbimi de istediklerini sanıyordum; hâlâ öyle!" -Birlikte geçirdiğimiz o güzel günlere ne olmuştu? Benim aklım hep o günlerdeydi. ne olmuştu o günlere? Yaşanan şeyler ne olur çetin, nerede durur? Hatırlamaya ve belleğe ilişkin eğretilemeler beni kesmiyor. Tozlu tavan arasına girmek, eski bir sandığı açmak, sararmış bir defterin sayfalarını çevirmek filan diyorum, beni kesmiyor. Geçmişimizle bağlantı kurmanın tek yolu hatırlamak mıdır? Başka bir eylem yok mu, olamaz mı?"
Baskı: Paralı Asker
Kitaba geçmeden önce yine ilginç bir yazarla daha karşı karşıya olduğumuzu söylemek istiyorum. Sanırım birçoğumuz Perec’in “Kayboluş” eserini hiç “E” harfi kullanmadan yazdığını biliyorsunuzdur. Benim Perec merakım bunu öğrenmekle ortaya çıktı. Düşünsenize kitabı bir arkadaşınıza içinde hiç “e” harfi kullanmadan anlatıyorsunuz.. Ama şimdi söyleyeceğim özelliğini daha önce hiç duymadığıma eminim! Yazarımız gördüğü rüyaları yazıyormuş. Tam 124 rüyasını yazmış. Bir söyleşide kendisi “aslında rüyalarımı kaydettiğimi sanıyordum ama zamanla bir baktım ki kaydetmek için rüya gördüğümü fark ettim” demiş. Hatta bir rüyasında eşini öldürüp parçalara ayırıp çuvalla taşıdığını görmüş. Paralı askerdeki Madera karakterini yazarken bu rüyadan mı etkilendi bilinmez ama bunu öğrendikten sonra benim içim üperdi :) Paralı Asker; Fransız yazar Perec’i ömrü boyunca mutsuz etmiş bir kitap. Perec; bu kitabı 18 yaşında yazmış ancak hiçbir yayınevi basmayı kabul etmemiş ama o yılmamış 350 sayfalık hikayeyi yeniden düzenleyerek 150 sayfaya indirmiş derken bir yayınevi basmayı kabul etmiş hatta hesabına para bile yatırmış fakat son anda “ Konunun ilginç olduğunu, zekice işlendiğini düşünüyoruz ama becerisizlik ve gevezelik yoğunluğu birçok okurun dikkatini dağıtabilir” gerekçesiyle tekrar reddedilmiş. Bu Perec için büyük hayal kırıklığı olmuş. Evini taşıması sırasında müsveddeleri bir bavula asılları bir bavula koymuş yanlışlıkla asıllar atılmış daha sonra bir gazeteci bunları araştırmış bulmuş her neyse yazarın ölümünden 30 sene sonra bu kitap yayımlanmış. Sahte tablolar yaparak herkesten uzak lüks bir hayat yaşayan kahramanımız; son yaptığı Paralı Asker tablosunun yüzündeki hiçliğe bakarak kendini sorgulamaya başlar sonunda bu hayat karşılığında kişiliğinden vazgeçmiş olduğunu fark eder ve varoluş amacını düşünerek gerçeği n peşine düşer. Kitaptan Altını Çizdiklerim: - Görüyorsun işte, bir adamı öldürdün sen. Bunun basit bir şey olduğunu sanıyorsun demek. Değil işte. Cinayet işlemenin bir anlamı olduğunu sanıyorsun öyle mi? Yok işte. Bir ‘Paralı Asker’ tablosu yapmanın kolay olduğunu sanıyorsun. Değil işte. Hiçbir şey kolay değil. Hiçbir şey öyle gelivermiyor insanın kucağına. Her şey yalan. Olsa olsa yanılabilirsin. Senin için başka bir son yok. Kendi kurduğun tuzaklar bitirdi seni, kendi aptallığın, kendi yalanlarınla kendi sonunu getirdin… - Hep bir yanılgı yaşarız zaten. İşlerin yoluna gireceğine, her şeyin olağan akışına kavuşacağına inanırız.Hiçbir şeyi öngöremeyiz oysa.Yanılgılarla yaşamak kolaydır.
Baskı: Katya'nın Yazı
Trevanıan’ın Şibumi kitabını okuduktan sonra yazar hakkında çok araştırma yapmış hikâyeye göre değil yazarın gizemine dayanarak kitaplarını okuduğumu belirtmiştim. Katya’nın Yazı’yla Şibumi birbirinden öyle farklı ki iki hikaye ki birbirini tekrar eden yazarlardan sonra bu farklılık iyi geldi. İki hikayeyi de sevdim. Öyleki sevdiğim filmler arasında bir benzetme yapacak olursam; Şibumi’yi karizmatik güçlü karakterle macera peşinde koşan hikâyesiyle Esaretin Bedeli’ne, Katya’nın Yazı’nı zayıflıkları olan, içinde fırtınalar yaşayan karakterle olağandışı şaşırtıcı hikayesiyle Fight Club’a benzetebilirim. Yazarın betimlemeleri çok iyi olmasından kaynaklı olsa gerek ikisinde de okuduğum satırları film şeridi gibi hayalimde canlandırdım. Puzzle sever gibi olarak, parçaları yerine koyup ipuçlarının peşinden gitmeyi sevdiğimden edebiyattaki bu beklenmeyen çarpıcı sonlara yüzümdeki şaşkınlık ifadesi belirmesine bayılıyorum.Bu kitabı okumak benim için bu bağlamda çok keyifliydi. Kitapta başlangıçta ve ilerleyen sayfalarda Genç Werther'in Acıları’ndaki Werther gibi platonik saplantılı aşk acısı hakimken “biliyorum bu aşkın sonunu diyorken” bir şekilde içindeki gizem sizi sona sürüklüyor. Kitaptan Altını Çizdiklerim: - Hepimiz karşımızdakinin bizi anlamasını isteriz ama, ayna gibi içimiz dışımız görünsün istemeyiz. - Kalbin kendine göre nedenleri olur, beyin bunları bilmez. -Aşk dediğin şeyin yeri insanın kalbi değil, kasıklarıdır evladım. -Ben geleceği hep, yığınlar halinde “bugün” olmayı bekleyen yarınlardan oluşmuş diye görürüm. - Bence yetişme tarzını ve sosyal sınıfı en iyi ortaya koyan şey insanların konuşma biçimidir. - Yanlıştan yanlış doğar, ondan da yanılgı doğar. - Sende gerçekten kötü olabilmek için gerekli olan hayal gücü eksik bir kere. - Çok saçma. Her çocuk kendisini anasına, babasına ebediyen borçlu sanır ama, bu doğru değildir. Eğer ortada bir borç varsa anayla baba borçludur çocuğa. Onu bu acılar, savaşlar, nefretler dünyasına getirdikleri için. Hem de bir anlık zevk uğruna.
Baskı: Deliduman
Emrah Serbes; Gezi Parkı olaylarının hemen arkasından özgürlük arayışındaki gençleri konu alan bir kitap yazacağını söylemişti algılar o yönde olsa da kitap Gezi Parkı Direnişi hikayesini anlatmıyor. Gezi parkı sadece kurgunun bir parçası. Kitapta kopuk bir aile düzeni içindeki Çağlar karakteri Salinger’in Çavdar Tarlasındaki Çocuklar kitabındaki Holden’a benziyor. Serbes bu kitaptan bayağı etkilenmiş olacak ki bende bir Holden çıkarayım demiş :) Yazar; eleştirisel çizgisini gerek edebi bir dille gerekse yer yer argo kelimelerle anlatsa da biz onu senaristliğini yaptığı Behzat Ç. Dizisinin diyaloglarından tanırız. Aynı üslup ve başarı kitabında da hakim. Televizyonlardaki yetenek yarışmalarından, evlilik programlarına, adam kayırmacılıktan, rant sağlamaya her şey var. Tabi bunu ailemizden biri gibi olan 17 yaşında bir çocuk yapınca tepkiler daha anlaşılır bir dil haline geliyor. Özellikle bir domates hikayesi vardır ki ; “Baktın manavlık seni kepaze ediyor, çünkü domates tartarken araya iki tane çürük domates sokuşturmadan edemiyorsun, o zaman neden böyle bir şey yapıyorum diye sormalısın kendine. Derin bir nefes alıp o iki tane kodumun çürük domatesini araya sıkıştırmadan niçin duramadığını düşünmelisin. o iki tane çürük domatesi araya sokuşturamayınca kendini çok mu çaresiz hissediyorsun? Uykuların mı kaçıyor, boğulacak gibi mi oluyorsun, tükenmişlik sendromuna mı giriyorsun o iki tane çürük domates araya sokuşmayınca? Bütün dünyayı önüne de serseler o iki tane çürük domatesi araya sokuşturamadıktan sonra bir anlamı yok mu? “ Sonunu söylemeyeyim ama kahramanlarımız amaca giden yolda büyüyorlar, olgunlaşıyorlar. Kitapta karakterler ve anlatım birbirini şekillendiriyor. Orada bir kardeş sevgisi var ki görülmeye değer. Böyle bir hayranlık olamaz. Sırf bu yüzden okunur kitap. Kitaptan altını çizdiklerim: - “Her insanın mayasında bir parça kepazelik vardır, mühim olan o kepazeliği ortya çıkaracak işlerden uzak durmaktır.” - İnsanların çoğu yeteneksizdir. Öyle olmasa yeteneğin ne anlamı kalırdı ki zaten.” - "Kıyamet yakın mı diyorsun? Iyi de bizim kıyamete ihtiyacımız yok ki Allah'ım! Temelinden sarsılıp yıkılmamış neyimiz kaldı ki bugün elimizde, daha başımıza neyi yıkacaksın? En azından bizim için, Türkiye açısından söylüyorum yani, çevreyi biraz daraltırsak, fakir kalmış ruhların ülkesi. Bizim için kopardığın kıyametle Danimarka'da kopardığın kıyamet aynı mı olacak şimdi? İsviçre'yi yıkarken bizi de mi yıkacaksın? Almanya'yı, Fransa'yı döverken bize de mi tekme tokat dalacaksın? Bu mu ilahi adaletin! Tamam, ahlak da onlarda kalsın, teknik de, ama böyle de çok güçlü olmadılar mı? Bize de biraz ruh takviyesi yap o zaman. Dostoyevski'nin ruhunu bağışla bize. Bize Dostoyevski'nin ruhunu gönder, bir de Rusça çevirmen. Ondan evvel kıyameti koparırsan eğer uluslararası konjonktür açısından büyük haksızlık olur." - “Genellikle kötücül insanlar başkalarının yaptığı kötülüğün hemen farkına varırlar. Ellerine fırsat geçmediği için kötülük yapamadıklarından, başkalarının yaptığı kötülükleri en ağır şekilde yargılayanlar da onlar olur. - “İnsan ayrılınca değil, yeniden kavuşma ümitleri tükenince yıkılır. o zaman hayat son zerresine kadar kocaman bir can sıkıntısına dönüşür” - “Kendi içimizde sessiz ve korkunç mücadeleler vermiştik, kendi iç savaşlarımızın gazisiydik hepimiz, kendimize yenilip kabul etmiştik kendimizi ve kendimize boyun eğmiştik ve şimdi hiç kimseye boyun eğmeyecektik!”
