
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Fareler ve İnsanlar
Nobel ödüllü yazarın anlatımı yalın ama hikayesinin ağır bir gerçeği taşıdığı kitaplardan birİ daha. Kitabın içinde bir iki kez fareden bahsedildiği halde yazar kitabın ismi neden "Fareler ve İnsanlar" koymuş diye düşünürken içeriğindeki anlatımla birlikte şu sonucu çıkardım. Biz insanlar, çaresiz kaldığımız anda labirente atılmış fareler gibiyiz bir çıkış yolu bulmak için böyle zamanlarda istemesekte yapmak zorunda olduğumuz şeyleri sonucu ne olur, nereye varır hiç düşünmeden bir değil binlerce ben var içimizden birini genelde en bencilini seçip yaparız. Hayatta kalmak adına herşey mübahtır bu olsa gerek.. Kitabın genel vurgusu gerçek dostluk saf iyilik olmasına rağmen kitapla birlikte insan sorgulamaya devam ediyor.Saf iyilik var mıdır? Her iyilik iyilik midir? Sana göre iyilik olan başkasına kötülük olabilir mi diye yada dostulukta bir yere kadar diye... Benim açımdan kitabın en can alıcı noktası; hepimizin yaptığı gibi sevdiklerimizi severken düştüğümüz aşırılık halleri..Sadece sevmek için avucumuzun içine aldığımız ve avucumuzdakine yaşam hakkı vermeyecek kadar sıktığımız için yitirdiklerimiz.. Kitaptan altını çizdiklerim: - Yalnızlık delirtir insanı, yaşadığına tanıklık edecek birileri olmalı. - Küçük insanların hayalleride küçük olur.
Baskı: Aşka Dair
“Aşktır ki, gerisi vesairedir!..” Kırk adet yazıdan oluşan kitapta İskender Pala kitabı için; "okuduğunda belki seni aşkın hakikatine götürmezler ama o yolda daha evvel yürümüş olanların tecrübelerini sana bütün derinliğiyle ve içtenliğiyle anlatırlar”demiştir. Pala'nın daha önce Kitab-ı Aşk kitabını okumuştum bu kitapta diğerinden farklı İlah-i Aşkla ilgili daha ne anlatabilir ki dedim okudum ama yanılmamışım benzer şeyler. Pala edebiyat okuyanlar için Divan edebiyatını sevdiren yazar.Dili benim için çok ağır o yüzden itiraf etmeliyim ki ben pek sevmedim. Ama elimde iki kitabı daha var zaman içinde okuyacağım. Kitapta beni sinir eden "ne Leyla'ymışsın be" dedirten bir hikaye varki şöyle: Leyla’nın Mecnun’u Mecnun bir fırsatını buldu, Leyla ile baş başa kaldı. Leyla da ondan bir dilekte bulundu. ''Ey aşık! Neyin varsa getir!..’’ ''Aay yüzlü!.. Senin aşkınla ne suyum kaldı,ne kuyum. Ne ciğerimde azıcık kan,ne geceleri gözümde uyku.aşkın aklımı yağmaladıktan sonra her şeyim birer birer gitti. Şimdi sahip olduğum tek şey yaralı bir kuş olan canım. Senden bir emir bekliyorum. Ver dersen hemencecik vereyim. Leyla güldü bu sohbete. Sonra sitem etti. ''A yiğit!.. Ben senden bunu ne vakit istersem alırım,başka neyin var?!.’’ Bu söz üzerine Mecnun,partal giysilerinin eprimiş yakasından çıkardığı bir iğneyi Leyla’ya sundu: ''Vallahi, varlık aleminde malik olduğum tek şey işte bu. Bundan başka hiçbir nesneye sahip değilim. Bunu taşımamın sebebi ise yine sensin a gönlümü alan!.. Çölde,ovada,dağda,kırda senin hayalini izlerken çok düşüyorum;dikenler ayağıma batıyor. İşte bu iğne onları ayaımdan çıkarmak için.’’ Mecnun ,Leyla’nın kendisine acımasını beklerken Leyla sitem etti: ''İşte ben tam da onu arıyordum. Aşkta gerçek isen bu iğne sana nasıl layık oluyor,a perişan âşık!.. Bencileyin bir güzelin peşindeyken ayağına diken batsa o dikeni çıkarmak doğru olur mu? Eğer o dikeni çıkarırsan,seninkine vefa derler mi?!.. Sevgili yolunda ayağına diken batan aşık,onu elbisesine takılmış bir gül görmeli değil midir? Gül fidanı,bir gül elde etmek için bir yıl dikenlere sabrediyor da sen gül fidanından da aşağı mısın yoksa? Leyla’nın aşkıyla ayağına batan diken,onun başkalarına armağan edeceği yüzlerce gül demetinden daha değerli değil midir?’’ Yine Mecnun’un bir duası dokundu bu garip yüreğe: Aşk her âşıkın kalbinde eskiyor; Leyla’ya olan aşkım ise ben yaşadıkça tazelenmekte… Rabbim! Artık beni ona sevdir,veya bana onunla şifa ver. Yoksa kalbimin çektiği çileden artık dinlendirileyim Rabbim! Kitaptan Altını Çizdiklerim: - Tabiatta herhangi bir şey haddini aşınca zıddına dönüşür! - Her şerde bir hayır her hayırda bir şer vardır. Dünyada her belanın insana bir yaptırımı ve yansıması vardır. İş ki beladan rahmet devşirebilsin, bela sayesinde yanlıştan dönülüp doğru yol bulunsun. Çünkü öyle belalar vardır ki bizim için sonu nimete dönüşür, şerden hayır neşet eder.
