Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Kır Zincirlerini (MacLeods of Skye Üçlemesi, #3)
Sevmek kendini onda kaybetmektir. Kitabın kapağı yukarıdaki kelime ile süslü. Ve bence kitabı anlatan en doğru kelime olmuş. MacLeod kardeşleri serisinin son kitabını da bitirmiş bulunuyorum.Serinin kitaplarına baktığımızda Asi ve Kır Zincirlerini daha çok beğendiğimi söyleyebilirim. Maskesiz romanı da güzeldi ama daha çok sarayda ve siyasi+politik olaylar zincirinde geçtiği için biraz bunalmıştım. Asi ve Kır Zincirlerini Highland'da geçiyor. Okurken ilk uçakla kendinizi İskoçya'nın yemyeşil kırlarına atmak istiyorsunuz. Yazar Monica McCarty çok başarılı tasvir, anlatım ve kurguyla yazıyor. Judith McNaught ile gönlümdeki birincilik tahtını paylaşıyorlar :) Bu üç kitap MacLeods of Skye Üçlemesi olarak bize ulaştı. Asi Ekim/2010, Maskesiz Şubat/2011 tarihlerinde mükemmel bir çeviriyle yayınlandı. Kır Zincirleri bana arkadaşım Pudra Tozu'nun doğum günü hediyesi. Vikitap sayesinde artık kitapları kaç günde bitirmişim onu da yazabiliyorum. Ben kitabı annem hastanedeyken okumaya başlamıştım. 30/12/2012'de başlamışım 24/01/2013 tarihinde bitirmişim (25 Gün). Yavaş okuduğum bir kitap oldu. Sebebi kitapla alakalı değil. Günlük yaşamın zorluğundan elim kitaba bir gitti bir geldi. Kitabın detaylarına göz atalım. Kitap Koridor Yayınları tarafından Kasım/2011 yılında Kır Zincirlerini ismiyle raflarda yerini aldı. Yazar Monica McCarty tarafından Eylül/2007 yılında Highlander Unchained adıyla yayınlandı. Koridor Yayınlarının kapak seçimi ve tasarımı her zamanki gibi çok başarılı. Yine bu romanda tasarım değişse de konunun özüne sadık kalınmış. Kitabın içinde anlatılan karakterler kapaktaki kişilerle uyumlu. Dikkatli ve özenli bir tasarım. Koridor Yayınlarına teşekkürler. devamı... http://nefertitihome.blogspot.com/2013/01/kr-zincirlerini-monica-mccarty.html
Baskı: Kollarımdaki Yabancı (Tuzak Üçlemesi, #1)
Birbirine tıpatıp benzeyen ikiz kardeşler Violet ve Rose'un oyunları en başta beni sinir etse de sonra şunu düşündüm. Aşk için neleri göze alabilirsin ve sınırını çizebilir misin? İşte kitabımızın bayan karakteri Violet aşk için herşeyi göze alabilecek kadar gözü kararmış durumda. İkiz kardeş Rose ise bencillikte sınır tanımayan, şımartılmış ve istediğini zahmete girmeden elde etmeye alışmış biri. Bu sebeple onun için istediğini elde etmek daha önemli. Düğünden birkaç saat önce evlenmekten cayınca hem kendini hemde kardeşini kaderin bilinmez kollarına atıyor. Erkek karakterimiz Adrian ise bir dük. Başarılı, yakışıklı ve mevki sahibi. İstediği şey güzel ve hoş görünen, toplum içerisinde ona yakışacak, mutlu etmese bile en azından ona katlı sağlayacak biriyle evlenmeyi tercih ediyor. Bu yüzden de ikizlerden içine kapanık iki üç kelime edemeyen Violet yerine Rose'u tercih ediyor. Yada o öyle zannediyor. Aslında kitap hakkında daha çok şey yazmak istiyorum ama fark ettiğiniz üzere fazla detaya girmeyi sevmiyorum ben. Bu yüzden kitabın güzel ve kafa yormayan, duygulara ve hislere hitap eden, güzel bir kurgu ve karakterler etrafında ilerleyen bir kitap olduğunu bilmeniz yeter. Bu kadar güzel özellikleri bir arada içeren kitabı okumanızı da tavsiye etmek düşer bana :)
Baskı: Kalbimi Çaldın