Baskı: Puslu Kıtalar Atlası
Düşünmekle düşlemenin iç içe girmiş hali… Kitabın sonunda her şeyin ve herkesin bir düşten ibaret oluşu ve sarmal bir anlatım.. Kitap okuma tarihimde bir ilktir kitabın sonuna gelip tam olarak algılayamadığımı düşündüğüm için tekrar başa dönmek dolayısıyla kitabı aralıksız iki kez okumuş olmak. Kitaptaki olaylar Osmanlı’nın en parlak dönemlerinde geçtiği için kitabın dili eski Türkçe-Osmanlıca karışımı terimlerden oluşuyor bu yüzden okurken zorlanabiliyorsunuz. Ama ortalardan itibaren olaylar zincirini takip ederken bu dile alışıyorsunuz. Kitap uzun cümleler içeren betimlerden oluşuyor. Bu konuda aynı hissi Orhan Pamuk / Kafamda Bir Tuhaflık eserinde İstanbul’un son 40 yılını yaşamış kadar okuyucuya yansıtır. İhsan Oktay Anar’ın bu eserinde de Kostantiniye’nin her köşe bucağını o dönemde yaşamış hissine kapılırsınız. Kitapta olaylar sadece başkahraman üzerinde dönmüyor yan karakterlerde kitapta bir o kadar etkili. Çünkü Onar; kahramanlarını tarihsel kişiliklerden seçerek farklı rollerde gerçeğe uyarlamış. Bir Efrasiyab karekteri vardır mesela, İran destanı Şehnâme'nin kahramanlarından Efrasiyab Alper Tunga’nın ta kendisidir. Bilme arzusunun esiri Ebrehe karakteri Yemen’de, Habeşistan Krallığına bağlı Hıristiyan bir valiydi ve Kabe’ye fillerle saldırdığı Kuran-ı Kerimde geçmektedir. Uzun İhsan Efendi’de yazarın kendisinden başkası değildir. Arap İhsan’ın verdiği kitabın çevirmesini yapan Rendekar karakterinin çevireme olarak söylediği “düşünüyorum öyleyse varım” sözü Rene Descartes’e aittir. Yazarın felsefe bölümünden master ve öğretim üyeliği yapmış olmasını baz alırsak kitabın Tarihi-felsefik ve fantastik bir kurgusu var diyebilirz. İçinde çoğu ibretlik olmak üzere küçük hikayelere değinmiş bu masalsı anlatım kitabı okurken okuyucuda merak, heyecan ve öz kültürümüzü benimseme, sahip çıkma duygusu uyandırıyor. Yazarın zekâsına, hayal gücüne, bakış açısı ve betimlerine hayran kaldığımı söylememe gerek yok sanırım ama Anar’ın, 2009 yılında Erdal Öz Edebiyat Ödülü'nü almış olmasını, imza günlerine katılmayıp medyatik görünmekten uzak, tanıyan arkadaşların dediğine göre mütevazi bir kişilik oluşunuda atlamayalım Kitaptan altını çizdiklerim: - Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. - Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk; bilmek ve bu Dünya’nın şahidi olmaktı. -Sence tabiatta etki eden kuvvetler içinde en büyüğü hangisi? Doğru cevap akıl. Ateş dediğimiz güç nasıl ki odunla beslenirse akıl da bilgiyle beslenir. - Buna göre ölüler nasıl ki ışığı görmezlerse, yaşayanlar da karanlığı ölüler kadar iyi göremezlerdi - Zaten görülen ve görülmeyen bütün düşler, bu karanlığın ta kendisi değil miydi?” - Düşündüğüm için ben var değilim, sizler varsınız. Sizler benim zihnimdeki düşüncelerden ibaretsiniz. - Ben de düşünüyorum dolayısıyla varım, ama kimim? Galata'da, yelkenci hanı bitişiğinde ikamet eden uzun ihsan efendi mi, yoksa bugünden tam üç yüz sekiz yıl sonra, sözgelimi İzmir'de oturan mahzun ve şaşkın adam mı? Hangimiz düş ve hangimiz gerçek? -Her şey ben ve benim düşüncelerimden ibaret olsa da bu dünyada yaşamak zevkli bir şey." diyordu, "Sen! Oğlum! Sen benim zihnimde bir düş, bir düşüncesin. Bana şu anda dokunuyorsun. Ama ben sana dokunamıyorum. Çünkü düşlere dokunmak mümkün olabilir mi?"
Baskı: Karanlık Dürtü
Karanlık dürtü Amerikanvari bir anlatımın etkin olduğu gerilim türünde bir roman. Şehirde işlenen seri cinayetlerde soluk soluğa katil kim sorusunun cevabını arıyorsunuz. Kitap arkadaşımın yazmış olduğu ilk kitabı. Devamının gelmesini temenni ederek en başta cesaretinden ve sınırları zorlayan hayal gücünden ötürü tebrik ediyorum. Geçenlerde bir arkadaşımla; yaşanmışlıkları olmayan yazarların, okuyucuda kitabı inandırıcılık açısından pek etkin olmadıklarını iddia ediyordum. Oda bana “iyi kurgulanmış ve hayal gücüyle yazılmış bir eserin yaşamış olmaktan daha etkili olacağını çünkü insanların sınırları zorlayarak yaşamasının pek mümkün olamayacağını hayal gücünde ise sınır olmadığını” söyledi. “Sanat hayal gücünden beslenir” diyerek birkaç yazar örneğiyle konuyu noktalamıştı. Materyalist düşünen, önyargılı ve her şeyde kanıt arayan ben bunu “Karanlık Dürtü” ile Murat Sadıklar’da buldum. Karşı masadaki çalışma arkadaşımın sığ bir işyerinde içinde böylesine hayal gücü barındırdığını ve bunu okuyucuya geçirdiğini görmek zeka ve hayal gücünün gücüne inanmamı sağlamıştır. Teşekkürler Murat
Baskı: Anayurt Oteli
Yusuf Atılgan’ın Aylak Adamı okurken içimin karardığını hissetmiştim Anayurt Oteli’yle iyice pekişti :) Milli Eğitim Bakanlığı’nın onayladığı 100 temel eser arasında yer almış (gerçi sanırım sonradan içerdiği müstehcen kelimelerle çocukların ruhsal ve zihinsel gelişimi açısından olumsuz etkileneceğini öne sürülerek geri kaldırılmıştır. Genelde bu tarz eserlerde hep aynı şey oluyor önce mutlaka okutulması gereken en önemli eser denip sonrada müstehcen denip geri kaldırılıyor! MEB’in aklı biraz geç çalışıyor:) Türk Edebiyatının kült eserlerinden birisi ve hikâyeyi çok iyi yansıtan karakterin hakkını veren bir oyuncu kadrosuyla ödül alan filmi varmış. Aylak Adamla Anayurt Oteli insanda aynı pesimist etkiyi bırakıyor dedik ya hani yalnızlık, karanlık, ölüm, cinselliğe olan açlık, yabancılaşma.. İçe kapanık ve obsesifliğin hat safhada olduğu karakterin isminden tutunda (kitap yeterince karanlık değilmiş gibi Zebercet ismide bir o kadar karanlık :) otelin betimlemesi ( tabelası ters dönmüş ok işareti yeri gösteren yeşil tahta kapısı mezarlık gibi yaşayan ölülerin kaldığı yer havası yaratıyor) ve hikâyenin tamamı psikolojik temellendirmede neden-sonuca dayandırılmış en güzel hikâyelerden birisi. Zaten doktor olsam Zebercet gibi bir karaktere iyileşmesi için ilaç olarak intiharı yazardım Atılgan doğru yapmış :)Zira bir insanın en büyük cezası böylesi bir yalnızlıktır galiba. Salman Rüşdi “Roman yazarken ilk görev karakterleri okura sevdirmektir. Eğer okur, karakterle bir bağ kuramazsa, başına ne geldiğiyle ilgilenmez.”demiştir. Atılgan Zebercet’i bize sevdirmeye çalışmış mı çalışmamış mı tam çözemedim negatif yönleri ağırlıkta olan katil, tecavüzcü kahramanından sürekli “ne sağ ne ölü” diye bahsediyor. Babasını rol model olarak benimsemiş ve babasının tek dileğini yerine getirememiş, umutlarının sonuna ulaşmış ne sağ ne ölü bir adamdan intihardan başka ne beklenirdi lakin üzülüyorsunuz Zebercet’e.. Ya da üzülmüyorsunuz..Hatta kimi zaman “hepimiz birer Zebercetiz “ diye düşünmedim değil.. Bittiğinde bende etki bırakan her kitaptan sonra “keşke yazarıyla tanışma imkânım olsa” diye iç geçiririm ama yaşasaydı da tanışmayacağım tek yazar Yusuf Atılgan olurdu :) Kendisi 1959 da Aylak Adamı yazmış 1974’ te Anayurt Otelini. Aradaki o 14 yılın için soranlara “öyle şeyler yazıyorum