Baskı: Dublörün Dilemması
"Enerjik bir kitle için enerjik bir edebiyat şart" ve "kelimeler nimettir, nimetle oyun olmaz"diyen Murat Menteş Türkiye'de eksikliği hissedilen bir türün boşluğunu dolduruyor.Uzun zamandır (hatta sanırım hiç) okurken altını çizdiğm kelimelerin çoğunlukta olduğu düşündüren bir kitabı okurken bu kadar gülmemiştim komedi film tadında okurken çok eğlendim :) Böyle söylememin en büyük sebeplerinden biri kitap içinde bir çok karakter olduğu halde ve hepsi bu karakterlerin ağzından anlatıldığı halde,sanki aynı kişilerin ağzından çıkıyor gibi,üslupta farklılığa gitmemesi kitapta dağılma söz konusu değil. Kitaptan altını çizdiklerim: - Whitcomb judson fermuarın mucidi. 21 eylül 1922'de öldüğünde chicago'da bütün fermuarlar yarıya indirilmiş. - Abartıyorum: sürrealizm, resim sanatının mayasında var: filler daima daha küçük, pireler ise büyük çiziliyor. - Kimilerinin hayatı öylesine monotondur ki, insan dünyaya ilk kez geldiklerine inanamaz - Bu gülümseme benim sonum olacak. - Hayatının geri kalanını birisiyle geçirmek istediğini anladığın zaman, hayatının geri kalanının bir an önce başlamasını dilersin. - Yanılgılarımızın çoğu, düşüneceğimiz yerde duygulanmak, duygulanacağımız yerde düşünmekten doğar. - Aşk, kalbi vurduğu kadar mideyi de vuruyor - Bu gazeteler sanki cehennemde çıkarılıp Türkiye'ye postalanıyor. - Sana baktıkça tatlım rus ruletinde kaybetmenin acısı gibi bir acı duyuyorum. - Allah'ın razı olduğu kişiye tufan bile bir sığınaktır. - İnanlar için her çağda bir Nuh'un gemisi vardır. - Biz bu çağın fiyakalı kaybedenleriyiz - Gönül kırıklığı ağır basıyor yine nefrete sıra gelmiyor. - ihlal, daima yasağı solar; bu kuraldır. - Bir sözün doğruluğu ile inandırıcılığı arasında hiçbir bağlantı yoktur. - Bir insanı tam olarak ancak boşandığın zaman tanırsınız. - Aşk hayalin çocuğu, hayalkırıklığının annesidir. - Adımı sana söylemektense kulaklarından kıllar fışkıran bir engizisyon yargıcına, satanist bir şebekenin kara liste fihristini tutan etçil katibe ya da kuduz bir doberman sürüsüne söylerim daha iyi'' der gibi baktı:)
Baskı: Bir Delinin Hatıra Defteri
Kitapta 3 ayrı hikaye anlatılıyor. Bir delinin hatıra defteri, burun ve palto..Normalde bu tür ayrı hikayeler bende kitapta bölünmüşlük hissi yaratıyor ama Gogol olduğu için okudum.. O bölünmüşlük hissini verdi mi hayır vermedi ama ANTİK yayınevinin yayınladığı bir kitap bolca yazım hatası var.Kitapta en beğendiğim hikaye Palto oldu. Ama bir delinin hatıra defterindeki gibi kendini bir ülkenin kralı sanmakta hiç fena bir fikir değil :) Malum biazdede böyleleri yok değil o yüzden hikaye tanıdık yer yer komik ama gerçekte trajikomik.. Kitaptan altını çizdiklerim: - Asker olsun, sivil olsun; daire ve büroların başında bulunan makamları adına fazlasıyla alıngan olur. - İngiltere enfiye çekse, Fransa hapşırır. --sevgili.. günlük.. bugün bakışlarımızın sertliğini ve de yumuşaklığını düşündüm. polyanna ya da barbar gibi. hani ikisi de hayali karakter aslında. niye kendimizi böyle şeylere benzetiyorsak? bilmiyorum. Biliyorum aslında!ama çok önemsiz bir şey gerçekten değmez bahsetmeye yarın da bir şeyler düşünebilirim umarım, o zaman yine uğrarım sana.
Baskı: Serenad
İnsanlığa dil, din, ırk, cinsiyet ayrımı gözetmeden acıların ortak olabileceğini anlatan, iç içe geçmiş ve çok iyi kurgulanmış hikayesiyle insanı içine çeken, sürükleyen ve araştırmaya yönelik merak uyandıran aşk, masumiyet, değer yargılarını içinde barındıran okunası roman. Livaneli bu kitabını özellikle Üstü kapatılmış ve ısrarla unutturulmak istenen geçmişimizin tarihi gerçekleri (Struma Faciası, Mavi Alay, Nazi Soykırımı, Yahudi katliamı) su yüzüne çıkarmak ve her devir değişmeyen devlet politikalarını birkez daha vurgulamak için yazmış sanki. Ve tabiki kitaba ismini veren Serenad..Şile'de deniz kenarında buz gibi soğukta rüzgar, gece ve keman eşliğinde Wagner'ın yazdığı Serenad Für Nadia'yı dinlemek isterdim.Tarihle harmanlanmış hüzün veren masum tutkulu bir aşk hikayesiyle birdaha ne zaman karşılaşırım bilmiyorum. İyiki okumuşum dediğim kitaplardan.. Kitaptan altını çizdiklerim: - Bu dünyada sana kötülük yapmak isteyen insanlar çıkacak karşına, ama unutma ki iyilik yapmak isteyenler de çıkacak.Kimi insanın yüreği karanlık, kimininki aydınlıktır.Geceyle gündüz gibi! Dünyanın kötülerle dolu olduğunu düşünüp küsme,herkesin iyi olduğunu düşünüp hayalkırıklığına uğrama!Kendini koru kızım, insanlara karşı kendini koru! - Yaşlılıkta çoğu durumda, beden ve zihin aynı zamanda çökmüyordu.Genellikle bunlardan biri daha genç kalıyordu. Hangisinin önce çökmesi daha iyidir gibi trajik bir sorunun cevabını bugün tam olarak öğrenmiştim. Önce zihin çökerse insan daha mutlu ölürdü. - Cografya kaderdir.. - İnsan çok yakından bakınca bir şey göremez! - Gücü olmayan adalet acizdir; adaleti olmayan güç ise zalim. - Çünkü halk ancak örgütlü olduğu zaman etkili olabilir. Yoksa tek tek insanlar, zorbalık karşınında sinerler. - Her iktidar adam öldürür mü? “Evet! İktidar zulüm demektir. Hele denetlenemeyen iktidar.” “Peki, iyi insanlar iktidara gelirse?” “Öyle şey olmaz!” “Neden?” “İyi insanlar iktidara gelmez, gelse bile iktidar onu bozar, zalim yapar.”Siz bile adam öldürürsünüz. Çünkü iktidar olmanın başka yolu yok. Eskiden daha açık yapılıyordu, şimdi daha gizli.Dolaylı olarak öldürürsünüz, ölümlere neden olursunuz, ama bir şekilde, iktidarınızın sürekliliği öldürmeye bağlı olur. Belki şu anda böyle bir şey yapamayacak bir yapıdasınızdır. Ama iktidar yolu zorlu bir yoldur. Uzun bir yoldur. İnsanı dönüştüren bir yoldur. Ancak iktidara hazır hale geldiğinizde, gerektiği kadar değiştiğinizde, bu yolu tamamlayabilirsiniz.”