Kitabın benim açımdan yorumuna gelince. Cordelia bence başlı başına gıcık bir karakterdi. Abuk subuk yerlerde sinirlenmesi, saflığı ve gereksiz erkeksi davranışları kadın karaktere ısınmamı zorlaştırdı. Dük Edward'ın ise (yanlış hatırlamıyorsam Cordelia 17-18 yaşlarında olmalı kitapta) kendinden yaş olarak çoookk küçük bir kıza ilk görüşte 'kıpırdanması' çok kötüydü bence. Dönem kitaplarına olan düşkünlüğüm bu kitabı almama engel olmadı tabii :) Yalnız kitapta çokça yer alan yan karakterler Madeline & Mark Deckett çiftinin hikayelerine yer verilmesi çok sinirimi bozdu. Belli ki bu çiftimiz yazarımız tarafından önceden kaleme alınmış ve Kalbimi Çaldın romanına misafir edilmişlerdi. En sinir olduğum yayınevlerinin kitap sıralamalarına dikkat etmeden rastgele kitap yayınlamaları. Bir bakın kardeşim ya bu kitapların bir sıralaması var mı?? Öfff neyse.. Yazarın kitaplarını okuyanların genel bir kanısı mevcut. Yazar 'historical romance' temalı kitapların kraliçesi Judith McNaught'tan fazlasıyla esinlenmiş. Okurken bende bu düşünceye kapıldım ama yazar kalemini başarıyla kullanarak bunu sadece 'örnek almak' olarak bırakmış. Diyeceğim o ki.. Kitap bazen eğlenceli, kitabın neredeyse tamamında yanlış anlaşılmaların hakim olduğu, gurur sebebiyle 'gerçek aşkı' kabullenememe :S ve gereksiz ayrılıklar olan bir kitap. Kitap epey bir indirime girdiğinde almanızı tavsiye ederim. Yoksa gereksiz para vermeyin bence.
Baskı: İskoçyalı'nın Gelini
Anlatım çok çok kötüydü. Okurken Judith McNaught ve Julie Garwood kitaplarından derleme okur gibi hissettim. Ve bence yazar bu kitabın okunmasını bile hak etmiyor. Çok fazla esinlenme var. Neredeyse kitapları birebir yazacakmış.
Baskı: Maskesiz (MacLeods of Skye Üçlemesi, #2)
iki günde bitirdiğim Asi romanından sonra Maskesiz romanı adeta elimde süründü. Sebeplerine, nedenlerine geçmeden önce romanın detaylarından ve karakterlerinden bahsedelim. Alex MacLeod: Asi romanında karşımıza çıkan toy delikanlıyı artık yetişkin bir savaşçı olarak görüyoruz. Buradaki 'yetişkin' gerçek anlamda kullanıldı :D Demek istediğim karşımızda yine çelikten kaslarla örülü, devasa irilikte, yakışıklı mı yakışıklı bir İskoç cengaveri var. Klanı ve ülkesinin geleceği için çok gizli bir görevde iken zor durumda kalan Meg MacKinnon adlı meraklı melahat, gerizekalıdan hallice kızı kurtarınca, hem klanın hemde ülkenin geleceği sallantıya girer :D euheuhe Meg MacKinnon: Babasının uzun süren rahatsızlığında klanın yönetimini saman altında yürüten kendince akıllı bir kızcağız :D Gerizekalı -gerçekten- abisinin klanın başına geçmesi için onunla evlenecek güçlü kuvvetli bir damada ihtiyacı var. Bu yüzden damat avlamak için kralın sarayına yolculuğa gidiyor. Yolda düştükleri tuzaktan onları kurtaran Alex'ten ilk görüşte etkilenen Meg, sarayda onunla karşılaşınca vatan millet banane, ben herşeyi öğrenmeliyim kılıklarıyla biricik Alex'imize hayatı dar ediyor euheuhe (sanki taraflı bir anlatım oldu bu :D ) Şimdi gelelim benim kitabı neden ve niçin sevmediğime. Öncelikle kitap şahane ve güzel başlıyor. Heyecanla ilk 20-30 sayfayı nasıl olduğunu anlamadan okuyorsunuz. Ancak zaten asıl meselede oradan sonra başlıyor. Yazarın ilk kitabında ana karakterler arasında yarattığı mükemmel kimya ve duygusallığı, ister istemez bu kitapta da arıyor okuyucu. Kitap İskoçya