ki okuyunca allak bullak olacaksınız” demiş. Oldum! Bir insan 2 kitapta insan ruhunu bu kadar allak bullak eder mi? Eder! Yok Bay C yok Zebercet..O yıllarda yaşamış bir insan ve de bir Türk nasıl bir kafa nasıl bir hayal gücü dedirtiyor insana…3. Kitabını okumadım zaten yazarken de tamamlayamadan kalp krizinden ölmüş Atılgan için nedense hiç şaşırmadım :) Kitaptan Altını Çizdiklerim: - Ne çok yalan söyleniyordu yeryüzünde;sözle, yazıyla, resimle ya da susarak. - Yorumlar, nedenler önemsizdi; kesin değildi. Önemli olan insanın edimleriydi. Değişmez tek bir kesinlik vardı insan için: “ölüm." - Yeryüzünde canlı kalmanın bir bakıma suç işlemeden olamayacağını bilmeyen, kendini suçsuz sanan insanlardan çekiniyor, utanıyordu. -Dayanılacak gibi eğildi bu özgürlük. - Yeryüzünde canlı kalmanın bir bakıma suç işlemeden olamayacağını bilmeyen, kendilerini suçsuz sanan insanlardan çekiniyor, utanıyordu.” - Bir oteli yönetmekle, bir kurumu, geniş bir işletmeyi, bir ülkeyi yönetmek aynı şeydi aslında. İnsan kendini, olanaklarını tanımaya, gerçek sorumluluğun ne olduğunu anlamaya başlayınca bocalıyor, dayanamıyordu. Ülkeleri yönetenler iyi ki bilmiyorlardı bunu; yoksa bir otel yöneticinin yapacaklarından çok daha büyük hasarlar yaparlardı yeryüzüne
Baskı: Tatlı Rüyalar
"Sanıldığı gibi sadece gerçekler rüyaları etkilemez, rüyalar da gerçekleri etkiler. Karnabahar ise, her ikisini de etkiler." cümlesiyle kendini özetleyen kitap. Daha önce bu afili filintalar tayfasından Murat Menteş’in Dublörün Dilemmasını okumuştum. O kitabın bende uyandırdığı hisler bu kitap içinde gerçerli oldu. İnsanın içinde pozitif bir takım hisler uyandırıyor zaten çoğu yerleri gülerek okudum şen şakrak, fırlama matrak bir anlatımı var Hatta yönetmenliğini Onur Ünlü’nün yaptığı bir filmi olsa da izlesek diye de düşünmeden edemedim. Alper Canıgüz’ü ilk defa okuyorum.İçerisindeki Freud esintileri çağrıştıran söylemleri ile psikoloji mezunu olduğunu öğrenmiş bulunmakla birlikte; bu üstün zeka gerektiren yazım tekniğini, eğlencesini, kurgusunu bir tarafa bırakıp en çok hikayenin içinde kafa karışıklığı yaratmadan bu kadar çok kahramanı nasıl barındırdığına ve her bir karakterle nasıl bu kadar güldürebildiğine hayret ediyorum. Bir çırpıda okudum gitti valla tebrik ediyorum Kitaptan altını çizdiklerim: - Sadece huzur içinde var olabilmek ne kadar güç,değil mi profesör? - Birisini düşlerinize kattığınız anda o kişi farkında olmasa bile ruhunun derinliklerinde bunu anında hisseder ve sizinle birlikte o düşü görmeye başlar. -Ben ilişkilerime karşımdakine tam bir güven duyarak başlamayı tercih ederim. Karşımdaki güvenilmez biri olduğunu gösterene kadar da böyle devam ederim. her seferinde hayal kırıklığına uğramışsam da ahlaken bunun böyle olması gerektiğine inanıyorum. -Yaşadığınız hayat sadece bir olasılıktır. Hayal edebileceğiniz tüm hayatlardan sadece biri. -Senin iraden güçlü değil hayatım, sadece tutkuların zayıf. - Neden bütün manyaklar kendinden bu kadar emin konuşurdu acaba? Hoş bir ruh durumu herhalde... - İnsanın gerçeğine katlanamadığı bir hayata dişiyle tırnağıyla sarılması iğrenç değil de nedir? - Bir insan kendini Napolyon sanıp bundan da mutluluk duyabiliyorsa, onu sözde tedavi edip mutsuz kılmak doğru mu? sırf çoğunluğun normallik anlayışına ters düşüyor diye birine deli yaftası yapıştırıp onu bir tımarhaneye kilitlemek insanlık dışı değil mi? neden insanları değiştirmektense insanlara dünyayı değiştirecek gücü vermeyi denemiyorsunuz? Ya deliler haklıysa?
Baskı: Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım (Yedinci Gün #1)
Paulo Coelho ‘nun okuduğum 3. kitabı bende uyandırdığı hislerime dayanarak yazar ve yazdığı kitaplar için; kendisinin çıktığı içsel yolculuk ve hac serüveni etkisiyle evrensel ahlak ilkesi, mistisizm, sufizm, felsefik düşünceler ve tabi altını çizebileceğiniz özlü sözleriyle okuyucuyu kitaba ve kendisine bağlayıcı bir yeteneği var diyebilirim. Yazarlıktan önce şarkı sözü yazıyor olması da ayrı bir hoşluk. Hatta hazır hala hayattayken bir kişisel gelişim kitabı yazsa hiç fena olmazdı smile ifade simgesi Kitapta yer alan dini öğretiler ve kahramanımızın sonu gelmeyen melankolik halleri ara ara sıksa da geneli itibariyle sonsuzluğa uzanan bir aşkı anlatan güzel hikâyesi var. Beni en çok etkileyen yanı iç sesimiz yani “öteki”. Kimi zaman bende içimdeki “öteki”yle “ne kadar kabulleniyorum, ne kadar susturabiliyorum” gibi bir çelişkiye düşmüşümdür. Kitabın verdiği mesaj ise; “her gecenin bir sabahı vardır” bu yüzden bizi mutsuz eden ne varsa değiştirebilme gücümüz ve zamanımız da vardır. Ve son olarak kitapta maymunlarla ilgili yapılan bir deneyin gerçekliği bana hiç inandırıcı gelmedi. Deneyin doğruluğuna inanan ve anladığını anlatabilecek arkadaşlar varsa benimle iletişime geçsinler lütfen smile ifade simgesi Kitaptan Altını Çizdiklerim: -Evren istediği kadar saçma görünsün, düşlerimizi gerçekleştirmek için verdiğimiz savaşımızda bizim yanımızdadır. - İnsanın kendi bedenine egemen olabilmesi, aklına da egemen olması anlamına gelir. - Dünya üzerinde bu kadar çok acı varken, Tanrıya nasıl inanabilirim? - Hayır, hayal kurmuyorum beni sevmediğini biliyorum ama hayatta uğruna savaşılmayı hak eden bazı şeyler vardır ve sen buna değersin. -İnancı ne olursa olsun kişi Tanrı'ya saf bir sevgi ile bağlandığında Tanrı ona hakikatin kapılarını açar ve ona mucizelerini sunar. -Aşk her zaman yenidir. Yaşamımızda bir kez on kez sevmiş olmamızın önemi yok,kendimizi her zaman bir bilinmezle karşı karşıya buluruz.Aşk bizi cennete de cehenneme de götürebilir,ama her zaman bir yere götürür.Onun kabullenmemiz gerekir çünkü varlığımızı besleyen o dur.Ondan kaçarsak gözümüzün önünde meyve dolu dallarıyla duran o ağaca baka baka,elimizi uzatıp,istediğimiz meyveyi koparmaya cesaret edemeden açlıktan ölürüz.Nerede olursa olsun,aşkı arayıp bulmamız gerekir.Bu bize saatlerce,günlerce,haftalarca süren düş kırıklıklarına,üzüntülere mal olsa da.Çünkü biz aşkın peşine düştüğümüz anda, o da bizi karşılamaya çıkacaktır.Ve bizi kurtaracaktır.. - Sevmek tehlikelidir. Sevmek; uyuşturucu almak gibidir. Başlangıçta kendini iyi hissedersin, bütünüyle verirsin. Ertesi gün, daha fazlasını istersin. Henüz zehirlenmemiş, o duygudan hoşlanmışsındır ve onun üzerindeki egemenliğini sürdürebileceğini sanırsın. Sevdiğin kişiyi iki dakika düşünür, sonraki üç saat boyunca unutursun. Ama yavaş yavaş onun varlığına alışır, ona bütünüyle bağımlı hale gelirsin. Böylece, onu üç saat düşünüp, iki dakika unutmaya başlarsın. Yakınında değilse, bağımlılarının uyuşturucu bulamadıkları zaman hissettikleri şeyi hissedersin. Uyuşturucu bağımlılarının, gerek duydukları şeyi bulamadıkları zaman hırsızlık yaptıkları, kendilerini aşağıladıkları gibi, aşk için her şeyi yapmaya sen de hazırsındır.