Baskı: Kardeşimin Hikayesi
Bana hep Türk filmini geçtim Türk dizisi gibi geliyor Livaneli’nin eserleri ? Anlatılmak istenen hikaye uzun, karmaşık sanki ortada çok önemli bir olay bir gizem varmış hissi uyandıran ancak bilindik hikaye formatına dönen olaylar zincirinden oluşuyor. Kitabın kurgusu için vasat diyemem ama eksik kalan bir şeyler var ne cinayetin ne aşk hikayesinin içine tam olarak giremiyorsunuz. Buna rağmen sürükleyici ancak bu sürükleyicilik derinliğinden dolayı değil insanda merak ve şaşırma duygusu uyandırdığından.. Böyle bir hikaye için fazla sayfa sayısı.. Yazarın öğreten bir yazar olduğu hemen hemen her kitabında ilgi çekici bilgiler verdiğini söylemekte fayda var. "Hipofiz bezi, Blunted Affeckt" ve “Athos Dağı” öğrendiklerimden...Athos Dağı’nın yani Ayranoz’un benimde zaman zaman ah keşke nerdeee dediğim hikayesini anlatayım size. 15. yüzyılda bugünkü 20 manastırın 19’u tamamlandı. Daha sonra yapılan eklerle manastırlar genişledi. 1045’te çıkarılan bir fermanla kadınların Aynaroz’a girmeleri yasaklandı. Dinsel amaç ya da bilimsel araştırma isteğiyle yalnız erkekler Aynaroz’a gidebilir. Bugün de 1.500 keşiş sade ve dünyada uzak bir yaşam sürerler, ekim yaparlar ve bazı el sanatlarıyla uğraşırlar. Yani dünyada kadınların olmadığı bir yer sizce de kulağa hoş gelmiyor mu :P Kitaptan altını çizdiklerim: "Evet, insan her şeyi unutarak yaşayabilirdi ama her şeyi hatırlayarak yaşayamazdı." “Aşk, bir uçurum kıyısında gözü bağlı yürümektir.” “İnsanın en kötü yalanı kendine karşı olanıdır” “Her insan bedeninin çürüyec eğini bilir ve bundan korkar. Ama çoğu insanın ruhu gövdesinden önce çürür; nedense kimse bundan korkmaz!” “İnsan her şeyi unutarak yaşayabilirdi ama her şeyi hatırlayarak yaşayamazdı!” “İnsan, kendine kurallar koyulan bir hayvan gibi her duruma alışıyor”
Baskı: Fedailerin Kalesi Alamut
Fedailerin Kalesi Alamut özetle Karl Marx'ın ünlü "din kitlelerin afyonudur" sözünü en iyi açıklayan kitap..1938 yılında yazılıp bir dönem yasaklanan kitap dünyanın ilk teröristi olan Hasan Sabbah’ ın aklından o anda neler geçtiği ve mantığının son derece kusursuz oluşunu gözler önüne seriyor. İnsanoğlunun nasıl bilinçaltına girilerek hipnotize edildiği ve ardından nasıl itaatkâr bir hale geldikleri gerçekten şaşırtıcı. Bir öğretiye olan inancın insana neler yaptırabileceğini çok iyi anlayabiliyorsunuz. Şöyle ki; fedailere haşhaş içirip kalenin arka tarafında içinde güzel kızların, meyve ağaçlarının bulunduğu bahçede dünyada kısa bir cennet adı altında insanları kandırabiliyor. İlk canlı bomba olayı Hasan Sabbah ile başlar. Kitapta birkaç defa tekrarlanan "hiçbir şey gerçek değildir, her şeye izin verilmiştir." sözü sadece iktidarın elde ettiği bir bilgidir. Bu bilgi iktidarın kalabalıklar üzerinde her türlü manipülasyonu yapmasına ve para şan şöhret gibi her türlü dünyevi zevklerini rahatlıkla yapmasına olanak verir. Kitap ayrıca dinin her zaman iktidar ve güç sahibi olmak isteyenler için bir araç olduğunu anlatır. Kitabın öylesine inandırıcı bir dili var ki kendinizi o anda o olayları yaşıyormuş hissine kapılıyor, aklınızdaki soru işaretlerine o anda cevap buluyorsunuz. Bu nedenle Slovak çevirmen Wladımır Bartol’un tarih kitapları arasında geçen ve 9 yıl süren çalışmalarının sonucunda çıkan bu çalışması boşuna olmamış dedirtiyor insana.. Kitaptan altını çizdiklerim: - ''Hiçbir şey doğru değildir, herşey mübahtır.'' - “Mükemmelliğe giden yolda kendine ve kardeşlerine güven...” -“Ya inandığın şeyler gerçek değilse... “ -“Dostun düşmanın olur, düşmanın dostun olur unutmayın -''Aslında şeylerin kendileri bizi mutlu veya mutsuz kılmazlar, aksine bunu yapan onlardan edindiğimiz izlenimler ve yanlış algılamalardır''
Baskı: Çavdar Tarlasında Çocuklar
20.yüzyılın en iyi 20 romanı arasına girmiş Amerikada birçok okulda ders kitabı olarak okutulan ama aynı zamanda bazı kesimlerde Şeker Portakalı gibi okutulması yasaklanan, Gönülçelen ismiyle Türkçeye çevrilmiş olup Teoman'nın yaptırdığı dövme ve albüm adı olması, Mel Gibson'nun Komple Teorileri filminde tekrar tekrar okuduğu kitap olması, John Lennon'un katilinin cebinden çıkan kitap olması ama benim asıl okuma merakım discovery channel'da, bu kitabın gizli servisler tarafından beyin yıkama için kullanılıp, insanları suikast işlemek üzere kurduğu iddiaları belgeselinden sonra arttı.Yalnızlıktan nefret eden, daha doğrusu etrafındaki olan biten çoğu şeyden nefret eden, beraber bir anı paylaştığı hoşlanmadığı insanları bile özleyebilen bir çocuğun birkaç gün içinde yaşadıkları. Ergenlik psikolojisini ve o yaşlardaki kişilik bunalımındaki yetişken adayın; büyüklerin yozlaşmışlığı, bencilliği, anlayışsızlığı karşısındaki isyanını en iyi anlatan kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum. Kitaptan altını çizdiklerim: -Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir, olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir. -Asla güzel ve huzurlu bir yer bulamıyordunuz, çünkü böyle bir yer yoktu. -Bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp, konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir. -"Kimseye biseyinizi anlatmayın...insanları o-özlemeye baslıyorsunuz sonra. - Bir şeyi çok iyi yapıyorsanız bir süre sonra dikkatli olmazsanız gösteriş yapmaya başlıyorsunuz ve sonunda da iyi olmaktan çıkıyor yaptığınız.'