arazilerinde başlıyor, geri kalan %80'lik bölüm ise kralın sarayında baş kahramanımız Alex'in, meraklı melahat kılıklı Meg'den sırlarını saklamaya çalışmasını seyretmekle geçiyor. Karakterler arasındaki kimya, diyaloglar ve iletişim hoşuma gitmedi. Biraz zorlama olması ve kitaba dönemin siyasi olayların da dahil olması okuyucuyu sıkıyor açıkçası. Benim seri kitaplarda en sevdiğim özellik, diğer karakterlerin romanlarda ziyaretlerde bulunması. Asi romanımızın kahramanları Isabel ve Rory, Maskesiz romanına belki birkaç satırla misafir oluyorlar. İnsan biraz daha görmeyi en azından diyaloglarla katılmalarını bekliyor. Kitap çok kötüydü diyemem. Ama ben Asi romanını çok severek ve beğenerek okuduktan hemen sonra Maskesiz'e başlayınca, biraz hayal kırıklığı yaşadım doğrusu. Ama yine de kitap için ortalama üstü diyebilirim. Özellikle yazarın kitap sonlarında bahsettiği 'gerçekliğe' dayanan karakter açıklamaları çok güzel. Yazar Monica McCarty yaptığı araştırmalara dayanarak o tarihte yaşamış gerçek klanlar ve gerçek insanların soy ağaçlarına, dönem olaylarını güzel bir hikaye, kurgu oluşturar romanlaştırıyor. Çok beğendiğim ve çok hoşuma giden güzel bir detay.
Baskı: Asi (MacLeods of Skye Üçlemesi, #1)
Kitabın konusundan da anlaşılacağı üzere ortada şahane bir adam, şahane güzel bir kadın ve bir ihanet var. Ancak yazar o kadar güzel bir hikaye kurgusu yazmış ve karakterleri o kadar şahane anlatmış ki, yemeden içmeden kitabı okumak geldi içimden. Karakterlere göz atalım; Rory MacLeod: MacLeod klanının reisi. Reis dediysek öyle böyle değil yani tam bir reis. Yazarın bakış açısıyla söylemek gerekirse; tüm vücudu demirden kaslarla örülü, devasa irilikte, koskocaman kılıcı tüy misali savuracak kadar kuvvetli, mavi gözlü ve arzulu bir klan reisi. Klanı için herşeyi feda edecek kadar sert bir adam. İsabel'i şiddetle istemesi, arzulaması bile çelik gibi iradesini eritemez. Tabii bir yere kadar çelik dediysek taş demedik herhalde :) İsabel MacDonald: Klanının geleceğini kurtarmak adına hain dayısının planına alet olmayı kabul ediyor. Görür görmez adamda çarpılmış etkisi yaratacak kadar güzel ve cesaretli bir kadın. Amacı dayısının istediği şeyi yaparken Rory'i kendine aşık etmek. Ancak planlarda yer almayan birşey var; vücudu çelikten kaslarla örülü şahane yakışıklı bir klan reisi. ^^ İşte kitabımızın konusu ana karakterlerimizin etrafında dönerken, biz okuyucu ise yazar Monica McCarty'nin her fırsatta değindiği, Rory MacLeod'un çelikten kaslarla örülü vücudunun detaylarını okuyoruz. Şikayet ettiğimi söylemiyorum, aksine yazar o kadar başarılı bir şekilde anlatıyor ki sizde İsabel'le beraber hayran hayran Rory'nın kaslarını süzerken buluyorsunuz kendinizi. Hele kitapta bir yerde 'Rory inatla kollarını göğsünde kavuşturdu' diyordu. Hem İsabel hemde okuyucu hayranlıkla şişen kol pazularına bakar buluyor kendini :) ^^ Yani demek istediğim yazar inanılmaz şahane anlatmış karakterleri. Tabii bu kadın karakterimiz için de geçerli. Ancak ben bir bayan okuyucu olarak dikkatimi başka şeylere odakladım. Mesela Rory'nin çelikten örülü karın kaslarına :D Eehuehue anlatmaya başladığımdan beri kaç kez 'çelikten örülü kaslar' ifadesini kullandım acaba :))) Sözün özü ve kısacası; mutlaka ama mutlaka okumanızı tavsiye edeceğim bir roman.