Baskı: Uzunharmanlar'da Bir Davetsiz Misafir
Ömer Seyfettin'in "Perili Köşk"üne benzeyen hikayesiyle başlayan kitap özünde; benimde inanıp kabul ettiğim bu yüzden iç huzurumu sağlayan sırrı fantastik ve gizemli kurgusuyla mizahi anlatımı birleştirerek, kahramanlarını betimlemeleri sayesinde sanki tanıyormuş hissiyatına düşüren simalar yakıştırmanıza neden olan anlatımıyla gözler önüne seriyor. Öze gelmeden önce; Kitabı okurken kurguyla ilgili kafanızda çeşitli olasılıklar türetiyorsunuz o arada bir sürü felsefik kelimenin altını çiziyorsunuz derken kitap bitiyor ve ters köşe. .Kendinize algı sorunu yaşıyorum sanırım diye kızıyorsunuz çünkü kitabın sonu başından belliymiş işte bu yaza.rın zekası Türk edebiyatında dram yapmadan güle oynaya okuyucusunu dumur eden kaç yazar var ki! Kitaptan kendi fikirlerimi izole ederek öğrendiklerim; ★ Yasaklamadan yasaklama nasıl yapılır? Yasaklama biçimleri nelerdir? ★Toprak hayat mıdır ölüm müdür ? ★Kolay ikna olmak zaaf mıdır erdem midir? ★Karşılıklı konuşma ve dinleme nasıl olmalıdır? ★Bildiklerini kullanmazsan bilmiş sayılır mısın? Ve öze gelecek olursak; Denge ve denklem."Hayat öyle bir denklemdir ki, her anında, her parçasında reaksiyona girenle çıkan birbirine denktir". Yani ne kadar kazanan varsa o kadar kaybeden olacaktır! Kazanan aynı zamanda kazandığı kadarını da kaybedendir! Güldüğün kadar ağlayacak, aldığın kadarını vareceksin Ilahi espride bu böyle.. Kitaptan altını cizdiklerim: -Bir yokluğun içinde kanat çırpıp giderken, hayatta mı yoksa ölü müsün bunu dahi bilemezsin.Ne zaman ki baska yaşayanlar gördün o zaman yaşadığını anlarsın! -Zaman herkesi unutkanlastırabilir mi? -Dert dertse eğer, bugünden yarına azalabilir mi?
Baskı: Dört Anlaşma: Toltek Bilgelik Kitabı
Kişisel gelişim kitaplarında bahsedilen şeyler aslında bildiğimiz şeyler. Bu bildiğimiz şeyleri uygulamaya geçirmedeki en önemli etken; ihtiyacın olduğunu düşündüğün şeyi doğru zamanda okursan verim alabiliyorsun. Eğer o kitap için doğru zaman değilse okuduğunda uygulamaya geçmesen bile gün geldiğinde uygulamak üzere öğrenmiş oluyorsun. İşte benim için bu kitap doğru zamandı. Çünkü çok yoğun bir yıl geçirdim çok fazla insanla muhatap oldum ve açıkçası negatif insanların enerjimi emdiğini düşünüyordum. Kitap iyi geldi mi derseniz evet geldi an itibariyle bir sakinlik, bakış açımda bir olgunluk var diyebilirim:) Etkisi ne kadar sürer bilmiyorum ama direniyorum. Kitapta Toltek Yaşam Sanatı’ndan bahsediliyor. Toltekler her şeye cinsiyetsiz ve canlı gözüyle bakıyor. Tapınma onlar için bir anlam ifade etmiyor görmeye, öğrenmeye ve uygulamaya önem veriyorlar. Ve onlara göre insan dünyaya geldikten sonra kendisiyle, etrafındaki insanlarla, Tanrıyla, etkileşim halinde bulunduğu her şeyle anlaşma yapıyor. Bu anlaşmalarla; kim olduğumuzu, ne hissettiğimizi, neye inandığımızı ve nasıl davranacağımızı belirliyoruz ve sonuca “kişiliğim” diyoruz. Bu anlaşmaların çoğunu toplumsal etkileşimlerle farkında olmadan yapıyoruz. İşte bu kitap; farkında olmadan yaptığımız ve hayatımızı olumsuz etkileyen anlaşmaları aşağıdaki 4 anlaşmayla daha pozitif hale getirebiliriz. 1.Anlaşma; Kullandığınız sözcükleri özenle seçin. Don Miguel şöyle diyor “ Söz, sadece bir ses ya da yazı sembolü değildir. Söz, bir güçtür; kendinizi ifade etme ve iletişim kurma gücüdür. Sözle düşünürsünüz. Düşünmekte kullandığınız sözlerle yaşamınızdaki olayları yaratırsınız.” Olumsuz olarak kullandığımız sözcüklerle hem etrafımıza hem de geri dönüşü kendimize olan bir zehir saçıyoruz. İşte eski anlaşmayı bozup şahsen ben öyle yapacağım olumlu, yargılama içermeyen, dedikodu yapmayacağım bir anlaşma yapıp iyi şeylerden konuşacağım. 2.Anlaşma; Hiçbir şeyi kişisel algılamayın. Kişisel algılamayı çok önemli bir hale getirirseniz bu sizin canınızı yakabilir. Çünkü insanlar genelde negatif konuşurlar ve çeşitli nedenlerden dolayı en basiti mutsuzluktan beslenen insanlar mutsuz olmanız için uğraşırlar çok ciddiye alırsanız incinirsiniz. Miguel bu durumla ilgili “ Sizi inciten söylenenler değildir. Söylenenler yaralarınıza dokunduğu için incinirsiniz. Sizi inciten sizsiniz .”diyor. Başkaları o an canınızı sıkabilecek şeyler söylese bile kişisel algılamayın. İyi söylese de algılamayın. Bu sizinle ilgili değil karşı tarafın ruh haliyle ilgilidir. Siz kim olduğunuzu bildikten sonra gerisinin önemi yok. Hem kişisel algılamaya alıştığınız zaman hep onaylanmak, sevilmek, iyi şeyler duymak istersiniz ki bu da pek mümkün değil. 3.Anlaşma; Varsayımda bulunmayın. İnsanlar kendilerini dünyanın merkezinde bulunduklarını zannettikleri zaman, herkesin evrende olup biten her şeyi kendileri gibi algıladığını düşünerek kendi zihninde olan şeyleri insanlara yükleyerek varsayımda bulunurlar. Bu da iletişim faciasına yol açar. O yüzden etkili bir iletişim için “Zannetme-Farzetme-Varsayma SOR”..Kafana takılan her şeyi sor! Neyi, nasıl, ne şekilde soracağını bilmekte bir meziyettir çünkü. 4.Anlaşma; Daima yapabildiğinin en iyisini yap. Don Miguel şöyle diyor ; “Her koşulda, daima en iyisini yapın, ne daha fazla ne daha az. Ama şunu daima hatırlamanızda yarar var: An, her an değiştiği için asla “ en iyiniz” olmayacaktır. Dört anlaşmayı yaşamınızda uyguladıkça “en iyiniz “ de gittikçe “en iyi “ hale gelecektir. Bu bölümde en etkileyici şey; belki yapmak zorunda olduklarınız sizi en iyiyi yapmaktan alıkoyuyor. Çünkü en iyiyi yapmak için önce sevmek gerekir.Sevmediğiniz bir şeyi yinede yapmak zorundaysanız onu eğlenceli hale getirin mesela işiniz olabilir:)
Baskı: insan ne ile yaşar
İnsan Ne İle Yaşar? Yaşamı boyunca bu soruyu kendisine sormamış olanınız yoktur herhalde.. Ben hayatımın her evresinde soruyorum ve her seferinde sanırım o anki açlığım ile alakalı olarak değişik cevaplar alıyorum. Mesela hayatımın ergenlik döneminde bu soruya cevabım "insan hevesle yaşar" dı. İşte başarıyla okulu bitireceğim, iyi bir işe gireceğim, kendi kararlarımı vererek özgürce canımın istediği gibi yaşayacağım ve en önemlisi anı yaşayacağım hevesiyle yaşadım. Bazı hevesler kursakta kalır ama şükür ki benim ki sekteye uğramadı tabi aklım sayesinde yoksa köstek çok smile ifade simgesi 20’li yaşların ortalarından sonra “gereklilik listesi” ile yaşadım. İnsana yaşaması için ne gerekli diye çok düşündüm ve kendimi tatmin edecek şeyleri buldum onları yaptım. Mesela ; -İlk kitaplarım geliyor aklıma açlığımı, susuzluğumu, ruhumu doyuran kitaplara gereksinimim var Yazmam lazım sonra, en başta belki gizlemeye çalışmak adına yaptığım bu işi keyfim yerindeyken yapmak beni eğlendiriyor güçlendiriyor şu evrende minnacıkta olsa “bir ben varım” hissini sağlıyor dur durak bilmeden her şeyi yazmam lazım -Sonra fotoğraf çekmem lazım o anları benimle var etmek için, benim gördüğüm şekilde ölümsüzleştirmek için. -Görmem lazım birde yeni yerleri güzel şeyleri görmem lazım. -Dinlemezsem olmaz dinlemek lazım yeni müzikleri, yeni insanları, kalbimin sesini, dalga sesini … -Tabi bunların hepsini yapabilmek için enerji ve sağlam bünyeye lazım spor yapmalıyım içimdeki heyecanı enerjiyle dışarı atmalıyım..Koşmalıyım gidebildiğim yere kadar koşmam lazım.. -Ve aşk lazım her şeye aşkla bakmak lazım.. Baktım, okudum, yazdım, dinledim, yaptım oldu :)Şimdilerdeyse bir heyecan içimde dur durak bilmeyen her şeye karşı bir heyecanla yaşıyorum.. Kitaba gelecek olursak Tolstoy işte fazla söze ne hacet.. Kitap ismi itibariyle bir mesaj kaygısını gözümüze sokmaya elverişli ama Tolstoy bunu Teist bir yaklaşımla rahatsızlık vermemeden yapıyor. Kitap; iyilik-kötülük; açgözlülük-tokgözlülük, hayat-ölüm benzeri karşıtlıkların erdemli bir yanıtını vermeye çalışırken; cezalandırılan bir meleğin Allah tarafından cevabını öğrenmesini istediği “İnsan kalbine ne hükmeder?, İnsana ne verilmemiştir? ve İnsan Ne ile Yaşar?” sorularına cevap bulması için önderilmesiyle başlar ben soruların cevabını öğrendim. Okuyun sizde öğrenin smile ifade simgesi Kitaptan altını çizdiklerim : -Anladım ki, insanlar kendilerini düşünerek yaşıyor gibi görünse de, gerçekte onları yaşatan tek şey sevgidir. Kim severse, Allah’ a yaklaşır; Allah da ona yaklaşır. Çünkü O sevgiyi yaratandır!” - Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı; kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en önemli şeyin ne olduğunu bilseydim, girdiğim her işi başarırdım. - Önemli olan tek bir an vardır o da “şimdi”dir. En önemli an şu andır çünkü bir tek ona sözümüz geçer. İnsana gerekli olan kişi şu an yanında olan kişidir. Çünkü hiç kimse günün birinde bir başkasına işinin düşüp düşmeyeceğini bilemez. Ve insan için en önemli uğraşı iyilik yapmaktır. Çünkü bu insanın yeryüzüne gönderiliş gayesidir