Baskı: Gülün Mucizesi
Sanırım yetiştirilme şeklim, içinde yaşadığım hayat şartları ve toplumun kabul gördükleri gerçek dünyanın diğer yüzünü görmekten ve yeraltına inmekten alıkoyuyor beni. Bu nedenle ne bu kitabı ne de bu yazarı anlamaya ve anlatmaya yetecek kadar hayal gücüne sahibim. Kitabı okurken anlatılanların olabileceğini bile tahayyül edemiyorum iki erkek arasındaki cinsel eylemi anlamak benim için zor ki etrafımda bunu yaşayan örnekte olmayınca :) Her neyse elimdeki eserin gerçek bir dünya olduğunu bildiğim için azimle bitirdim ve bu bağlamda; Yazarın gerçek hikayesinin anlatıldığı bu kitapta babasının belli olmadığını, annesinin onu küçük yaşta terk ettiği için yetimhanede büyümüş olduğunu ordan bir aileye evlatlık verildiğini ve orda kötü olmanın tohumlarını eken hırsızlık suçuyla suçlandığını ve haksız bu suçlama sonucu gerçekten kötü olmaya ve bu dünyada yer bulmaya karar verdiğini söyleyebilirim. Onca hırsızlık suçundan sonra müebbet alır ve hapishane..Sanırım içine girmeden orada yaşanan duygu karmaşasını sapkınlık nedenlerini anlayamayacağım ama Freud’un haz kavramı anlatımıyla; Mahkûmlar gözetlendikleri için özne kimliklerini yitirip nesnelere, arzu-nesnelerine dönüşürler. Gözetleme dürtüsü evrenseldir ve röntgencilik bir erkek sanatıdır. Sapkınlığı da içinde barındıran yasak sanatlardan sadece biri. Yani doğal olarak eşcinsellik.. Genet bu kitapta ve edebiyat camiasında eşcinsellik, hırsızlık ve ihanetin sözcülüğünü açık bir tavırla üstlenir. Hapishanede cinsel kültürün şekillenmesine yol açan Çiçeklerin Meryem Anası eserini yayınlar ve bu eser Jean Paul Sartre gibi önemli yazarların dikkatini çeker onun dışarıda olmasına karar verirler ve Fransa Cumhurbaşkanına mektup yazarlar ve Genet dışarıda.. Birçok yazara göre Genet’in edebiyat dünyasındaki tanımı “Skandal yaratan yazar” Skandalların yazarı isteği üzerine 1986’da öldüğünde, isteği üzerine Fas’ta, bir yanında hapishane, diğer yanında genelev bulunan bir mezarlığa gömülür.
Baskı: İçimden Geçen Zaman
Çocukluk dönemime rastlıyordu ölümü bilincimi kazanamadığım bir dönem.. Ama yinede Gazeteci Uğur Mumcu “evinin önünde bir suikaste kurban gitti” haberini duyunca yüreğim acıdı kimmiş neler yapmış sonra sonra öğrendik. Yaşaya yaşaya öğrendik kaldı ki ben devletin söylediği hiç bir şeye inanmam!”Bir şey söyleniyorsa tersi daha geçerlidir benim için. Beklide o yüzden Mumcu’yu sorgulamadan sevişim. Şimdinin günü birlik yaşayıp, düşüncelerini devrin adamlarına göre şekil alarak yazan/çizen yazarlara bir de Uğur Mumcu'ya bakıyorum, ne kaybettik bunun analizini yapamam belki ama halk olarak şu anki gazetecilik camiasına bakarak bir şey kazamadığımızı görmek mümkün. Bazı adamlar bir kere geliyorlar. Sonrası yok ötesi yok..
Baskı: Şeker Portakalı (Zeze, #1)
Çocuk romanı olarak literatüre geçmiş olsa da bu kitabın yaşı yok..Uçurtma avcısı kitabının kahramanından uzun bir zaman sonra bir hikayenin kahramanı yani Zeze içimi burkan, acıtan, yumuşatan bir etki yarattı. Hikâyenin içine girip onu tanımak sıkı sıkı kucaklamak geldi içimden. Zeze; hayal dünyası geniş ve kocaman yüreğiyle yaşıyor bu hayatta. Yoksulluk, dayak ve büyük bir sır onun omuzlarındaki yük.. Ve işin ilginç yanı; bu kitap hem okunması gereken ilk 100 eser listesine girmiş olması hem de Türkiye’de sansürlü yani okutulması yasaklanmış olması hatta ödev olarak bunu öneren öğretmenlere ceza işlemi uygulanıyor olması.. Yasaklama gerekçesi bir çocuğun argo kelimeler kullanması, şiddet görmesi ve çocuk yaşta psikolojisini etkileyecek büyük bir acı yaşamış olması.. Çocuklar bundan etkilenirmiş! Doğru zaten basın yayın yada hayat çocukların iyi yönde etkilenmesi için çok yardımcı oluyor! Şahsi fikrim; çocukların dünyayı tos pembe gösteren bir Pepe’yle değil hayat kadar gerçek bir Zeze’yle büyümesi yönünde.. Ve sorgulayan, hayalleri olan olan çocuklar..Onlarında bir birey olduğunu kabul edip sığ ve önyargılı düşüncelerimizle engellemek yerine, anlamaya çalışarak yol gösterilmesi gerektiği yönünde. Kitaptan altını çizdiğim satırlar: -'Öldürmek, Buck Jones'un tabancasını alıp güm diye patlatmak değil! Hayır. Onu yüreğimde öldüreceğim, artık sevmeyerek... Ve bir gün büsbütün ölecek.' - Hiç kimseden hiçbir şey beklemiyorum. Böylece hayal kırıklığına da uğramamış oluyorum. -Uyuyalım. İnsan uyudu mu her şeyi unutur. -Hep böyle duygulu bir çocuk olacaksın ve pek çok ağlama fırsatı bulacaksın hayatta. -Yiyecek bir şeyler götürürüz. En çok ne istersin? Her şeyi severim. Evde yiyecek bir şey bulduğumuz zaman sevmeyi öğrendik. -Daha çok anlat dedim. -hoşuna gidiyor mu? +çok. +elimden gelse seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre hiç durmadan konuşurdum. -bu kadar yola nasıl benzin yetiştiririz? +gider gibi yaparız.
