meursault samsa
@meursault samsa

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Baskı: Hile (Harry Bosch, #7)

Bu tarz kitapları okumak çok keyif verse de artık pek zaman harcamamaya çalışıyorum bunlarla. Yine de kitap okuma pratiğine büyük katkısı olan kitaplardır bunlar. Michael Connelly olduğunda ise iş biraz değişiyor. Aslında Connelly' den daha sürükleyici yazarlar vardır mesela Dan Brown ya da Adam Fawer kitapları çok daha büyük bir merak uyandırmıştı bende, ama Connelly' nin yarattığı muhteşem karakter Harry Bosch sayesinde Connelly, benzer yazarların hepsinden ayrılıp bu tarz yazarlar arasında zirveye oturuyor benim gözümde. Başka bir kitabına yorum yazaken de belirttiğim üzere Harry Bosch, derinliği olan bir karakter, jazz seven, iyi biradan anlayan ve tam bir kaybeden. Ve yine o yorumda belirttiğim üzere ben Harry Bosch serisini okurken aslında polisiye kitap değil de Bosch' un biyografisi okuyormuşum gibi hissediyorum. Bu kitapta ana karakter tek başına Bosch değil ama. Dolayısıyla ilk başlarda bir hayal kırıklığı yaşamadım değil okurken ama sonrasında olay Bosch' n geçmişine değin uzanıp onun en sevdiği tabloyla ilgili olunca bir anda en sevdiğim Connelly kitaplarından biri hatta belki de birincisi oluverdi bu kitap.

Ağır Roman
8/1005.02.2014

Baskı: Ağır Roman

Bir günde okunacak kadar akıcı ve sade bir kitap. Çok özgün ve özgün olduğu kadar da hoş bir dili var. Sistemin, olduklarından daha farklı olmalarına asla izin vermeyeceği insanların, sistem safralarının(sistem safrası tanımını bir kitapta görmüştüm) bir hikayesi. Müthiş bir dram ve elbette o dramı yaratan büyük bir aşk. Sevip de kavuşamamak üzerine kurgulanan sayısız aşk hikayesine inat, kavuşup da ayrılamamak üzerine bir aşk hikayesi var kitapta bana kalırsa. Filmi de güzeldir lakin o kitabın filmi bu değil, sanırım o yüzden rahmetli Metin Kaçan' ın filmden nefret ettiği söylenir. Kitaptan bağımsız olarak düşündüğümüzde müzikleriyle, yaratılan atmosferle ve oyunculuklarıyla çok başarılıdır, ama ben genel kanının aksine ben Okan Bayülgen' in bitirim olduktan sonraki halini pek tutmadım. Belki yüzüne ekranlardan fazla aşina olduğumuzdan dolayı, belki de kitaptaki Salih' in daha oturaklı bir karakter olmasından dolayı Okan Bayülgen bana bitirim biri gibi değil de bitirirm birini taklit eden biri gibi geldi.