Baskı: Beni Bana Bırak
Fleur Hamilton: Fleur gizemli bir geçmişle ve sakladığı büyük sırla Londra'nın arka sokaklarında açlıktan ölmemek için yapabileceği en son şeyi yapıyor. Bedenini ücret karşılığında bir adama veriyor. İşte erkek karakterimiz burada devreye giriyor. Ridgeway Dükü Adam Kent: Zengin ve yakışıklı genç dük sahip olduğu ünvanın arkasına gizlenmeyip Waterloo savaşına katılmış ve bu savaştan aldığı ağır yaralarla geri dönmüştür. Savaşa gitmeden önce aşık olduğu Sybil adındaki genç kadınla evlenmiştir. Şimdi ben özellikle bu kitabı çok ama çok beğendiğimi söylemek istiyorum. Nedenine gelince kitap inanılmaz Jane Eyre kitabına benziyor. Kopya anlamında demiyorum olumlu anlamda söylüyorum. Jane Eyre romanına bayılmış biri olarak, daha cesur bir kalemle farklı bir hikaye kurgusuyla ele alınmış temaya bayıldım. Kitap sıkıcı Londra gecelerinden birinde arka sokaklarda başlıyor. İki karakteri bedensel olarak bir araya getiren bir gece yaşanıyor. Dönem romanlarına bayılan biri olarak, bu kitapta vıcık vıcık bir aşk hikayesi yok bunu belirtmem lazım. Yani demek istediğim dönem romanlarında klasik bir sıralama vardır. Karakterler birbirleriyle tanışır, -ki genelde ilk görüşte aşık olurlar yada cinsel anlamda birbirlerini çekerler- mutlaka ama mutlaka bir balo faslı yaşanır, ondan sonra ise aşık olan çiftin vıcık vıcık mutluluk+kavgalarını okuruz. İşte Mary Balogh'un kaleme aldığı Beni Bana Bırak (Gizli İnci) bu klişelerin dışında yer alıyor. Ciddi bir hikaye örgüsü, karakterler arasında adım adım aşkın gelişmesi, boğaza yumru dayayan bir aşk öyküsü yani kısacası dram yönü ağır basan bir 'historical romance' kitabı. Eğer Jane Eyre kitabını okumuş ve beğenmiş iseniz bu kitabı da seveceksiniz demektir. Baştan sona hikaye örgüsüyle okuyucuyu son sayfaya kadar sımsıkı sarıp bırakmayan bu kitabı sizlere şiddetle tavsiye ediyorum.