Baskı: Kelebekler ve İnsanlar
Yazarımız; engelli insanlara sadece acımaktan vazgeçip, engelli olmayan insanlar gibi aşık olabileceklerini, cinsel yaşamlarının olabileceklerini, özürlü olduklarını bizim kadar takmadıklarını bir yerden sonra kabullenip espri bile yapabileceklerini yalın ve gerçekçi bir dille anlatmış. Asıl engelin bedenlerde değil zihinlerde olmaması gerektiğini, kalıplaşmış önyargılarımızı bir kenara bırakıp insanlara beden değil yürek ve karakter olarak bakmamızı sağlıyor. Kelebeklerle de, ömrümüzün ne kadar olacağını asla bilemeyeceğimizi ve bu ömrü yaşarken kendi değerimizi bilip, anlamsız istekler uğruna kendimizi heba etmememizi anı yaşamamız gerektiğini anlatıyor.. Kitaptan altını çizdiklerim: -Vazgeçmeyin. Bir şeyden ilk kez vazgeçtiğinizde rahatlarsınız; ikinci kez vazgeçtiğinizde alışkanlık olur. -Bir aileyi ayakta tutan şey, gülümseyen yüzlerin ve çatılan kaşların dengesidir. -Aşk önce düşünmektir sonra dokunmak.. -Kısa ve renkli bir ömrü, uzun ve renksiz bir ömre tercih ederim. -İnsanlar ellerinde güç varsa korkuturlar..Sevmezler iletişim kurmazlar ne yaptıracaklarsa severek, anlaşarak değil korkutarak yaptırırlar. -İnsanlar, birisini sevdiklerinde veya sevdiklerini sandıklarında üçüncü bir kişide açmayacakları yara yoktur. -Yapabilenler yaparlar, yapamayanlar öğretirler, öğretmeyi de beceremeyenler yönetirler, yönetmeyi de beceremeyenler eleştirirler, teftiş ederler. -Elindekini görmeyip, görünmeze bakan aptaldır.. -Sen dert etmezsen söyleyip söylememek önemsiz olur gözünde. -Unvanları altında ezilmeye başlayan insan, acı çeker, acı çektirir. - Bu dünyada zayıfın varlığı güçlünün tablosunda bir nokta gibi görünür.
Baskı: Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (1984)
“Herkes eşittir; ama bazıları daha eşittir” diye bir söze imza atmış yazarımız, 1914-1945 "30 yıl Savaşı”nın entelektüel kurbanlarındandır. "1984" romanını bir yandan veremle savaşırken yazmış. Kurgu ve geleceği görme yönünden sanırım Orwell başka bir adammış diyebilirm. Kitabı okurken bir taraftan içiniz kararıyor diğer taraftan buna ne kadar yakın olabileceğinizi düşünerek korkuyorsunuz. 1940’larda yazılmasına rağmen günümüzü çok güzel anlatmış. Bir iktidar düşünün, emirleri sorgulanamayan, rakipsiz, baskıcı, muhalefetsiz.. bir halk düşünün, sadece verici değil aynı zamanda alıcı olan tele-ekrandan sürekli izlenen, sahte düşmanlar yaratılarak zihni ele geçirilen, yaptıkları takip edilen ve komutlarla yönetilen, onlar gibi düşünmeye zorlanan öyle ki “iki kere iki dört diyebilmek özgürlük” tutarsız itaatlere uydurulan… İnsanların tüm değerlerinin yok edilip 'parti'nin her şeyden önde olması, 'birey' olmanın yasak olması. Büyük Biraderi kabul etmeyen sistem karşıtlarına karşıtlarının “düşünce suçu” işlediğini düşünüp 101 numaralı işkence odasında kişilerin en büyük korkularıyla yüzleştiği herkese ayrı değişik işkence çeşitleri vardır. Kahramanımız Winston’da yüzü aç fareler tarafından parçalanmak üzere bir düzeneğe yerleştirilmişti neyse ki doğru kelimeleri söyledi.. Onun düşün suçu Aşk! Gerçek aşk belki de en güzel bu kitapta anlatılmıştır. Hayata öylesine bakan güçlü ve vurdumduymaz bir kadın ve onun için düşün suçunu işlemeyi türlü işkenceleri göze almış bir adam.. Ve onlar o yasak ve tehlikenin içinde, her şeye rağmen, korkusuz özgür bir çift gibi davranabiliyorlardı. Eğer birey olmayı beceremezseniz, bireyciliği engelleyen sistemin bir şekilde parçası olursunuz! Kitaptan altını çizdiklerim : - Geçmişi belirleyip denetim altında tutan, geleceği de belirler. - İnsanın en amansız düşmanı kendi sinir sistemidir. - Bazen acı öyle boyutlara ulaşır ki, iki kere iki beş bile edebilir. - Bilinçleninceye kadar baş kaldırmayanlar, bilinçlenince de başkaldıramazlar. - "Her azalma bir kazanç sayılıyordu, çünkü seçim alanı daraldıkça, düşünme istemi de o hızla azalmaktaydı." - Hiçbir fikir, hiçbir duygu yalnız değildir. Fakat sevgi satılıktır. En tiksindiğimiz şeylerle korkutulunca hepimiz, "Beni rahat bırakın! Julia'ya yapın!" diyebilecek kadar benciliz. - İnsanın kafasının, kalbinin içine giremezler ki! - İnsan, insan olarak kaldığı sürece ölüm dirim aynı şeylerdir. Kitaptan aklıma kazınan terimler : Distopya, Büyük Birader, Düşün suçu, Proller 101 numaralı oda,
Baskı: Kızıl Nehirler
Polisiye, gerilim, cinayet tarzı kitaplar okunur ama Grange’ın kitaplarındaki kurgu her zaman akıl sınırlarını zorlar, sizi sürükler, ürkütür, şaşırtır. İki farklı cinayet, iki farklı soruşturmanın " böylesine" hayal gücüyle birbirine ba...ğlanması dahiyane. Parçalanmış, kaybolmuş çalınmış kişilikler, seri cinayetler, boş mezar, ölümün soğuk nefesi ve yıllar önce ölmüş olması gereken bir katil, aksiyonu temposu hiç düşmeyen bir roman.. Kitaptan altını çizdiklerim: - Delilik anlık bir süreçtir. Çoğu zaman başkalarının gözünden kaçmayı, zararsız bir kişilik görüntüsünün gerisinde saklanmayı becerir. - Her cinayet bir atam çekirdeğidir. - Bazı bilim adamları irislerin dibinde, insanın sadece sağlığının değil bütün geçmişininde yazılı olduğunu düşünüyor.