Açlık
7/1005.02.2014

Baskı: Açlık

Otobiyografik öğeler taşıyan meşhur bir kitaptır Açlık. Yoksul ama fazlasıyla gururlu bir adamın hayatta kalma mücadelesini anlatır. Bukowski, Fante gibi yazarları üsluplarının yanında tek karakter üzerinden kurguladıkları hikayeler sebebiyle severim. Bulantı, Yabancı gibi kitapları da çok sevmemin nedenlerinden biri tek karakter üzerinden kurgulanan hikayeleriydi. Hatta henüz okumadığım halde Jack Kerouac' un Yolda kitabının hem bu nedenle hem de ana karakterin saydığım diğer kitaplardakilere kıyasla muhtemelen daha çok sigara ve kahve tüketecek olması sebebiyle en sevdiğim kitaplardan biri olacağını düşünüyorum. Açlık' ı okurken adamın abartılı gururu canımı sıkmıştı açıkçası. Hani bırakın sigarayı, kahveyi adam gururu yüzünden neredeyse hiçbir şey yemiyor zaten kitap boyunca. Ama yine de o sefalet hayatına tanık olmak çok keyifliydi. Çok groteks bir ifade oldu sanki ama yazarken öyle bir amacım yoktu. Yani tercih işte ben seviyorum böyle kahramanı olan kitapları. Sefil, berduş, alkolik, umursamaz, kahve içen, sigara içen, seks yapan vs. vs. vs. Bu kitabın kahramanı, saydıklarımın çok azını yapabilen bir adam buna rağmen 4 yıldız verdim işte kitaba. Çok sevmemiş olsam da bana göre iyi bir kitap vardı karşımda. Ana karakter, sırf ondan beklentilerimi yerine getirmedi diye kitabı eleştirmek haksızlık olurdu. Özellikle adamın karnının ne kadar aç olduğunu sonuna kadar hissediyorsunuz kitabı okurken.

Baskı: Pal Sokağı Çocukları

Ben kitaba 5 yıldız verecektim aslında, 6 vermemin nedeni oy verdiğim diğer kitaplarla kıyaslama yapmamdı. Gerçekten bu oy verme işi ilk başta çok kolaydı ama oy verdiğiniz kitap sayısı arttıkça zor bir hale gelmeye başladı. Elbette belki bir kişi bile benim kitaba kaç yıldız verdiğimle ilgilenmiyordur ama ben bunu kendim için yapıyorum. Mümkün olduğu kadar da tutartlı olmaya çalışıyorum. Neyse bunu çok uzatmadan kitaba geliyorum;sevmedim. Okurken çok düşündüm acaba anlamadığım bir mesaj mı var okuduğum bu metinlerde diye ama özellikle sözlüklerdeki yorumları da okuyunca kitabı anlamamış olma ihtimalimi eledim. Sadece okuyanların çoğunun etkilendiği unsurlar benim için anlamsız göründü hepsi bu. Şeker Portakalı, Bülbülü Öldürmek, Charli' nin Çikolata Fabrikası, Boyalı Kuş gibi bir çocuğun gözünden kurgulanan hikayeler arasında bence en başarısızı. Çocukların kendi aralarında gruplaşmasına lafım yok, hepimiz yaşadık lakin bu gruplaşmanın abartılıp baya baya çete savaşına dönüşmesi bende Emrah' ın Arka Sokaklar dizisindeki karakterlerin küçüklüklerini okuyorum hissi uyandırdı. Molnar bu benzetmeyi duysa mezarında ters dönerdi sanırım o yüzden biraz ağır olduğu için özür diliyorum kendisinden ve sevenlerinden. Kitabı fazlasıyla militarist ve bir çocuğun dünyasından uzak buldum ben, en azından benim çocukluğumdan uzaktı. Bana göre kırmızı gömlekli çocuklar, Nemecek ve arkadaşlarına kıyasla çok daha çocuktu, aralarındaki hiyerarşik düzeni yok sayarak söylüyorum ama bunu. Tabii ki sevdiğim yanları oldu, bir çocuğun gözünden dünyanın nasıl göründüğüyle ilgili bazı pasajları çok gerçekçi bulduğum oldu; ama sevmediğim şeyler daha fazlaydı kesinlikle. Kitabı anlamamış olup rezil olma ihtimalimi düşünerek daha fazla uzatmıyorum ama kesinlikle saydığım 4 kitabın da bundan daha iyi olduğunu iddia ediyorum.