Baskı: Kara Melek
Kitabın konusundan da bahsetmek lazım. Yalnız kitabın arka kısmında yazan, kitaba albeni katan konu özeti tam bir aldatmaca. Aman diyim. Ölümcül Kadın (Drea): Kitabın ana kadın karakteri. Rafael adında bir uyuşturucu mafya babasının metresi. Hayat ona tekme tokat girişmiş 'vahh zavallı' diyeceğimiz konuma düşürmüş. O da aç kalmamak için herşeyi yapmış. Sözde zekasını kullanarak zengin mafya adamının yanında 'aptal' rolü yapıyor. Kötü Adam-Kiralık Katil (Salinas): İkisi aynı kişi kötü adam ve kiralık katil yani. Kitapta mafya babasının yüksek fiyatlarla kiraladığı tetikçi. Adam tam anlamıyla mükemmel. Yani kitap öyle iddia ediyor. Kitap bu iki kişi ve arada bir mafya babasının etrafında dönüyor. Hikaye döngüsü şöyle başlıyor. Kiralık katilimiz 'görevini' tamamladıktan sonra ücretini almak için geliyor. Ama istediği bedel Rafael'in metresi. Onunla '1' evet sayıyla bir kez beraber olmak istiyor. Eee ne yani diyorsanız orada durun. Adamın mükemmel olduğunu söylemiştik ya işte esas mesele burada devreye giriyor. Drea ile beraber olan tetikçimiz tam '4' saatlik evet sayıyla da dört bir performans sergiliyor. Yuhh demeyin sonuçta kendisi 'mükemmel erkek'. O şahane performanstan sonra kızımız aşka geliyor, gözyaşlarıyla beni de yanında götür diyor. Tetikçi ise arkasına bakmadan gidiyor. İşte ne oluyorsa onsan sonra oluyor. Bizim sözde akıllı kızımız mafya babasının iki milyon dolarını alıp kaçıyor, tetikçi kovalıyor ve bir kaza oluyor. Buraya kadar kitap gayet güzel bir konu temasında ilerlerken, kaza sahnesinden sonra kitap yerlerde sürünmeye başlıyor. Linda Howard kitaplarını okuyanlar bilir. Karakterler bazen mistik ve olağanüstü yeteneklere sahip olabiliyorlar. İşte kitabımızda gayet aklı başında ilerlerken kitabımızın sözde akıllı kızı Drea bazı yetenekler kazanıyor. Bundan sonrası ise kitap için söyleyebileceğim tek şey 'içler acısı' olduğudur. Aman diyorum tekrar sakın alıp okumayın. Paranıza, zamanınıza ve gözlerinize yazık.
Baskı: Aşk Tuzağı
Linda Howard kitaplarını çok severek okurum. Ama son 3 kitabını pek beğenmedim. Yazardan kaynaklandığını düşünmüyorum. %99.9 çeviriden kaynaklanıyor. Ve evet bu kitap da çeviri kurbanı bence. Çünkü kitabın başları harika. Kahkahalar attım, epey de eğlendim. Ancak kitabın ortalarına yaklaşmaya başladıkça kitap birden bire sıkıcı olmaya başladı. Son sayfayı zor ettim desem yeridir. Hem çeviri hem de çok fazla detay içermesi kitabı eğlenceliden hızla sıkıcıya götürüyor. Karakterler söz konusu olunca sıkıcı olmayan tek karakter Dedektif Eric Wilder oldu. Bence baş karakter olması gereken de oydu. Yani bir kere polis :D sevmemek elde değil. Romanın baş karakteri düğün organizatörü Jaclyn aslında kitabın başında çok hoştu ama sonra resmen püsküllü sürtüğe dönüştü. Ivır zıvır bir sürü yan karakterin olduğu, gereksiz düğün detaylarıyla kusma hissi uyandıran, accık ucundan biraz da gerilim barındıran, katili ise parmakla gösteren bir kitap kısaca. Sanırım çeviriyi yapan kişi de bu detaylardan o derece sıkılmış. Çünkü gayet sıkıcı olan satırlar resmen akmadı yani. Sözün sonunda eğer bir Linda Howard hayranı değilseniz almayın okumayın. Ama bu demek değildir ki yazarın diğer kitapları da aynıdır. Özellikle Bay Mükemmel kitabı her kitaplıkta mutlaka olması gerekir bence. ;)
Baskı: Saklı Düşler