Baskı: Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş
1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü almış bu kitap adından da anlaşılacağı üzere okuduğum en ilginç kitaplardan birisi. Hani kimi zaman “ ölümsüz olsam ya da öleceğim günü bilsem ne güzel olurdu “ diye düşündüğümüz zamanlar olmuştur. Benim ölümsüzlük değil ama öleceğim günü bilmek gibi bir arzum var mesela Gerçi bu kitapta ondanda vazgeçtim ama neyse Kitaba gelecek olursak bu hikâye iki bölümden oluşuyor. İlki adı bilinmeyen ülkenin birinde bir yılbaşı gününün sonrası ülkede kimsenin ölmemesi ile başlıyor. Bir anda ülkeye sevinç yayılıyor fakat sevinmek için erken çünkü kimsenin ölmemesi zamanın durmasıyla değil aksine hayatın tüm sorunları, hastalıkları, kazalarının devam etmesiyle devam ediyor. İnsanları bekleyen ebedi bir yaşlılık, hastalık ve acı… Tabi cenaze hizmetleri işsiz kaldığı için ilk tepki onlardan geliyor Sonra sigorta şirketleri, huzur evleri, hastaneler, devlet yetkilileri derken ülkenin içine düştüğü kaosu, insanların ölüm ve ölümsüzlük karşısındaki çelişkili tepkilerini, ahlaki çöküşlerini görüyoruz. Tüm bunlar yaşanırken 7 ay geçiyor bir anda işte bu ikinci bölümde ise ölüm geri geliyor ve ölemeyen herkesi alıp götürüyor. Ama artık ölüm eskisi gibi değil daha ilginç bir halde geliyor. Ölecek kişilere 8 gün önceden öleceğini haber veren bir zarf gönderiyor ve insanların ölümü beklerken neler yaşadığını, düşüncelerini okuyoruz. Yalnız tek bir kişiye gönderilen zarf geri dönüyordu işte oradan sonra yaşananlar işi biraz karıştırıyor inanmayacaksınız ama bir aşk doğuyor ama kim kime okuyun değerlendirin Kitapta kişi hep bir sorgulama içine giriyor en azından bende öyle oldu ve bu ilginç hikâyeyle birlikte bazı gerçekler gün yüzüne çıkıyor.Gerçeklerle yüzleşmek bu olsa gerek. Hayal kırıklığı diyemeyeceğim zaten bildiğimiz şeyler ama yinede insanlık nereye gidiyor diyebileceğiniz iki sonuç çıkardım. Birincisi; insanlar ölmüyor diye başta cenaze hizmetleri olmak üzere birçok kurum parasızlığın derdine düşüp yasadışı guruplarla işbirliği yaparak insanları ölmesi için sınır dışına çıkarırken yada sahte ölüm raporları hazırlarken görüyoruz ki temelde iyilik, insanların huzur içinde uzun yaşamaları tezi; çıkarlar ve sistem söz konusu olduğunda ikinci plana itiliyor. Sistemin çalışması için gerekli kararlar; ahlaksız, acımasız hatta zarar verici olabilir ama sistemin çalışması her zaman önceliklidir. İkincisi ise; hani kurumlar bu işin içinde dedik ya ilk başta başkaları konu-komşu bizim için ne düşünür diye kurumların kararlarına tepki gösterenler yaşlı yakınları sonra mesela evlerindeki yaşlıların altını temizlemekten, her şeyi unutmalarından, onlara hizmet etmekten bıkmış olmalarından dolayı onlarda kurumlar gibi yakınlarından vazgeçmek için yasa dışı guruplarla anlaşıyorlar. Ama unuttukları şey “insan eti ağırdır”. Benim bu kitaptan anladığım en güzel şeyse; ölüm düşüncesinin insana “varlığını” hatırlatıyor ve bunu üzerinde düşünmeye itiyor oluşu. Ölüm aynı zamanda hayatımıza anlam vermedeki en önemli etken. Ölüm insana çaresizlik ve soğuk gelir ya o hissiyat bu kitabı okurken de kitap bana “benim kurallarım dahilindesin" diyordu adeta. Yazar esprili bir anlatımla kara mizah yapmış ve bunu ölüm temasıyla ustalıkla birleştirmiş. Sayfaları çevirirken yüzümde çoğu kez tebessüm vardı ancak ben bu kadar uzun cümle kuran bir yazar okumadım Kitapta başına ne gelecek diye merak edeceğimiz bir karakter bir kahraman kullanmadan, cümlelerin uzun noktalama işaretlerine yer verilmeden konuşmaların düz bir metinde yazılmış olması kitaptan zaman zaman kopma yaşamanıza neden oluyor zaten o noktada yazar “ şimdi bunu mantıksız bulacak okuyucular için bir açılama yapalım” diyerek okuyucusunu kendisine getiriyor Kitaptan Altını Çizdiklerim: •İnsan olmanın ne demek olduğunu her geçen gün daha az bileceğiz. •Hayat böyleydi işte, kaşıkla verir sonra bir gün kepçeyle verdiklerinin tümünü geri alırdı. •Yaşam, enstrümanları akortlu da olsa akortsuz da olsa, devamlı çalan bir orkestradır… • "...hem nalına hem mıhına vurarak.." bunun altını çizdim çünkü böyle bir cümle İspanyolcada var mı yoksa bizim çevirmenin uydurması mı merak ettim
Baskı: Zübüklüğün Sonu Yok
Aziz Nesin'in nesini seviyorum bilmiyorum. Onunla ilgili aklımda Aziz Nesin denildiğinde aklımda yer etmiş 3 ayrı anektod var. 1- Soyadı kanunu çıktığı yıllarda kendisi gibi marjinal olan babası nüfus müdürlüğüne gittiğinde kendini bir yere ait hissedemediğinden "Nesin" soyadını almıştır. Hayatım boyunca insanlara bana hitap ederken ne olduğumu sorsunlar ben de kendime geleyim diye düşünmüş. 2- ''Hayatim süresince boyum kadar kitap yazdim ama beni sevmeyenler buna da mazeret bulup -onun zaten boyu kisaydi- diyebilirler.'' demiş 3- "Türk halkının yüzde 60'ı aptal"dır demiş tabi bu laftan dolayi Aziz nesin hakkinda kamu davasi açılmış, Aziz Nesin "yapmayın etmeyin bakın beraat edersem aptallığınız tescillenir"demiş tabi davadan vazgeçmemişler. Beraat edince de gazeteler "aptallığımız tescillendi" diye manşet atmış :) Bunları duyunca "Bu adamı niye bu kadar kızdırıyorlar ki" diye düşünüp başladım araştırmaya okumaya.Kendisi; cesur tavırları ve söylemleri ile iyi bir gözlemci çalışkanlık ve cimrilik abidesi olarak karşıma çıktı. Velhasıl seviyorum kendisini :) Kitaba gelince; “Bizim hepimizin içinde zübüklük olmasa, bizler de birer zübük olmasak, aramızdan böyle zübükler büyümezdi.” diyerek Zübüklüğün çeşitlerini yazıyorum ve kendimi "EZİK ZÜBÜK" ile "ZENGİN ZÜBÜK" arasında bir yerde ilan ediyorum :) Buyrun bakalım siz ne tür bir zübüksünüz? Hacı kılıklı zübük; çalışanlarına verdiği ücreti zekat, vergiyi fitre, düşürdüğü, kaybettiği parayı sadaka sayan zevat… Sözünü tutmaz, faiz alır, yoksula yardım etmez, ama insanlar bunları yapıyor diye insanlara kızar. Ağlak ama aslan zübük; başı sıkıştığında yardıma koşar, gerekirse ağlar bile… İşi hallolunca aramaz. Polyanna zübükleri doğurur. Polyanna zübük hep yardım edendir. Her seferinde bir daha yardım etmeyeceğine yemin eder. Politikacı zübük; yıllarca aka kara, karaya ak demekten ters yüz olan tip… Karaborsacı zübük; milleti kandırıp parasını alan kişi… Umut eden zübüğü doğurur. Umut eden zübük ya tutarsa diye dolaşandır. Keşkeci zübük; bir şeyi yapmaz, niye yapmadığını bilmez ve yapmadığı şeye inanır. Ama gizlice keşke der. Çevresine, yapmadığı şeyi abartarak satar. Zengin zübük; işine geldiği gibi anlar her şeyi, işine geldiği gibi sever, işine gelen her şeyi destekler, işine gelmeyeni yerin dibine sokmak ister. Karaktersizdir. Ezik zübük; kafasında bir kahraman yaratır. Kahramanı yere göğe sığdıramaz. Kahramanının normal bir insan olduğunu hissederse hemen altına almak ister. Alamadığı anda köpek olur. Spekülatif zübük; en zeki kişiyi kendisi sanar, paranoyaktır. Bu türden iki zübük karşılaşırsa birbirlerini yerler… Saf zübük; ‘iyi’ diye tanımlayabileceğimiz insanların içinde olan zübük. Karşısındaki kendinden emin olduğunda en zübük halindedir. Hele işin içinde gizem varsa kesin zübüklüğün dibine vurur. Enayi zübük; kandırılanın hep başkaları olduğunu düşünür. Başkalarının kaybetmelerinden hoşlanır. Kaybetme olayının hiç başına gelmeyeceğini düşünür. Kaybettiğini çok sonra anlar. Vaiz zübük; çenesi ile çalışır. Anlamsız da konuşsa kendisini dinletir. Saf zübükleri gördüğünde kazanması kaçınılmazdır. Naylon zübük; hayali bir tiptir. Ancak kendi tipinde bir zübük onu yenebilir. Politik ve ekonomik olarak güçlüdür. Milliyetçi zübük; vatan, millet ve Sakarya ile her işi halleder. Ancak küçük milliyetçi zübüklere tesiri ölümcüldür. Kaçakçı zübük; denge politikasına uyumludur. İşini bilir. Kaçakçılık yapmadan duramaz. Bir çok zübükle iyi ilişkiler kurar.