Postane
7/1005.02.2014

Baskı: Postane

Otobiyografik Bukowki kitaplarından okuduklarım arasında en sevdiğim kitap budur. İşin içinde kurmaca hikayeleri de sokarsak Bana Aşkını Getir kitabı en iyisidir(yine kendi okuduklarım için diyorum). Bukowski kitaplarının hemen hemen hepsi aynıdır; içer, seks yapar, bir şeylere küfreder, at yarışı oynar, bir yerlerden kovulur... Kitapları zenginleştiren kısım diğer karakterler ve onların Bukowski' nin gözünden görünüş şekilleridir. Tüm bu tekdüzeliğe rağmen Bukowski hayranları pek sıkılmaz hatta keyif alırlar bu durumdan, kitabın daha uzun olmasını isterler. Kahve, alkol, sigara tüketip seks yapan bir ana karakter üzerinden şekillendirilen her kitabı sevmişimdir genelde ve Bukowski' nin de elbette bundaki katkısı yadsınamız. Buna rağmen genel Bukowski okuyucusunun aksine okuduğum Bukowski kitapları bir yerde sonra sıkmaya başlıyor beni. Gerçi çok da genelleme yapmamam gerek sonuçta sadece Foctotum da yaşamıştım bunu. Ama bu kitapta o hisse hiç kapılmadım. Yani olması gerektiği uzunlukta. Yine sisteme çakıyor, yine iyi içiyor, yine sevişiyor, yine para kaybediyor ama tüm bunları çok uzatmıyor Bukowski.

Siyah Kan
6/1005.02.2014

Baskı: Siyah Kan

O güne kadar pek kitap okumadıysanız, kitap okumaya yeni başladığınız sıralarda bir Grange kitabı okursanız ve bu kitap da Kızıl Nehirler ya da Leyleklerin Uçuşu olursa kendi küçük vizyonunuza göre 'tüm zamanların en iyi yazarı''nı keşfettiğinizi düşünebilirsiniz. Neyse ki Grange o iki kitap ile yarattığı efsaneyi sırasıyla(okuma sırama göre) Kurtlar İmparatorluğu, Taş Meclis ve Siyah Kan ile fazla zorlanmadan yıkabilir. Leylekleri Uçuşunu okuyup hayran kaldığım Grange, Kızıl Nehirler ile hayranlığımı neredeyse tapınma şekline dönüştürecekti ki sonrasında okuduğum her kitabıyla beni bu moddan çıkardı ve gözümde sıradan bir yazar imajına büründü. Siyah Kan fena bir kitap değil. Bir kere karakterin kahve sevmesi, evinde bir espresso makinesinin bulunması karaktere hemen ısınmamı sağladı. Lakin biliyorsunuz ki artık Grange kitabın sonunda size bir sürpriz yapacak ve yine biliyorsunuz ki bilinen bir sürpriz artık sürpriz değildir. E bu tarzda yazılan bir kitabın sonundaki sürpriz, sizin için sürpriz olmayınca, kitap boyunca aksiyon zaman zaman belirli bir sınırın altına inince ve daha önce de aynı yazarın çok daha iyi iki kitabını da okumuş olunca o kadar da etkileyici olamıyor maalesef bu kitap. Grange' in ceset üzerine yaptığı müthiş tasvirlere saygım sonsuz ama bu tarz kitapları kurtarmaya yetmez o. sadece süsleyebilir, gerçekçiliği arttırır hepsi o kadar. Yine de bana kitap okumayı sevdiren yazarlardan biri olmasının hatrına 6 yıldız verdim.