Alex Trevegne: Zengin, ukala, gününü gün eden, umarsız ve kendi zevklerine herşeyden fazla önem veren bir erkek karakter var karşımızda. Okuyucuda ara ara ağzını burnunu kırma isteği uyandırsa da genel olarak karşımızda iyi bir adam var :D Olaylara her zaman kendi bakış açısından bakması çoğunlukla ortalığı karıştırsa da bayan karakterimizin cazibesine karşı koyamıyor. Elysia Demarice: Ailesini kaybetmesiyle annesinin üvey kızkardeşinin evinde deyim yerindeyse 'Külkedisi' misali yaşayan genç kızımız, teyzesinin onu yaşlı bir adamla evlendirme niyetini görünce evden kaçıyor. Tabii ki kızımız ile lordumuzun karşılaşması kaçınılmaz olarak gerçekleşiyor :) Detaylara inildiğinde birçok konu boşluğu bulunan, içinde ölü-kayıp bir ağabey, gizemli bir silahtar ve intikam almak isteyen bir karakterde eklenince kitabın konusu zaten ortaya çıkıyor. Birkaç noktada konu boşlukları, yani demek istediğim anlatımdan kaynaklanan boşluklar beni bile rahatsız etti. Ama bu kitabın okunmayacağı anlamına gelmez. Aksine karakterler arasındaki atışma ve klasik inatlaşma diyalogları çok güzel ve orjinaldi. Birkaç diyalog beni oldukça güldürdü bile :) Yayınevi yazarın diğer kitaplarını yayınlar mı bilemiyorum ama eğer yayınlansa almakta tereddüt edilmeyecek bir yazar. Ufak bir araştırma yapınca yazar Laurie McBain'in sadece 1975-1985 yılları arası yedi roman yayınladığını, babasının desteğiyle başladığı roman yazmayı, babasının vefatının ardından emekli olarak bıraktığını öğrendim. Ayrıca yazarın yayınladığı ilk iki romanı (bunlardan biriside Saklı Düşler) dünya üzerinde bir milyon kopyayla satılmış. Diğer kitaplarını da raflarda görmek isterim.
Baskı: Sonsuz Sevgilerimle (Bridgerton, #5)
Kitabın konusunda anlaşılacağı üzere herşey bir mektupla başlıyor. Diğer kitaplarda olduğu gibi Bridgerton ailesinin diğer fertleri bu kitaba da misafir oluyor. Kitabı ilk dört kitaptan ayıran önemli bir özellik var. Diğer tüm kitaplada açılışı yapan ve bölümlere imzasını atan Lady Whistledown ve gazetesi iken bu kitapta bölüm açılışlarında Eloise Bridgerton'un ailesine ve arkadaşına yazdığı mektuplardan-notlardan parçalar yer alıyor. Kitap hakkında daha çok şey yazmak isterdim ama dediğim gibi bu bir seri kitabın parçası A desem olmaz B desem hiç olmaz. Eğer canınız sıkılıyor hem eğlenceli hem de eski dönemlerde geçen bir kitap arıyorsanız mutlaka okuyunuz. Hafif bir konusu, insanı sıkmayan bir hikaye örgüsü ve eğlenceli Bridgerton ailesi :) Gönül daha ne ister ki?
Baskı: İçinde Aşk Saklı (Westmoreland, #2)
Okumaya başladığımda: Kitabı geçtiğimiz c.tesi tekrar okudum. Gayet kalın olmakla beraber sayfaların arasına kendinizi kaybettiğiniz için kalınlığı pekte önemli olmuyor. İnanılmaz güzellikle yazılmış. Her an kendinizi kitabın geçtiği 1820 yıllarında bulabilirsiniz. Yazar her kitabında olduğu gibi o zamanları adeta yaşatır gibi anlatıyor. Kitabı okurken balo salonlarının anlatım atmosferi beni o kadar büyüledi ki bir an kendimi Whitney ile Clayton'u balo salonunun gölgelerle gizlenmiş köşesinden sessizce ama heyecanla izliyormuşum gibi hissettim. Neredeyse oradaydım. Okuduktan sonra: Judith McNaught'un bu kitabını tekrar okuyup arşivimin tozlu rafına kaldırmaktan inanılmaz mutluyum. Nihayetinde Epsilon yayınevi Whitney, My Love kitabını çevirirken İçinde Aşk Saklı demekle iyi yapmış. Clayton'un davranışlarının haksızlığı, Whitney'in vurdum duymazlığı ve hoşumuza gitmeyen detaylar arasında aşkı görmek gerçekten çaba gerektiriyor. Sonuçta kitap AŞK ı anlatmıyor, AŞK a giden yoldaki çetinlikleri anlatıyor. Bize de kitabın İÇİNDEKİ AŞK ı bulmak kalıyor. Kitapta herşeyden çok hoşuma giden Düşler Krallığı kahramanlarımızdan bahsetmesi oldu. Tavsiyem: Bu kitapta aşkı nefreti ve daha birçok duyguyu hissedebiliyorsunuz Bu kitap ayrıca Judith Mcnaught'ın ilk yazdığı ödüllü romanlarından biridir.Daha sonra bu kitabın etkisiyle Westmoreland karakterlerine hayat bulacak olan Düşler Krallığı Sen Gelmeden Önce romanlarını yazdı benim tavsiyem ilk önce eğer okumadıysanız Düşler Krallığını ve daha sonra İçinde Aşk Saklı’yı ve en son olarakda yine okumadıysanız Sen Gelmeden Önce‘yi okuyun bu romanlarda hayat bulan karakterler inanın kendi öyküleriyle sizi başka bir zamana ve başka hikayelere taşıyacaklar.