Baskı: Şibumi
Okuduğum her kitapla tanışma hikayem farklıdır. Bazı kitapları konusu dikkatimi çektiği için okuyorsam bazı kitapları da yazarları dikkatimi çektiği için okuyorum. İşte yazarı dikkatimi çektiği için okuduğum "Şibumi" buna en güzel örnek.Yazarı niye dikkatimi çekti çünkü kitaplarını kendi ismini kullanmadan "Trevanıan" takma ismiyle yazan, kim olduğu, nerede yaşadığı ve mezarının yeri dahi bilinmeyen bu gizemli adamı merak ettim. Gerçi kimmiş, nerdeymiş, neymiş bunlar önemli değil aslonan eserdir ama gizemli, enterasan birde kafadan problemli asosyal yazarların yazdığı eserlerde kayda değer oluyor hani :) Mesela başka ilginç detaylarda var yazarın bir kitabında anlattığı bir dağa tırmanma macerasını birisi uygulamaya kalmış ama başaramamış ölmüş. Başka bir kitabında birisi müze soygunu hikayesinden etkilenmiş ve kitapta anlatılan yöntemle Milano müzesinden üç tablo çalmış.O yüzden bu kitabında Nicholai Aleksandroviç Hel'in çıplak elle, oyun kartıyla, kurşun kalemle adam öldürme konusunda sahip olduğu üstün yeteneklerinde detaya inilmeden anlatılmış. Yazarın Japon hayranlığı hemen göze çarpıyor.Amerikalılar, Araplar, Avrupalılar, Ruslar dahil nerdeyse Japon olmayan herkesi aşağılamış.Genelinde Faşişt bir yaklaşım söz konusu olsa da kapitalist ülkelerin içi boş insanlar yarattığı düşüncesine katılmamak elde değil.. Türkçesi zarafet, nezaket anlamına gelen Şibumi ne demek peki? Kitap buna şöyle cevap veriyor: -"insan Şibum’i düzeyine gelmek için çok şey mi öğrenmeli?” -“Daha çok, bilgilerden geçip basitliğe varmak gerek. O kadar doğru bir söz ki cesaretle söylenmesine gerek yok…O kadar dokunaklı bir olay ki güzel olmasına gerek yok…O kadar gerçek ki sahici olmasına gerek yok… Bilgiden çok anlayış. İfade dolu bir sessizlik. Kendini kanıtlama gereği duymayan alçakgönüllülük. Zarif bir basitlik. Büyük bir ruhsal rahatlık ama pasiflik değil. Hakimiyet peşinde olmayan otorite…” Adeta bir ütopya..Hakimiyet peşinde olmayan bir otorite ne kadar çekicidir hiç düşündünüz mü? Tamamen doğal, kendiliğinden, içinde insan açgözlülüğü, egosu, hırsları ve kıskançlığı olmayan bir otorite.Tıpkı tanrısal otorite gibi. Tanrısal otorite hakimiyet peşinde değildir, zaten hakim olduğunu bilir, hakimiyet peşinde olan tanrısal otoriteyi kendi hakimiyetleri için kullananlardır. Kitapta Generalle Nicholai arasında santranç benzeri japonlara özgü bir oyun oynanıyor.İsmi GO. 181 tane beyaz taşla oynanan, yerleştirilen taşın yerinin değişmediği ve geri alınmadığı bir oyun. Oyunun kuralı hayatta yaptığımız yada ağzımızdan çıkan bir sözden de geri dönülmeyeceği ilkesiyle bağdaştırılıyor.(tabi oyunda bu ilke de Japonlara özgü zira bizde söz ağızdan çıktı bir kere sadece bir deyim :) Kitaptaki en güzel bölümler Nicholai Aleksandroviç Hel'in hocası Oteka San’la konuştuğu bölümler.İşte bunlarda en sevdiklerimden hatta "insan nasıl mutlu olur?" bunun cevabı bile var kitapta.. - “İnsanı en mutlu eden şey, ihtiyaçları ile varlıkları arasında bir denge bulunmasıdır. Bütün sorun, bu dengenin nasıl sağlanacağı. İnsan bunu belki varlıklarını yükseltip ihtiyaçlarının düzeyine çıkararak yapabilir. Ama bu budalalık olur. Bunu yapmak, arada bir sürü doğa dışı şeyler yapmayı gerektirir. Pazarlık etmek gibi, çalışmak gibi, çabalamak gibi. Öyleyse? Öyleyse akıllı bir adam dengeyi, ihtiyaçlarını azaltarak, yani onları varlıklarının düzeyine indirerek sağlar. Bunu yapmanın da en iyi yolu, bedava olan şeylerin değerini bilmektir. Dağların, kahkahanın, şiirin, bir dostun verdiği şarabın…” "Kimseyi bilhassa düşmanını hafife alma" felsefeside kitapta çok güzel anlatılmış. - “Senin orta düzeydeki kimselere karşı duyduğun aşağılayıcı nefret, onlardaki geniş, kapsamlı kuvveti görmene engel oluyor. Sen kendi parlaklığının orta yerinde dururken, gözlerin öylesine kamaşıyor ki, odanın kuytu, karanlık köşelerini göremiyorsun. Oralarda kalabalıkların, beyinsiz insan kalabalığının ne tehlikeler hazırladığını görecek şekilde gözlerini ayarlayamıyorsun. Ben sana bunları söylerken bile, sevgili öğrencim, sen kendinden yeteneksiz kişilerin, sayıları ne kadar çok olursa olsun, seni yenebileceklerine inanmakta güçlük çekiyorsun. Oysa biz artık orta düzeydeki insanların çağında yaşıyoruz. Orta düzeydeki insan sıkıcı, renksiz, aptal gibi görünür… Fakat ölümsüz tekdüzeliğine devam eder. Hiç bıkmaz. Amipler her zaman kaplanlardan çok yaşar. Çünkü durmadan bölünür, yenilenirler. O ölümsüz tekdüzelikleriyle. Kalabalıklar zorbaların en sonuncusu olacaktır…”
Baskı: Yaşamın Penceresinden Denemeler
Deneme; zengin bir edebiyat, kültür, sanat, bilim, felsefe gibi tecrübe ve bilgi sahibi olduğun bir konu üzerindeki düşüncelerin taslak durumundaki halidir ve düşünce kıvraklığı, anlatım becerisi gerektirir. Benim için "Deneme" deyince akla gelen ilk isim Fransız yazar Montaigne'dir. Yazarımızda kendince deneme türü bir kitap yazmış yani denemiş ama olmamış.. Aslına bakarsanız yazar; 1980 yılından beri şiir öykü yazıyor, 1995 yılından beri de kendi adında bir tiyatrosu var ve birçok oyun yazıp yönetmiş tüm bunlara rağmen deneme yazmak için dili, anlatımı, vizyonu eksik hissi uyandırıyor. Kitaptaki en güzel bölüm; kitap okumayan bir insandan kitap okumuyor diye uzaklaşmamız aksine ona okumayı sevdirmemiz daha doğru bir eylem olur.Böylece bir kişi diğer bir kişiyi eğitmiş olur.Global düşünürsek dünyanın % 50 okuyanı, diğer % 50'ye ulaştığında okumayan ve cahil tek bir insan kalmaz..