Macellanya
6/1005.02.2014

Baskı: Macellanya

Kaw-Djer... en sevdiğim roman kahramanlarından biri. Kitabın sonuna doğru Jules Werne ucundan kıyısından anarşizme dokundursa da(öyleydi diye hatırlıyorum) yine de gerçekten bağımsız, özgür bir karakter yaratmış. Adamımız hiçbir şekilde devletin var olduğu herhangi bir kara parçası üzerinde yaşamak istemiyor. Üzerinde hiçbir otoriteyi tanımıyor. Nitekim böyle bir kara parçası buluyor ve orada yaşamaya başlıyor. Kitap da işte bu adamın oradaki insanlarla ilişkilerini anlatıyor. Gel gelelim tek karakter üzerinden şekillenen bu romanda karakterimiz ne çok kahve içiyor, ne çok içki içiyor, ne de çok sevişiyor. İşte öyle olunca birazcık gözümden düşüyor benim, ama olsun, düşünce tarzı, duruşu yeter Kaw-Djer' in. Spoiler gibi olacak ama neyse; kitabın sonunda bu adamın olduğu yere de devlet geliyor haliyle. Bunun üzerine kahramanımız ne yapsan ne etsem diye düşünürken bizimkine devletin gerekli olduğunu filan anlatıyorlar, ''hımm'' moduna giriyor bizimki de. Öyle işte.

Monte Kristo Kontu
8/1005.02.2014

Baskı: Monte Kristo Kontu

Tüm zamanların en iyi intikam romanlarından biri. İddialı bir giriş oldu ama bunu çürütebilecek kadar intikam romanı okumuş birinin çıkacağını da sanmıyorum. Filmi de olduğundan hikayeyi az çok hepiniz biliyor olmalısınız. Genç denizcimiz Edmond Dantes' in tek hayali Mercedes ile evlenmektir. Bunun içinse önünde iki engel vardır. İlki tahmin ettiğiniz üzere para, ikincisi ise kitabı birazcık okuduktan sonra tahmin edebileceğiniz ama Edmond' un hayatı boyunca tahmin edemeyeceği bir şeydir; en yakın dostu Fernand Mondego. Mondego da güzeller güzeli Mercedes' e aşıktır. Ve birgün çıktıkları bir sefer sırasında Edmond, yumuşak yürekliliği yüzünden ufak bir belaya bulaşır. Daha doğrusu bir iyilik yapar ve bu iyilik başta Fernand Mondego olmak üzere birkaç kişi tarafından uygulanacak ve hepsine büyük çıkarlar sağlayacak müthiş bir planın başlamasına neden olur. Türlü entrika sonunda Edmond kendinş bir zindanda bulur ve ölene kadar da orada kalacaktır. Sonrasında yan hücredeki komşusu Abbé Faria ile tanışır ve asıl hikaye başlar. Edmond' un yaşamak için tek bir amacı vardır artık; intikam. Hiç suçu olmadığı halde suçlu ilan edilip değer verdiği her şey elinden alınan genç bir adamın, mucizevi şekilde geri dönüp, hayatını çalanlarla hesaplaşmasının destansı bir öyküsüdür Monte Kristo Kontu.

Yaz Geçer
7/1005.02.2014

Baskı: Yaz Geçer

Çok fazla şiir kitabı okumuş biri değilim ama bu kitabın ilk şiiri olan Yalnız Bir Opera bir romana bedeldir gözümde. Bir kere muazzam bir dörtlük ile açılıyor bu şiir ve aynı zamanda da kitap; Ölu bir yılan gibi yatıyordu aramızda Yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim Oysa bilmediğin bir şey vardi sevgilim Ben sende bütün aşklarımı temize çektim ''Ben sende bütün aşklarımı temize çektim'' bu nasıl güzel bir mısradır yahu :) Çok bilinen bir mısra aslında ama şiirin bütününün okuyunca asıl kıymeti anlaşılıyor bir bakıma. Kitap yarım saat içinde okuyup bitirilebilecek bir şey ama elbette kitabı gerçekten anlamak, hissetmek istiyorsanız birkaç kez okumak gerek. Ben daha önce okumuştum bu kitabı, geçen tekrar elime alıp bir bakayım derken, ilk şiir olan Yalnız Bir Opera' nın büyüsüne kapılıp tekrar okumuş oldum. Açıkçası bana göre diğer şiirlerin hepsi Yalnız Bir Opera' nın gerisinde, yine de şu mısra bile tek başına 3 yıldızı hak ediyor: ''Ben sende bütün aşklarımı temize çektim'' Kaldı ki ben aşka inanmayan biriyimdir, ona rağmen bu kadar etkiledi işte. Zaten neredeyse kitaptaki tüm şiirlerin her bir bolümünün son mısrası, kitaptaki en güzel mısralardı bana göre. Sanki Murathan Mungan son mısraya kadar sizi hazırlayıp son mısrada altın vuruşu yapmış, üstelik bunu defalarca yapmış.