Baskı: Aşka Bir Şans Daha
Ben kitap ne kadar sıkıcı yada konusu ne kadar akmasa da elimden bırakmadan okuyan, en azından emeğe hak veren bir okuyucuyum. Ama hayatımda çok ender olarak birkaç kitabı okumadan bırakmışımdır. Bu kitap da o listede yer alarak okunmadan bırakıldı. Okuduğum en kötü romanlardan biriydi. Kitabın arka kısmında 'parlak bir zekanın ürünü olan diyaloglar' diye yazıyor. Kitaptaki diyaloglar o kadar yoğun ve sıkıcıydı ki, okurken sanki ben konuşuyorum gibi çenem yoruldu. Kitapta hizmetçiden tutunda sokaktan öylesine geçen bir adamın en derin düşüncelerine bile yer verilmiş. Yazar kitapta adı geçen her kişiye kitapta diyalog verince, kitap adeta bir tiyatro senaryosuna benzemiş. Kitapta çok fazla karakter yer alması ve kitabın ilk sayfalarından itibaren sizi bu karakter karmaşasının içine çekmesi, kitabın en negatif özelliği. İtiraf ediyorum kitabı sadece 7. bölüme (99.sayfa) kadar okudum. Ancak bu bile kitabı elimden bırakmam için yetti de arttı bile. Kitabın iki ana karakteri Kont Rule (ana erkek karakter) ve Horatia (ana kadın karakter) arasında duygu, his ve romantizm eksikliği o kadar bariz ki, insan bu iki kişinin birbirine aşık olmasını bekleyemiyor bile. Yazar için 'tarihsel aşk romanları denilince akla gelen ilk yazar' deniliyor arka kapakta. Dürüst olmak gerekirse Jane Austen hayranı biri olarak bu yazarın onun tırnağı bile olamayacağını düşünüyorum. Ben bu düşüncemi sadece tek bir romanına dayanarak verdim. Yazar elli yıllık yazarlık hayatında altmıştan fazla roman yazmış. Ve yazdığı 'tarihsel dönemi' yaşamış biri olarak çok başarılı olduğunu düşünmüyorum. Yazar Georgette Heyer (1902-1974) yılları arasında yaşamış yani Regency dönemi İngiltere'sini yansıttığı romanlarının en azından bir kısmını görme şansına erişmiş. Yine de dediğim gibi kitapta diyalog ve bol karakterden başka birşey yok. Hatta ben kitabın finaline de baktım. İki ana karakterimiz son 5-6 satırda ancak 'yakınlaşma' diyebileceğimiz bir şeyler yaşıyorlar. Kitapta tek düze bir anlatım ve derinlemesine bir konu yok. Yüzeysel ilişkiler ve bol diyalog içeren kitaplardan hoşlanıyorsanız okuyabilirsiniz. Dediğim gibi 'historical romance' yada 'tarihsel aşk romanları' tutkunuysanız eğer uzak durmanız gereken kitapların başında geliyor.