Baskı: Beyninizi Değiştirin Hayatınız Değişsin
Kişisel gelişim kitaplarında her zaman aynı şeyler yazılır yani olumlu düşün, pozitif ol, evrenden iste vs. gibi.. Bu da demek oluyor ki gerçek tektir:) Bunları biliriz okuruz ama gerçek fayda uygulamaya taşımakta. Kişisel gelişim kitabını doğru zamanda ihtiyacın olduğu anda okursan verim alabiliyorsun.Eğer o kitap için doğru zaman değilse okuduğunda uygulamaya geçmesen bile gün geldiğinde uygulamak üzere öğrenmiş oluyorsun. İşte bu kitabında amacı beynin nasıl çalıştığını, işler yanlış gidince ne olduğunu ve beynin işlevinin nasıl en uygun hale getirildiğini açıklamaktır.Eğer gergin, saplantılı, öfke eğilimli ya da dikkati kolaylıkla dağılan biriyseniz durumun psikolojik olduğuna inanıyorsanız iyi haber psikolojik değil :) Yazarımız Dr. Daniel Amen ve çalışma arkadaşlarının yapmış olduğu araştırma sonuçlarına göre sorunlar beynin fizyolojisi ile alakalı ve bu fizyolojiyi değiştirebileceğimize dair kanıtları var. Kitapta davranışımızı en çok etkileyen ve bizim insan olarak sahip olduğumuz en özgün şeylerin çoğunu oluşturan beyin sistemlerinin 5 tanesi şöyle: 1-Derin Limbik Sistem : Ruh halini ve ilişki kurmayı kontrol eden sistem 2-Bazal Gangliya : Beynin çalışma hızını kontrol eder,fazla çalışırsa kaygı,panik,korkaklık ve çatışmadan kaçma ortaya çıkar. 3-Alın korteksi : Dikkati muhafaza etmeye, planlar yapmaya, güdüleri kontrol etmeye,doğru yada yanlış kararlar vermemize yardım eden kısmıdır.Dikkat süresi,odaklanma, düzenleme ve işi tamamlama gibi konularda önemlidir. 4-Singulat : Düşünce ve davranışlar arasında geçiş yapılmasını sağlar. Saplantılı düşünceler ve endişeler bu bölümün işlevleriyle alakalıdır. 5-Şakak Lobları : Hatırlama, konuşulan dili anlama, yüzleri tanıma ve öfke kontrolünü etkiler. Beynin nasıl çalıştığını öğrendikten sonra şimdi beyin sistemlerini kullanarak negatif davranışlarımızı nasıl en uygun hale getirebileceğimize dair birkaç örnek verelim. Örneğin; -Belirli düşüncelere kilitlenerek, o düşünceye tutunuyor ve endişeleniyorsanız bu Dr Amen’e göre beynin “Singulat” bölümündeki etkinlik değişikliklerinden kaynaklanmakta… -Kilitlendiğiniz bir düşünce var ise ve bunu aşamıyorsanız: Bu düşünceyi yazmanız, bu düşünce veya endişe hakkında yapabileceklerimizin ve yapamayacaklarımızın bir listesini yapmanız öneriliyor… -Sinirlilik ve panik atağı yenmek için: Hızlı bir şekilde içsel karmaşanızı sakinleştirecek basit nefes alıp verme tekniklerini kullanın -Depresyonla savaşmak için: Otomatik olumsuz düşünceleri nasıl öldüreceğinizi öğrenin -Kızgınlık duygusundan kurtulmak için: Amen in anti-kızgınlık diyetini izleyin ve sizi sakinleştirecek besinleri tüketin -Algı eksikliğini yenmek için: Tek Sayfalık Mucize ile odaklanma yetinizi geliştirin -Saplantılı kaygılardan kurtulmak için: Yazılı uygulamalar yapın ve sorun-çözme alıştırmalarını öğrenin. Kitaptan çıkarımlarım bu kadar umarım işinize yarar:)
Baskı: Soğuk Kahve
Soğuk kahve'yi arkadaş tavsiyesine bir heves aldım içeriğine baktım edebi değeri yok gibi geldi ama bende prensiptir almışsam kötüde olsa okurum önyargılıyımdır fakat şansta veririm belki hani belki içinde bir şey bir kelime olur beni can evimden vurur diye.Ali Lidar "Tesirsiz Parçalar"kısa öykülerden oluşuyordu yaşanmışlıkları vardı diye sevdim bir sene kitaplığımda beklettiğim bu kitabı da sırf kısa öykülerden oluşuyor herhalde tesirsiz parçalardaki etkiyi yaratır diye okudum ama malesef ilk hissiyatım doğru çıktı baştaki bir iki yazı hariç güzel cümle yok birbirinin tekrarı fikirler anlatımlar. Ergen kitabı demek istemiyorum ama öyle :)Zaman kaybı oldu ama olsun Sartre'nin Bulantı kitabı üzerine beyni boşaltmış ve boş bir şey için dağıtmış oldum:) Hani anlamadım yazarda hep bir sitem hep bir laf sokma hali gördüm ama niye ne için anlamadım.. Demekki o da bilmiyor hangi duygular içinde sanki biraz kafası karışmış neyse benim Ahmet Batman'dan anladığım fonda Cengiz Kurtoğlu eşliğinde melankoliye bağlamalık :) O kadar laf saydırdık ama altınıda çizdiğimiz yerlerde var hani..İşte bazıları -Aramızdaki fark şu; senin roman yazarak anlatamayacaklarını, ben tek bir cümlem ile anlatırım. - "Bir şeyin asıl değerini kaybettiğinde anlarsın. Dünyanın en salak insanı olsan yine anlarsın. Kaybetmek de öyle bir şey." -Sonra bir kahve iç ama herkesle kahve içilmez unutma. Sadece aşık olduğun insanla kahve iç. Onu izlerken kahven soğusun, soğuk kahveyi sırf onun yüzünden sev... -Akıl olmazdı, eğer kalp her zaman doğruyu söyleseydi. -Dünyanın en büyük evinde en büyük odaya sahip olsan da; senin sıkıştığın yer beyninin içidir ve bütün kazalar orada gerçekleşir." -Ben hala seni tekrar tekrar sevmek için yeniden uyanıyorum.
Baskı: Kafamda Bir Tuhaflık
Pamuk merakla beklenen bu kitabını 6 yılda İstanbul'un arka mahallelerini iyice araştırıp ordaki yaşam tarzlarını insan davranışlarını gözlemleyip öyle yazmış.Böyle bir çalışma içine girmiş çünkü yazarımız daha önceki hikayelerinde kahramanlarını İstanbul'un Nişantaşı gibi kalburüstü semtlerinde yaşatıyordu.. Kitapta Nobel ödüllü bir yazardan beklenmeyecek anlatım bozuklukları olsada Orhan Pamuk sonuçta..Kitabın ön kapağı ile konusu öyle uyumlu ki kapağa bakınca içeği ile ilgili kafanızda bişeyler oluşuyor.Kitabın arkasında da değinildiği gibi aşkta insanın niyeti mi kısmeti mi önemli sorusunun cevabı son bölüm ve hatta son cümle ile birlikte tam anlamıyla ortaya çıkıyor. Detaylı cümlelerin yazarı Pamuk; mahallede kuş uçsa sinek konsa yazar. Onun bu özelliği kitabı okurken zaman zaman okuyanı boğsada "ne çok uzattın be adam geç artık oraları"deme noktasına getirse de betimlemeleri tanımlamaları insanı derinden etkiliyor ve bilgilendiriyor. Mesela; İstanbul'un son 40 yılını orda yaşamamış olsanızda yaşamıssınız gibi bilirsiniz yada Mevlut'ün saflığı insanda acıma duygusu uyandırken, Korkut ve Süleyman'ın uyanıklığı bir tiksinme duygusu, babasının fakirliği ve gururu ise bir çaresizlik duygusu uyandırıyor. Pamuk bana nedenini bilmediğim bir şekilde soğuk ve itici gelse de kitap içimizden biri olan Mevlut'ün hikayesiyle sımcacık bir etki bıraktı. Ve boza her satırda insanın canını çektirecek kadar güzel anlatılan boza:) Bu hissiyat için bile Pamuk sevilir:) Bir röportajında Pamuk kitabını anlatırken; "Mevlut resmiyet ile şahsiyet arasında sıkışıp kalmış bir karakter neden?" sorusuna cevabı "Baskıcı bir toplumda var olmak isteyen, şahsi düşüncesini ancak arkadaşına saklayacak. Şahsi düşünceyle resmi düşünce arasındaki fark da yalnızca bir ikiyüzlülük farkı değil, bir hayat acısı farkı" diye açıklamış. Ne güzel söylemiş! Birde kahramanını niye Mevlüt değilde Mevlut olarak seçmiş onu merak ettim.. Kitapta benim açımdan en önemli vurgu; Mevlüt'ün akrabalarının büyük hayallerinin olması ve bu hayalleri gerçekleştirmelerine rağmen hayal edildiği zaman ki büyüklüklerini yitirmiş olduklarından dolayı sürekli mutsuz ve sinirli olmaları.Ki böyle insanlara günümüzde çok fazla rastlıyoruz. Bu durum; fazla hırs yada doyumsuzluk olarak nitelendirebilir. Diğer yanda; tüm değişimlere rağmen değişmeyen Mevlut'ün zaten küçük olan hayalleri ve istekleri gerçekleşirken, her ne kadar istediği gibi olmasa da olduğu gibi kabullenişi gerçekten kafasında bir tuhaflık olduğu hissini uyandırıken; Mevlut yaşadıklarıyla beklenenin beklendiği gibi gelmeyeceğini ama gelenin; gelmesini beklediğinden çok daha fazla mutluluk kaynağı olacağını yaşayarak aktarıyor bize. Böylelikle kabullenişlerinin kabul edilemeyecek yanları olmadığını göstermeye çalışıyor. Ve kitap okumanın en güzel yanı iyi kötü her kitapta karşınıza bir araştırma konusu çıkması.Bu kitaptada "bozada alkol var mı yok mu?" onu araştırdım. Osmanlı döneminde 4. Murat bozayı içinde alkol var gerekçesiyle yasaklamış.Ancak edindiğim bilgilere göre ben Vefa Bozacısının yalancısıyım :) "Bozanın temel maddeleri su, şeker, mısır ve buğdaydır. Bu karışıma dışarıdan herhangi bir alkol eklenmez. İçindeki karışımlar fermantasyon sonucu etil alkol oluşturur ki bozada alkol var diyen o zaman mayalı ekmekte yemesin" nokta:)