Midak Sokağı
7/1005.02.2014

Baskı: Midak Sokağı

Yazarın okuduğum tek kitabı. Midak isimli fakir bir sokakta yaşayan insanların hayatından bir kesit anlatıyor kitap. Dil çok yalın, çok sıradan, hikaye çok yalın, çok sıradan, karakterler çok ama çok sıradan. Peki bunlar eleştiri mi? Değil işte! İsteseydi yazar karakterlere daha fazla odaklanırdı ve ilginç malzemeler verebilecek en az 3 karakter vardı bana göre kitapta. Ama Necip Mahfuz belli ki bize birilerini değil de bir yeri sokağı anlatmak istemiş ya da benim anladığım şey doğruysa eğer, yaşamı. Sokak ve orada olan olaylar, bu dünyanın küçük bir özeti aslında. Para peşinde koşanı da var, ahlaki değerlerde yoksun olanı da; toplum için yaşayanı da var, salt kendi çıkarı uğruna yaşayanı da. Aşka, Allah' a inananı da var, inanmayanı da ya da inandığını söyleyip sonra da yokmuş gibi davrananı da. Ve hepsi öyle ya da böyle bir mücadelenin bir savaşın içinde kendi inandığı değerler uğruna. İşte ben bu yüzden sevdim kitabı. Tek bir karakterin analizine girip de enteresan bir kitap yaratmayı denemek yerine doğunun her coğrafyasında olabilecek sıradan bir sokağı, hiç süslemeden olduğu gibi anlattığı için sevdim. Nobeli olan doğulu bir yazardan bahsediyorsak eğer elbette oryantalist(doğuya batılı bir gözle bakma denebilir, hatta ufaktan bir aşağılama,hor görme de denebilir) bir tavrı olduğunu kabul etmek gerekiyor en başta ama yine de gerçek olandan daha farklı hiçbir şey yazdığını düşünmüyorum ben Necip Mahfuz' un. Anlattığı Sokağı bilmiyorum ama benzer sokakların (Semih Oktay da aynen bunu demişti ona bu kitabı okuduğumu söylediğimde) bu ülkede, hatta bu ülkenin her şehrinde görülebileceğini biliyorum. Yine kitaptaki karakterlerin her cümlelerinde Allah kelimesini kullanmaları ama her eylemlerinde sanki o yokmuş gibi davranmaları da direkt bizim ülkemizin insanlarını anımsamama neden oldu. Dediğim gibi yazarın okuduğum ilk romanı ve tek olarak da kalır muhtemelen. Çünkü çok fazla kitap var dünyada ve ben bir yazara çok fazla zaman ayrılmaması gerektiğini düşünenlerdenim. Eminim ki bu adamın bundan çok daha iyi kitapları vardır ama kesinlikle ben bu kitabını da sevdim, beğendim diyebilirim.