Baskı: Bab-ı Esrar
Ahmet Ümit'in klasikleşen polisiye romanı tadı verilmiş olsa da daha çok Mevlana Şems anlatılmış. Elif Şafak /Aşk kitabından sonra üstüne iyi bir pekiştirme oldu. Mevleviliği iyi bilenler için basit bilmeyenler için ilgi çekici ama her iki taraf içinde akıcı bir anlatım. Kitapta sevdiğim taraf, böyle tarihi, manevi ve Mevlevi bir konuda okuyucuyu kesin bir sonuca yönlendirmeden yüzeysel bir anlatımla araştırmaya sevk ediyor olması. Özellikle Kimya Hatunla ve bilinen Şems’in dışında burada daha insani olan karakteri ile ilgili kafamda birçok soru işareti oluştu. Kitaptan Altını çizdiklerim: - "çoğu zaman mesele, tanrı'nın ne olduğu değil, bizim onda ne gördüğümüzdür. Sevgi dolu olanlar merhameti görür, zalim olanlar şiddeti. Zeki olanlar aklı görür, aptal olanlar kör inancı, alimler bilimi görür, cahiller mucizeyi." - "sevmek bir anlamda sende olmayana ulaşmak, bunun için çabalamak değil midir? senden farklı olmayan birine niye ulaşmaya çalışasın ki?" - "birini sevmek onu kültürüyle birlikte sevmek derdi annem." - "cahillik engelinden atlayamayan, bilgi yükünü taşıyamaz." - "çünkü insana duyulan aşk da, Allah'a duyulan aşkın bir suretidir. o aşkın sureti bile o kadar güçlüdür ki, kişinin aklını başından alır." Kitabın en sevdiğim ve bu kitabı okumak için başlı başına bir neden olduğunu düşündüğüm kısmı ise annesinin, Karen'e söylediği şu sözlerdi; "ama şu an yaşadığımız dünya gerçek; sadece zenginlikler değil, yoksulluklar da gerçek. açlıktan ölen çocuklar gerçek, hastalıklar gerçek, savaşlar gerçek, giderek daha mutsuz olan insanlık gerçek. yeryüzünün her sabahında insanlar gözlerini böyle bir hayata açarken, bunca acımasızlık, bunca yoksulluk, bunca umutsuzluk varken, perdenin öteki tarafındaki cenneti düşünerek yaşamayı ben kendime yediremiyorum karen. Böyle bir cennet olsa bile kendime yediremiyorum. ben iyiliği, sadece iyilik olsun diye yapmayı seviyorum; kötülükten kaçınmayı, kötü olmadığım için yapmayı istiyorum. iyi olduğumda birinin bana ödül vermesi ya da kötü olduğumda birinin beni cezalandırmasından korktuğumdan değil. iyi olmak için bir efendiye ihtiyacımız yok kızım. iyilik de kötülük de içimizde, bizimle beraber doğdu, bizimle birlikte yok olacak. önemli olan yaşarken neyi seçtiğin, hem de cennet ödülü ya da cehennem cezası olmadan. Hem de ölüp gideceğini bile bile. Perdenin ötesi diye bir yer olmadığının farkında olarak. Üstelik senden sonra gelecekleri hiç kıskanmadan, üstelik biz görmesek de onlar daha mutlu olsun diye çabalayarak. benim payıma düşen de buymuş, teşekkürler hayat diyerek. bence yaşamak bu kadar basit, aynı zamanda bu kadar güzel, bu kadar heyecan verici. Bütün mesele sahiden alçak gönüllü olabilmekte."
Baskı: Sil Baştan
Eğer reenkarnasyona inanmıyorsanız şu an için imkânsız gibi görünen ilginç bir hikâyesi var. Sonsuz, derin ve heyecanlı bir dünyaya alıp götürüyor sizi. Düşünsenize hayatınızın 18 ile 43 yaş aralığını yani son 25 senesini sil baştan tekrar yaşıyorsunuz hem de defalarca. Mesela hangi hisse ne zaman artacak, ne zaman ekonomik kriz yaşanacak, o sene hangi takım şampiyon olacak depremler büyük felaketler vs. her şeyi biliyorsunuz. Buna göre hayatınızda o zaman beğenmediğiniz tarafları, yaptığınız hataları düzeltme şansınız var olmasını istediğiniz gibi yeni baştan kuruyorsunuz sonra pat diye ölüyorsunuz ve yine sil baştan yine 18 yaşındasınız. Aslında çok çok eğlenceli ama sağlam psikoloji gerektiriyor. Ben mesela öle dirile sonunda istediğim hayatı kurmuşum ama biliyorum 43 yaşında hepsi yok olacak yine öleceğim ha öleceğimi bile bile bunun önüne geçemiyorum da ne kadar önlem alırsam alayım altın fanusa da girsem bir şekilde 43 yaşımda tekrar ölüyorum. Buda demek oluyor ki hayatı yeni baştan yüzlerce kez kursam da kaderi değiştiremiyorum sadece sonuca giden yollar üzerinde oynamalar yapabiliyorum. Durum böyleyken düşündüm şimdi ölsem ve geriye dönsem neleri değiştirirdim diye çok ilginç bir durum değiştirmek istediğim her şey benim kaderim olarak belirlenmiş eğer bunlardan kaçamayacaksam arada giden yolları değiştirmenin hiçbir mantığı yok öyle yada böyle yaşanacaklar. Zaten ya unuttum ya gülümseyerek anımsadım pişmanlıklarım yok denecek kadar az beklide çok ama ne fark eder ki içinde bulunduğum ve şartlar gereği şu anki aklımla da yine aynı şeyleri yaşarmışım. Sonuç olarak bir kere yaşayıp ölmek en iyisi çünkü yapman gerekeni ne zaman gerekiyorsa o an yapman gerektiğinden acelecilik, toyluk, başka alternatiflerin olduğunu bilmemekten ötürü yaptığını biliyorsun pişmanlığın az diğer türlü ikinci kez yaşarken artık biliyorsun ve aynı hatayı iki kere yapmak aptallık olarak değerlendirir yani pişmanlık katsayısı daha fazla. Kurgusu bu kadar iyi olan bir kitapta sonunun iyi bağlanmamış olması ve aradaki boşluklar zaman zaman sıksa da kendi hayal dünyanızda gerçeklikten uzak bir şölen yaratabilirsiniz.
Baskı: Ya Bir Yol Bul Ya Bir Yol Aç Ya da Yoldan Çekil
İşin özü; ya kendi ayaklarının üzerinde durmayı öğren, ya başkalarının kendi ayakları üzerinde durmasına yardım et, eğer hiçbirini yapamıyorsan kimsenin ayakları üzerinde durmasını dolaylı ya da direkt yoldan engelleme diyen Mümin Sekman kitabı.. Eğer doğru kişi, doğru zaman ve sizin için doğru kitapsa bu kitaptan öğrenebilecekleriniz, kendi yeteneklerinizi ve eksik yönlerinizi yeniden keşfedebilir, kişilik özelliklerinizde yeniden sorgulamaya gidebilirsiniz ve bu günü gerçek manada bir amaç edinmemişseniz, idealist bir insan olabilirsiniz. Kitaptan altını çizdiklerim: *İnsan zihni yeni bir fikre uzandığında bir daha eski boyutlarına dönmez! * Bildiği hayal ettiğine yetmeyen kişi başarılı olma yolunda bir sonuç alamaz. Bu yüzden okumak ve bilmek gerekir. * En büyük ve en zekice başarı nasıl başarabileceğini bilmektir. * İnsanın beyni gerçek bir görüntü ile zihinde gerçeğe benzer canlılıkta oluşturulan bir hayal arasındaki farkı tam olarak anlayamaz.
