TU
@tugcenin kitapligi

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Baskı: Gabriel Arafta (Gabriel's Inferno #2)

Bu yorum daha önce www.tugceninkitapligi.com da yayınlanmıştır. Gabriel Arafta, Sylvain Reynard’ın üç kitap olarak planlanmış serisinin üçüncü kitabı. New York Times En çok satanlar listesi dahil olmak üzere, bir çok en çok satanlar listesinde yerini alan Gabriel Serisi, bu senenin popüler aşk romanları (romance) serilerinden bir tanesi; en çok karşılaştırması yapılan Grinin Elli Tonu kadar erotizm içermese de, yine de, bu sahnelerden daha doğrusu çağrışımlardan nasibini almış durumda. Ama Gabriel’in Cehennemi yorumumda da belirttiğim gibi bu iki serinin benzerliği aşk romanları olması ve Alacakaranlık serisinden esinlenilerek yazılmış olması ile sınırlı. Gabriel Arafta, serinin ilk kitabının bıraktığı yerden devam ediyor; Gabriel ve Julia, İtalya’da ki tatillerinin ve birbirlerinin tadını çıkartmaya devam ediyor. Artık Julia’nın Gabriel’in öğrencisi olmaması nedeniyle ilişkilerini de bir sonraki aşamaya nihayet taşıyorlar ve aşklarının keyfini sonuna kadar çıkartıyorlar. Ama bu mutluluk ne kadar sürecek? Tabii ki, uzun sürmüyor. Toronto’ya döner dönmez, bir sürü suçlamanın odak noktası oluyorlar. Eski sevgililer, üniversitenin politikaları, kıskanç öğrenciler ve hırslı meslektaşlar… Hem profesyonel yaşamları, hem de ilişkileri ciddi zorluklarla karşı karşıyadır. Peki, Gabriel ve Julia bu zorlukların üstesinden gelerek, birlikteliklerine devam edebilecekler mi? İlk yarıda içinizi ısıtan aşk hikayesi, ilerleyen kısımda yine kendini zorlu yollara vuruyor… İlk kitapta sadece küçük kırıntılarını gördüğümüz tutkuyu, bu kitapta ilk sayfalardan itibaren okuyoruz ama yine de yazar ilk kitabındaki üslubunu bozmamış ve son noktayı hep okuyucunun hayal gücüne bırakarak; ilkine göre daha da duyarlı bir kendini bulma (hem duygusal hemde cinsel olarak) hikayesi sunmuş yazar. Gabriel, kesinlikle daha sevilebilir bir karakter haline gelmiş, yine de tüm benliğini kaybetmiş ve sevgisi uğruna değişmiş bir kahramanı oynamıyor, en baştan beri süre gelen; daha iyi olma arzusu ve sürekli devam eden iç savaşı aynı çizgide ilerliyor ve sevgisini bütün bunları yenerek göstermek için elinden geleni yapıyor. Julia ise daha da güvensiz bir karakter olarak başlıyor, Gabriel’in geçmişinin de bu güvensizliği beslemesine izin veriyor. Gabriel ne kadar kendine has tavrını korumuş ise, Julia’da o kadar kendi ayakları üzerinde durma isteğini kaybetmiş ve bağımlı hale gelen bir karakter çizmiş. Ama bir yandan da Gabriel’in Cehenneminde sergilediği çekingen, içine kapanık ve utangaç hallerinden sıyrılmış durumda. Yine de rahatlıkla, yer yer sinir bozucu olmaya devam ediyor diyebilirim. Tüm kitap yine, edebiyat, rönesans sanatı ve çeşitlendirilmiş bir sürü müzik parçası ile zenginleştirilmiş halde. İtalya’nın son derece güzel sunulmuş detayları, canlı verilmiş atmosferi kitabın başından kendinizi oralarda hissetmenizi sağlıyor ve içine daha kolay girilebilen bir ikinci kitap okuma imkanı sunuyor. Ayrıca, ikinci yarıda verilen karmaşık ve üzüntülü duygularında yansıması güzel yapılmış ve en önemlisi de barışma sahnesi bir parmak şıklatmayla olmamış, her şey bir cümle ile unutulmamış. Bu sayede gerçeklikte korunmuş. Christa, Paulina ve Paul gibi yan karakterleri de daha iyi tanıma imkanı bulduğumuz Gabriel Arafta, ne olacağını bildiğimiz bir aşk hikayesi olmasına rağmen yine de; trajik, romantik, dokunaklı ve bol baharatlı bir hikaye, tam aşk romanlarının olmasını isteyeceğiniz gibi. Bu karlı günde sıcacık bir içecekle, camın önünde muhteşem manzara eşliğinde harika gider, söylemedi demeyin

Jane Eyre
10/1031.12.2012

Baskı: Jane Eyre

Tüm zamanlarımın en favori kitabı :D seviyorum işte...