Kürk Mantolu Madonna
7/1005.02.2014

Baskı: Kürk Mantolu Madonna

Türk Edebiyatı' nın en abartılan kitabı belki de. 2 sene önce, İzmit' te 2 günde okudum. Kız arkadaşım yanımdaydı. Dışarı çıkacaktık evdeki diğer arkadaşın kitaplarından yanıma alayım bari okurum dedim. Kız arkadaşım dergilere filan bakarken ben de kitap okudum. O şekilde 2 günde bitti. Bunu niye belirttiğimi yazının sonunda söylerim. Kötü kitap değil, bir kere muhteşem bir Türkçe kullanımı var kitapta ancak ne anlatılan hikaye, ne kurgu, ne karakterler muhteşem diye adlandırılabilecek konumlardalar. Dünya tarihinde ilk 100' e zaten girmez o ayrı da en iyi Türk romanları içinde bile ilk ona girmesi zor bu kitabın. İçimizdeki Şeytan kitabındaki ruh çözümlemeleri bile o kitabı bu kitaptan üstün tutmaya yeter bana göre. Tüm bu yazdıklarım kitabın kötü olduğu anlamına gelmiyor ama kesinlikle bu kadar üzerinde durulacak, övülecek bir yapıt da değil bu kitap. Muhtemelen insanlar kitabı okurken kendi aşık oldukları kişiyi o karakterin yerine koyup Sabahattin Ali' nin cümleleriyle aslında kendilerini anlattığı hissine kapılıp bu kadar seviyorlar bu kitabı. İkinci bir ihtimal daha var ki o çok daha gerçekçi ve can acıtıcı; insanlar bu kitabı seviyor, çünkü bu kitap gerçekte bir halt olmayan, dikkat çekmeyen, önemsenmeyen insanlarda, kendilerinin keşfedilememiş bir cevher olduğu izlenimi uyandırıyor. Bir de sen hiç aşık olmamışsın diyenler var ki sanırım ben aşık olunca onlar bana söyler, hem biz aşkı sizden öğrenecek değiliz, biz bir aşık olduk pir aşık olduk. Şunu ekleyeyim; şimdi kitap 2 bölümden oluşuyor. İlk bölüm genç adamın, ikinci yani asıl hikayeyi oluşturan bölüm ise yaşlı adamın bakış açısından anlatılıyor. İlk bölümden ikinci bölüme geçisin başında 'vay be' diyorsun, kendi halinde, sessiz, sakin bir adamın geçmişinde de aynı olduğunu sanıyorsun, oysaki 'adam geçmişinde neler yaşamış' diyorsun. Daha doğrusu diyeceğini sanıyorsun. Sonra adamın geçmişini okuyorsun ve görüyorsun ki geçmişinde de bir numara yok. Şimdi böyle diyorum diye bazı arkadaşlar kızıyor. Raif Bey' in geçmişi şöyle, sen anlamamışsın, nasıl tutkuyla sevmiş vs vs. diyorlar. Ben size kendi geçmiş ilişkilerimi anlatayım, terk edilişleri, aldatılışları... Raif Beyinki onların yanında hiç kalır :) Tam tersi olsaydı işte o zaman çok severdim bu kitabı. Ya asıl siz karakteri olduğunu gibi kabul edemiyor, onu yüceltmeye çalışıyorsunuz. Çünkü o karakterin yerine kendinizi koyuyor ben de keşfedilmemiş bir cevherim, tıpkı Raif Bey gibiyim diyorsunuz. Bunu söyleyenlerin yarısı da ''Issız Adam aynı beni anlatıyor'' da dedi ya zamanında neyse. Ben Oblomov' a çok çalışkan biri desem olur mu bu? Adam tembel. Raif Bey de sessiz, sakin hatta sünepe bir adam, geçmişinde de öyleymiş, bir numarası yok yani geçmişinde de. Olsa belki daha çok severdim romanı ama yok, bence yok. Tekrar söylüyorum; kitaptaki anlatım, dil kullanımı muazzam ama hikayede bir numara yok! Gelelim 7 yıldız meselesine. Normalde kesinlikle 8 yıldız ama o kadar gereksiz yere övüle övüle bitirilemiyor ki iyice soğudum kitaptan. Yemin ediyorum kitap bittiğinde 'lan ikinci cildi filan olmasın bunun, o kadar anlatılan kitap bu olamaz' dedim. Şimdi 'ne biçim ilişkileri var, kafeye gidip birbirlerinden bağımsız mı takılıyorlar'' diyenler bu kitabın hayranlarıdır muhtemelen. Siz hayatınızın sonuna kadar sevgilinizin elinden tutun, hiç bırakmayın, beraber gezin, beraber filme gidin, aynı kitapları okuyun filan. Yani en azından bunun hayallerini kurun ve hayalinizde yarattığınız ilişkiden bir kitapta kısa bir kesit görünce de yazarın aynı sizi anlattığını iddia edin. Teksiniz dünyada çünkü emin olun :)