Baskı: Prag Mezarlığı
Sizin hiç bazı yazarlara geç kaldığınız ama onu algılama aşamasında hazırlıksız olduğunuzu gördüğünüz oldu mu? Umberto ECO’nun okuduğum ilk romanı..Satır aralarında bu adam beni aşar dediğim çok oldu ama inat google sözlük bilirkişi dahil her şeyi araya kattım okudum Masonluk, Yahudiler, Fransa, Almanya, İtalya, Cizivtler, papaz, rahip, siyonlar yani içinde yok yok olan üzerinde fazla çalışılmış ama benim çalışmadığım yerlerden anlatan kitap..Öncelikle Avrupa tarihinin bilinmesi gerekiyor..Gizli servislerin ne işe yaradığı, istenildiğinde özenle sahte belgeler yaratıp toplum bilinçaltına nasıl yerleştirildiğini gözler önüne seriyor..İnsan ile ilgili önyargıların nasıl oluştuğunu ve çocukken ekilen nefret tohumlarının gerçeğe dayanmadan suni bir ortamda nasıl yeşerdiğini bir kere daha görüyoruz..Ve muhteşem yemek tarifleri! ilginç konuların işlendiği bir kitap olmasa elimdeki kitap için yemek kitabı diyebilirim Şöyle ki birsürü yemek tarifi ve yemek yenilen restorantlarda menünün tam liste yazılmış olması hatta 1897 yılında Paris’te iki kişinin yediği bir yemek menüsü içinde bulunan yiyeceklerin şarapta dahil tabi toplam tutarı günümüz fiyatlarıyla hesaplandığında 8,800 euro..
Baskı: Yalnız Seni Arıyorum – Nahit Hanım'a Mektuplar
Baştan sona aşk, baştan sona sefalet..Adı Orhan Veli hoş o dönem bütün şairler, yazarlar sanatçılar için böyle ama adam Ankaradaki sevgilisini görmeye gitmek için değil yol parası üzerine pardesü alamadı..Geçtim onu o lüsk adam sevgilisine yazacak mektup için kimi zaman mürekkep, kimi zaman kağıt, kimi zamanda postaya atacak para bulamadı..Nahit hanımda Nahit hanım olsa! Nazı cazı, sitemi, huysuzluğu bitmedi gitti...Kaldı ki İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı diye uğruna şiirler yazdığı İstanbul için Orhan Veli Ankara'da bıraktığı Nahit Hanım uğruna "İstanbul işte anlatılacak bir şeyi yok yağmur çamurlu sokaklarıyla bana dünyadaki şehirlerin en çirkiniymiş gibi geliyor"demiş.. Boşuna dememiş Aşık Veysel "güzelliğin on para etmez bu bendeki aşk olmasa" evet aşk işte :) Neyse aşktada hayattada yüzü gülmeyen Orhan Veli iş bilmeyen bir belediyenin açtığı çukura düşüp başından yaralandı zaten 4 gün sonrada fenalaşıp kaldırıldığı hastanede 36 yaşında öldü. Al sana Orhan Veli kitap bitince dedim ki ben iyi yaşıyorum walla e o zaman bin şükür halime :)) Kitaptan altını çizdiklerim : - Ben ne olursa olsun, hayatıma ne karışmış olursa olsun, hiç kimseyi senin yerine koymadım. - Emin ol, bu dünyada hiçbirşeyden zevk almıyorum. Bütün bu tatsız günler içinde yalnız seni arıyorum. - Hayatımızın hiç düşünmeden feda edebileceğimiz seneleri o kadar çok mu? - Benim için güzel şehir çirkin şehir diye birşey yok. Sadece senin bulunduğun şehir, senin bulunmadığın şehir diye bişey var. - Aşkla beraberkendimide dünyayıda unutmak istiyorum. - "Ankaraya gidiyorum birşey söyleyecekmisin dedi" bende "Bütün Ankara'ya yani Nihat Hanım'a selam söyle"dedim. - Ölüyorum senden ayrı yaşamak beni mahvediyor.
Baskı: Deli Kızın Aşk Şarkısı
Şairimiz; manik-depresif teşhisi konmuş, hep intiharsı eğilimler ile yaşamıs. Babası Otto ile sorunlu ilişkisinin sonucunda gençliğinde kafayı sıyırmış sylvia plath. ted hughes ile evlenmiş, bunalımdan bunalıma koşmuş, o arada çocuklar doğurmuş ve muhteşem yeteneğinin yanında kocası kimbilir nerelerde sürterken kendisi eve kapanıp çocuklarına bakmak zorunda kalmış kadın sylvia plath. hayatı da trajikomik bir şekilde -gene- evde olduğu birgün çocukları yatırdıkt...an üstlerini örttükten sonra tüm boşlukları battaniyeyle kapatıp, artık tek kalesi kalmış olan mutfağına girip kafasını fırına sokarak son bulmuştur. o kadar intihar tutkusunun, nasıl olduğunu tahayyül etmek bile istemeyeceğimiz o bunalımın ve hayata dayanamaz hallere gelmenin neticesinde bile sorumluluk sahibi bir insan olarak ölmüştür.Temasında ölüm olan şiir kitabından altını çizdiklerim: - ölmek bir sanattır her şey gibi eşsiz bir ustalıkla yapıyorum bu işi, öyle ustaca ki insana korkunç geliyor öyle ustaca ki gerçeklik duygusu veriyor bu konuda iddialıyım sanırım. - gene yaptım, gene yaptım işte. on yılda bir kere beceririm bunu ben - "benim için şimdi sonsuzdur,sonsuz da sürekli olarak değişir,akar,erir. yaşam bu andır.geçip gittiğinde ölüdür artık.ama her yeni anla birlikte yeniden başlayamazsınız,ölü olana göre yargılamak zorundasınız.bataklık kumu gibi tıpkı..daha başından umutsuz.bir öykü bir resim heyecanı biraz yenileyebilr ama yeterince değil.şimdinin dışında hiçbir şey gerçek değildir,daha şimdiden yüzyılların ağırlığının beni boğduğunu duyumsuyorum.birzamanlar yüzyıl önce bir kız yaşamıştı,şimdi benim yaşadığım gibi sonra öldü ben şimdiyim göçüp gideceğimide biliyorum ama doruktaki o an o parıltı gelip geçiyor sürekli bir bataklık kumu ama ben ölmek istemiyorum" - "neden yazı yazdığımı mı soruyorsunuz bana? zevk mi alıyorum? değer mi? peki para kazandırır mı? öyleyse bir nedeni var mı? yazıyorum çünkü içimde susturamadığımbir ses var..." diyen manik-depresif pesimist kadın..