Bakire
7/1031.12.2012

Baskı: Bakire

Bu yorum daha önce www.tugceninkitapligi.com da yayınlanmıştır. 1987 kışında, Kansas’ta bulunan Small Plains kasabasında, dondurucu bir kar fırtınası yaşanıyordu; Rex Shellenberger, babası ve ağabeyi Patrick ile çiftliklerinin arazisinde, kar ile kaplanmış buzağıları arıyordu. Ama bulduğu tamamen çıplak, son derece güzel ve donarak ölmüş bir kadın oldu. Ceset kimse tarafından teşhis edilemedi ve isimsiz bir mezar taşı ile kasaba mezarlığına gömüldü. Ama olay aslında bu kadar basit değildi ve sırrı on yedi yıldır çözülmemiş olan bu cinayet, bazılarının hayatını tamamen değiştirmişti… Abby Reynolds, kasabanın tek doktorunun kızı ve kasabanın sevilen çocuğu Mitch Newquist’in de kız arkadaşı idi. Fırtınalı gecede ikili Abby’nin odasında gizlice bir geceyi birlikte geçirmeyi planlıyorlardı ve Abby’nin Mitch’i babasının muayenehanesine yolladığı sırada, Dr. Reynolds’a gelen acil bir çağrı durumu değiştirdi. Mitch, acil çağrı ile aşağı inen Abby’nin babasına yakalanmamak için, malzeme odasına saklanmıştır ve kasabanın o zamanki şerifi Nathan Shellenberger’in oğullarıyla birlikte bulduğu kızın cesedini getirmesi sonrasında yaşananların dehşetiyle, tekrar Abby’nin yanına uğramadan, hatta ayakkabılarını bile giymeden kendini dışarı atar. Mitch, eve vardığında donmak üzeredir ama gördüklerini babasına anlatmakta hiç vakit kaybetmez. Kasabanın aynı zamanda yargıcı olan Tom Newquist, oğlunun anlattıkları karşısında neye inanacağını şaşırmıştır, kanından canından olan 18 yaşında ki oğlu Mitch’e mi, yoksa yıllardır en yakın arkadaşı ve kasabanında en şekçin kişileri olan Nathan ve Quentin’e mi? Çözümü oğlunu kasabadan uzaklaştırmakta bulan yargıç, sabahın ilk saatlerinde Mitch ile birlikte kasabadan ayrılır… 17 yıl sonra Rex, babasının koltuğunu devralmış ve kasabanın şerifidir, Mitch kasabaya geri dönmüştür, Abby Mitch’i o fırtınalı geceden sonra bir daha hiç görmemiştir ve Mitch’in ailesi tarafından, oğullarının gidişinin suçlusu ilan edilmiştir ve o gece bulunan cesedin sırrı da hala çözülememiştir, hem de aslen kızı tanıyanlar olmasına rağmen… Mitch, Neden kasabadan apar topar gönderildiğinin ardındaki gerçekleri öğrenebilecek midir? Kaybedilen hayatları geri almak mümkün olacak mı? Zaman içerisinde bir efsaneye dönüşen ve kasaba halkı tarafından Bakire olarak adlandırılan cinayet kurbanı kızın kimliği ortaya çıkacak mı? Bunların hepsi kitabın sayfaları arasında yer alıyor, öğrenmek için çevirmeniz yeterli… Aslında polisiye ya da gerilim temasından öte, bir masumiyetin yitiriliş hikayesi olan Nancy Pickard’ın Bakire’si, neredeyse tüm kahramanların bakış açısını sunan, 2004 ile 1987 arasında gidip gelen, son derece ustalıkla örülmüş. Yazarın, yazmanın en temel unsurlarından olan anlatma göster mantığını uyguladığı; zamanda yaptırdığı seyahatlerle olayı yaşayanların açısından, yaşandığı tarihe dönerek anlattığı bu kompleks ama akışın gereksiz merakta bırakmalarla bölünmediği ve bu sayede ne zaman nede anlatıcı kargaşasının pek görülmediği, başlayınca elinizden bırakmakta zorlanabileceğiniz bir hikaye. Kişilikleri ön planda tutulmuş karakterler, oldukça güçlü ve gerçekçi yaratılmış. Okuyucunun görüntüler ön planda olmasa da özdeşleştirip, bağlanabileceği kişiler olmuşlar. Hikayedeki gizem ve gerilim aslen biraz karakterlerin ve olayların gerisinde kalmışta olsa, neler olduğunu tam çözdüğünüze inandığınız anda sizi başka bir yöne savurmayı da başaracak incelikle yazılmış. Her ne kadar her şey netleşmeden bir süre önce gerçek suçluyu tahmin etmeniz mümkünde olsa, olayların gelişme şekli ve gerçek nedenleri öğrendiğinizde tahmin etmediğiniz bir şeyler çıkacağına şüphe yok. Yalnız sıkı polisiye/gerilim hayranlarına şimdiden söyleyeyim, bu kitap; basit bir konusu da olsa, bu türün edebi eserleri arasında anılıyor ve heyecanlı bir katil kim hikayesinden çok; etkilenen yaşamlar, yaşanan trajik olay ve çok yakın bir grup insanın bu olay karşısında ortaya çıkan gerçek kişiliklerinin ön planda tutulduğu, yaşananların örgüsünün incelikle yapıldığı, daha sakin bir roman. Sadece yazar, hazır bu çoklu anlatıma girmişken, belki de; üç ana karakter haricindeki bazı kilit kişileri de biraz detaylı işleseydi ve birkaç yerde yaşanan hikayeden kopmalardan kaçınsaydı – hikayeye dair çok fazla şey söylemek istemiyorum ama birkaç sahnede yaşanmasa da olurmuş dediğim oldu inkar etmeyeceğim – kelimenin anlamıyla mükemmel hikaye olurmuş. Birde sonda yer alan birkaç “herkes layığını bulur” imalı sahne var ki, işin içine sanki inancı dahil etmeye çalışmış yazar, ama artık kitabın fazla sonu olması itibariyle biraz havada kalmış denebilir ve birazda hikayenin gerçekliğini ve doğallığını aksatmış ama genele bakınca gönül rahatlığıyla, kesinlikle göz ardı edilebilecek noktalar bunlar diyebilirim.