Baskı: Mavi Tüy Gönülsüz Bir Mesihin Serüvenleri

Yine ders veren kitaplardan. Simyacı hayranları bayılır buna. Neyse ki onun kadar Yahudi mistisizmi ya da Mesnevi esintileri barındırmıyor içinde. Bir adam var ki kendisi ermiş, bir de çaylak var. Bu ermiş, bu çaylağa ''hayat güzel, insanları seversen eğer; hayat kısa, eğer mutluluklar olmasa'' minvalinde bir şeyler zırvalıyor. Sonra uçakları var uçuyorlar filan. Ya şimdi ben çok ezdim kitabı farkındayım da pek çok kişisel gelişim zırvasına kıyasla daha düzgün bir kitap var ortada. Hani ilhama ihtiyaç duyduğunuz bir dönemdeyseniz alın okuyun diyebilirim aslında.

Baskı: Yaşama Çevrilen Pedal

Kitap, bir şampiyonun(!) berbat bir hastalığı yendikten sonra çevresindekilerin, onu sevenlerin desteğiyle nasıl tekrar zirveye çıktığını anlatıyordu. Anlatıyordu diyorum zira artık anlatmıyor. Yazarımız ya da şampiyonumuz(!) doping yaptığını kabul etti, ilham verdiği tüm insanları hayal kırıklığına uğrattı, bu kitabın da zerre önemi kalmadı. Hayır her şey bir yana böyle bir kitabı niye yazdın be adam! Ya tamam dopingle şampiyon oldun da bunu biz bilmiyorduk, sen biliyordun. E bizle alay eder gibi hak etmediğin bir şampiyonluğu ballandıra ballandıra anlatıp da bir de paramızı aldın cebimizden. İnsanlar birleşip sana dava açsalar muhtemelen kazanırlar. Maddi ve manevi olarak sömürdün insanları.

Ölümüne Sadakat
8/1003.02.2014

Baskı: Ölümüne Sadakat

Tam bir erkek kitabı :) Okuduktan sonra size sürekli top5 listesi yaptırtıyor. :) Rob isimli ve muhtemelen kitabı okuyan her erkeğin de öyküneceği bir adam var. Bu adam bir gün hayatta ve ilişkilerinde neden başarılı olamadığını sorgulamaya karar veriyor. E yaş olmuş 30 küsür, sahip olduğu tek şey bir plakçı dükkanı ve 2 de manyak arkadaş. Gerçi bunlarla niye yetinemiyor lan daha ne olsun da denebilir kendisi için ama belli ki hayal ettiğinden çok farklı bir konumda kendisi ve kritik bir karar alıp tüm eski sevgilileriyle yüzleşmeye başlıyor. Kitabı okumak gerçekten inanılmaz keyif verici. Hele ki rock müziği de seviyorsanız kitap sizin kütüphanenizde mutlaka yer almalı bana kalırsa. Yaşanan her olayı bir şarkı ismiyle özetlemek ya da desteklemek... Sanki kitabın soundtracki varmış hissine kapılıyorsunuz. Hatta bir yerden sonra o şarkıları dinleyerek okuyabilirsiniz o bölümleri. Filmi de var zaten ve John Cusack müthiş bir Rob yaratıyor ekranda sağ olsun. Kitabı okuduktan sonra filmi de mutlaka görmelisiniz, muhteşem bir uyarlama olmuş gerçekten.