Baskı: Bulantı
Sartre'yi ilk Jean Genet "Gülün Mucizesi" kitabını okurken farkettim. Hırsızlıktan müebbet yiyen bir adamın hapishanede yazdıklarını destekleyen ve dönemin Cumhurbaşkanına onun aftan yararlanması için dilekçe yazan yazardı Sartre. Sonra onu merak ettim ve "Bulantı"yı okuma maceram böyle başladı. Yaşanmışlıkları olan insanların yazdıklarını, hayatın tüm gerçeklerini çıplaklığıyla önüme koyan bak bu da var diyen yazarları seviyorum Genet bende böyle bir izlenim bırakmışken Nobel ödülünü reddeten bu şahane yazarla ilgili dikkatimi çeken bazı noktalar var mesela; Babasını 1,5 yaşında kaybeden Sartre ”Babam ben bir buçuk yaşımda iken ölme nezaketini göstererek, beni baba otoritesi yükünden kurtardı” diyerek aile, toplum, ulus vs. gibi değerlere karşı isyanını dile getirmiştir.Bir başka detayda; bir ara “Bulantı”yı yazdığı sıralarda bunalımlı bir devre yaşamış ve alışkanlık yapmadığı savunulan ve 4-12 saat etkili olan bir sanrı uyandırıcı Mescalin’i kullanmıştır.Görsel sanrılar eserlerine yansımış ve Sartre’a psikolojik şoklar yaşatmıştır. Sartre; felsefi düşüncelere radikal değişiklikler getiren varoluşçuluğun önemini vurgulayan yazarlardandır. Sartre'ye göre İnsan sadece vardır. Belli bir amaç gözetilerek yaratılmamıştır. İnsan oluşurken bir taslak belirlenmemiştir. Önce varolur sonra kendi kendini gerçekleştirir. Yani kendisini nasıl yaparsa, öyle olur.Sartre görüldüğü gibi kaderciliğe inanmıyor bu nedenle Nietzsche gibi Ateist olduğu yönünde düşünceler olsada kitabındaki kahramanına söylettirdiği "Bütün insanların evet bütün insanların hayranlığa eşdeğer olduğunu biliyorum. Sizde hayranlığa değersiniz bende. Tanrı'nın yarattıkları olmamız bakımından tabi". Bu söylem bizde ki Yunus Emre'nin "severim yaradılanı yaradandan ötürü"ile eşdeğer.Varoluşçuluk kavramı ile de Ateistliğe olmasa da Deistliğe daha yakın görünüyor. Bulantı adlı eserinde varoluş çabası içindeki bir adamı anlatıyor. Kahramanımız dünyanın anlamsızlığını, yüreğinde bulantı duyacak derecede açık seçik görebilen, ama bu gerçek karşısında yaşamını değiştiremeyecek kadar uyuşuk bir adamdır.Kinyas ve Kayra'yı okurken resmen hiçlik duygusuna kapılmıştım ama burada öyle değil hiçlik yok aksine herşey var.Evet her şey anlamsız ama her şey varolduğu için anlamsız. Bizde varız ama bunun için sebep yok.Kitapta hep bir sorgulama var mesela elim burada ama neden burada, kolum burada ama neden burada sonra bakıyor elim kolum sebepsiz yere burada falan:) Varoluşuna sebep arıyor ama bulamıyor var ama varoluşunun sebebi yok falan:) Bir kitap okuyucusuna bu kadar ulaşırdı tebrik ediyorum okurken bende de bir "bulantı" oluştu:) Zaman zaman bende öyle düşünmüyorum dersem yalan olur:) Sonra dedim ki kendi kendime demek ki bende varoluşçuluğu savunan bir kişiliğim yıllardır hayatın tanımını yaparken "hayat; anlamsızlıklar içinde anlam arama sanatıdır"diyordum. Sonra kendime geliyorum "varoluşumu başka varoluşlarla anlamlandırmadan var olmak çok saçma" deyip tüm anlamsızlıklaştırdıklarımdan vazgeçiyorum. Kitabı okurken kafam gitti geldi bunalıma girdim Sartre okumak yanında Eco masal kaldı:) Kitaptan altını çizdiklerim: -Gövde, bir kere yaşamaya başlayınca, bu işe kendi kendine devam edip gider. Ama düşünce öyle değil. Düşünceyi ben sürdürür, ben geliştiririm. -Birisini sevmeye kalkışmak, önemli bir işe girişmek gibidir, bilirsin. Enerji, kendini veriş, körlük ister. Hatta başlangıçta bir uçurumun üzerinden sıçramanın gerektiği bir an vardır. Düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan. Bundan böyle artık bu gerekli sıçrayışı yapamayacağımı biliyorum. -Topluluk içinde yaşayanlar, kendilerini, arkadaşlarına nasıl görünüyorlarsa aynalarda tıpkı öyle görmeyi öğrenmişlerdir. Benim arkadaşım yok. Tenimin bunca çıplak olması acaba bu yüzden mi? Buna insansız doğa denebilir. -Tutkum ölmüştü artık. Yıllarca onunla dolup sürüklenmiştim, ama şimdi içim bomboştu. -Bu sevinçli, akıllı uslu insan sesleri arasında yalnızım. Bütün bu adamlar; vakitlerini dertleşmekle, aynı düşüncede olduklarını anlayıp mutlululuk duymakla geçiriyorlar. Aynı şeyleri hep birlikte düşünmeye ne kadar da önem veriyorlar. Bakışı içe dönük, balık gözlü, kimsenin kendisiyle uyuşamadığı adamlardan biri aralarına karışmaya görsün, suratları hemen değişir. -Anılarımı şimdiden türetiyorum. Şimdinin içine fırlatılmış, orada bırakılmışım. Geçmişime yeniden dönmek istiyorum ama tutsaklığımdan kurtulamıyorum. -Gizli kapaklı şeyler, ruh halleri, anlatılmaz duygular istemiyorum artık. Ben ne papaz, ne kız oğlan kızım, iç hayatım diye tutturamam. -Bir şey sona ermek için başlamıştır. Serüven uzamaya gelmez, ona anlam veren ölümüdür yalnız. -Benim bildiğim, nesnelerin insana dokunmaması gerekir. Çünkü canlı değillerdir. Aralarında yaşar, onları kullanır, sonra yerlerine koyarız. Onlar sadece yararlıdırlar. Oysa bana dokunuyorlar. Çekilmez bir durum bu. Onlarla bağlantı kurmak korkutuyor beni. Sanki hepsi birer canlı hayvan -Bizi, birbirimizden ayıran gerçeği kavradım birden: Onun üzerinde düşünebileceklerim ona erişmiyordu; romanlarda görülen ruh biliminden fazlası elimden gelmiyordu. Oysa onun yargısı beni bir kılıç gibi biçiyor ve varolma hakkımı bile sorguya çekiyordu. -Şimdi var olandı; şimdi olmayan hiçbir şey varoluşmuyordu. Geçmiş var olan bir şey değildi. Hem de hiç değildi. Ne eşyada, hatta ne de düşüncemde var oluşmuyordu. Kendi geçmişimin benden kaçmış olduğunu çoktan beri anlamıştım.
Baskı: Evete Ulaşmak Boyun Eğmeden Uzlaşma Sağlamak
Günlük yaşantımızda biz ve karşı taraf arasında çeşitli konular üzerinde ayrıma düştüğümüzde bazen yumuşak bazen sert dille ama bir şekilde tartışma ortamı içinde kalmamız kaçınılmazdır.Kitapta Harward Tartışma projesi diye anılan yöntemle bu tür ortamlarda anlaşmaya varabilme umuduyla iletişim yöntemlerini ilkeler halinde anlatılmıştır. Bu ilkeler; - Pozisyonlar üzerinde pazarlık yapmayın - İnsan faktörünü sorundan ayrı tutun - Görüşlerin değil ortak çıkarların üzerinde durun - Karşılıklı kazanç için seçenekler yaratın - Objektif kriterler üzerinde ısrar edin - Karşı taraf daha güçlü ise ne olur? - Karşı taraf oyuna katılmazsa ne olur? - Karşı taraf hileye başvurursa ne yaparsınız? Gibi konular ele alınmış.Genel hatlarıyla "BİZ" ilke yöntemiyle tartışmak her zaman kazançlı bir yoldur.Ve kendinize zaman zaman sunu hatırlatın: Kazanmak için uygun bir yol bulmalıyım ve hakkettiğimi elde etmek için daima dürüst olmalıyım.