Baskı: Kişisel Ataleti Yenmek
Unutma; çok üzüldüğünde bile yüreğinde hep gülecek bir köşe vardı. Bak şimdi nasıl gülüyorsun! Unutma; terk ettiysen bile gidecek bir yolun vardı. Bak, şimdi bambaşka bir yerde değil misin? Unutma; batan her güneşin ardından sonra yine gü...neş doğdu. Yüzündeki ışık o yeni günün güneşinin ışıltısı değil mi? Ve unutma; hayat dualite üzerine kuruludur. Her inişin muhakkak bir çıkışı olacaktır! Haydi şimdi, ne olursa olsun umutla gülümse yeni başlayan güne, hayata, onun renklerine, güzelliklerine... Kitaptan altını çizdiklerim: - Herkesin hayatında bir an gelir, içindeki ateş söner. Sonra bir başka insanla karşılaşınca alevlenir. - Bir şeyi gerçekten istersen çok istersen o isteğini evrene atarsın ve o sana geri döner, yani gerçekleşir. Chello'nun simyacısındaki gibi bütün evren yardım eder. - Özünü koruyarak değişeceksin ilerleyeceksin. - Tahammül etmeyi öğrenin çünkü tahammülsüzlük öfkeyi, öfkede yalnışı getiriyor insana. - Keşke geri alamayacağınız bir anın tekrar yaşanması üzerine kurulmuş bir hayaldir.Yalnışlarından ders almaya çalış hatalar bunu için var. - Hayatın bir sırrı olduğuna inanıyorum herkes gibi bende bunu çzömek için uğraşıyorum. - Teori deneyimle birleştiğinde ancak kullanılabilir bilgiye dönüşür ve size fayda sağlar.
Baskı: İnsan İsterse / Azmin Zaferi Öyküleri 1
Unutma; çok üzüldüğünde bile yüreğinde hep gülecek bir köşe vardı. Bak şimdi nasıl gülüyorsun! Unutma; terk ettiysen bile gidecek bir yolun vardı. Bak, şimdi bambaşka bir yerde değil misin? Unutma; batan her güneşin ardından sonra yine gü...neş doğdu. Yüzündeki ışık o yeni günün güneşinin ışıltısı değil mi? Ve unutma; hayat dualite üzerine kuruludur. Her inişin muhakkak bir çıkışı olacaktır! Haydi şimdi, ne olursa olsun umutla gülümse yeni başlayan güne, hayata, onun renklerine, güzelliklerine... Kitaptan altını çizdiklerim: - Herkesin hayatında bir an gelir, içindeki ateş söner. Sonra bir başka insanla karşılaşınca alevlenir. - Bir şeyi gerçekten istersen çok istersen o isteğini evrene atarsın ve o sana geri döner, yani gerçekleşir. Chello'nun simyacısındaki gibi bütün evren yardım eder. - Özünü koruyarak değişeceksin ilerleyeceksin. - Tahammül etmeyi öğrenin çünkü tahammülsüzlük öfkeyi, öfkede yalnışı getiriyor insana. - Keşke geri alamayacağınız bir anın tekrar yaşanması üzerine kurulmuş bir hayaldir.Yalnışlarından ders almaya çalış hatalar bunu için var. - Hayatın bir sırrı olduğuna inanıyorum herkes gibi bende bunu çzömek için uğraşıyorum. - Teori deneyimle birleştiğinde ancak kullanılabilir bilgiye dönüşür ve size fayda sağlar.
Baskı: Mart Menekşeleri
Bir sır 60 küsür yıl birbirinin yüzüne baka baka kuşaklar boyu saklanırmı pes doğrusu! Kitapta önyargıların, küçük bir yanlış anlamanın aşk adına bir ömrü nasıl heba ettiğini gördüm. Hayat bu konularda öyle acımasız ki aşkına sahip çıkmayan aşığın sonu bu sanırım “unutamadığın gibi birde üstüne üstlük an be an onu yaşamak” Bee’nin bencilliğini anlamam mümkün değil ama aşkına sahip çıkışı hoş.. Hayatta hiç birşey aşık bir insan kadar tehlike unsuru değildir! Ama adildir de başkasına ait kalbi ne yaparsan yap çalamazsın! Kitabın tek içler acısı olmayan yanı hikayenin geçtiği adanın huzurlu atmosferi bana yine canım Datça’yı hatırlattı..
Baskı: On Derin Ayak İzi
Kitabın ana fikri “Doğru zamanda doğru kişilerle yapılan bağlantılar kişisel gelişiminiz ve kariyeriniz için olumlu sonuçlar elde etmenizi sağlar” diyebilirim. Kitabı okurken en çok “dünya ne kadar küçük ve tesadüfe bak sen” cümlelerini sık...ça kullandım..Akıcı ve akılda kalıcı. Hayata dair bazı faydalı tüyolarla birlikte okumakta fayda var dedirten kitaplardan birisi.. Kitaptan altını çizdiklerim : Hayatta şunu öğrendim ki, birine zevk aldığı kötü bir alışkanlığı bırakması fikrini empoze etmenin hiçbir faydası yok. Karşında dinleyen yoksa tüm uyarılar ve nasihatler faydasız kalıyor, hatta çoğu zaman ters bile tepebiliyor. Bu hissettiğim gerçek aşk mı yoksa arzuya bulanmış edepsiz bir ihtiras mı çözemiyorum. Dünya hızla bunların birinin ekseninde dönüyor ama hangisini? Artık gerçek aşkın arzuya dönüşmüş edepsiz bir ihtirastan ayrı olarak var olamayacağından emindi. Tesadüf denen şeyin aslında bize bir şey öğretmek için vuku bulduğuna inananlardanım. Bazı yanlışları doğru zamanda yapmasaydım bugünlere gelemezdim. Doğru erkek diye bir şey yoktur. Etrafındaki tüm erkekler zamanla doğru kişi sıfatına sahip olabilir, tabii değişen koşullara bağlı olarak