İsa'nın Portresi
5/1003.02.2014

Baskı: İsa'nın Portresi

Net kötü kitap. Ama yine de pişman değilim. Ya ne yapayım, ben polisiye okurken keyif alıyorum. Sonuçta ortada bir entrika var, macera var, merak var. Şimdi çok değerli bir eser ve buna sahip olmak isteyen kötü adamlar var. Güzel mi güzel bir kadın ve bir de her şeyden habersiz olan, saf bir delikanlı var. Gerçi bir yerden sonra bu saf delikanlımız CIA ajanı misali her haltı yapabilen birine dönüşüyor ama olsun. Sonuçta her Amerikan filminde de uçak kullanabilen kendi halinde bir vatandaş olmasına alıştığımızdan olsa gerek yadırgamadım ben bunu. Görüldüğü gibi çok orjinal(!) bir fikir üzerine inşa edilmiş kitap. Ama buna rağmen okunuyor işte. Orada oraya koşuyorlar, çatılardan atlıyorlar filan. Hani gece yarısı Show Tv' de denk gelen sonunda iyi adamın kazanacağını bildiğiniz halde izlediğiniz anlamsız macera filmleri olur ya işte onun kitap versiyonu bu. Yalnız yazarımız mistik bir hava katmak uğruna kitapta kargaşaya neden olan nesnenin geçmişini filan anlatmaya kalkmayıp gereksiz yere bizi sıkmasaydı daha iyiydi.

Fahrenheit 451
8/1003.02.2014

Baskı: Fahrenheit 451

En meşhur distopyalardan biri. Türünün en iyi örneklerinden ayrıca, mutlaka okunmalı. Artık dünya öyle bir hale gelmiştir ki hiç yangın çıkmamaktadır ve dolayısıyla itfaiyecilere başka bir iş için ihtiyaç duyulmaktadır; kitapları yakmak. Kitap okumak yasaktır, kitap bulundurmak yasaktır. Kitap bulundurmak büyük bir cezayı gerektiren bir suçtur ve bulunan her kitap hemen yakılır. İşte böyle bir düzen içerisinde bir itfaiyeci büyük bir hata yapar ve içinde bulundukları düzeni sorgulamaya başlar. Sonra bu hatayı daha da ileri götürür ve yakması gereken bir kitabı merakına engel olmayarak okumaya başlar. Kitabın adının Fahrenheit 451 olmasının sebebi ise kağıdın yanması için gerekli olan sıcaklığın 451 Fahrenheit olmasıdır diye biliyorum.

Baskı: Şeker Portakalı (Zeze, #1)

Bazı kitaplar vardır ki övüle övüle bitirilemez. İşte Küçük Prens, Kürk Mantolu Madonna, Olasılıksız, Simyacı gibi. Bu tarz kitapların arasında kendisi için kurulan övgü sözcüklerini tam olarak karşılayan sımsıcacık bir kitap. Küçük Prens hayatımın kitabı olmadı, Simyacı benim için hiçbir anlam ifade etmez, hayatıma yeni bir bakış açısı filan getirmedi, Olasılıksız' ı okuduktan birkaç gün sonra hatırlamıyordum bile, Kürk Mantolu Madonna bence sadece benim değil, kimsenin hayatının kitabı olamaz... Görüldüğü gibi bana göre övülen, bir misyon yüklenen kitapların hepsi o misyonun, o övgülerin altında eziliyor. Bu kitap ise kendisi için söylenen ''çok hüzünlü, çok samimi, çok sıcak, çok sevimli, çok acı, çok anlamlı'' gibi sayısız tanımlamayı sonuna kadar hak ediyor. Ufacık bir çocuk Zeze ve kitap onun gözünden, onun çevresinde olan bitenleri anlatıyor. Sinan Çetin Komiser Şekspir filmi için demişti ki ''amacım ağlatmak olsaydı bunu yapardım, çok daha fazla ağlatabilirdim insanları'' işte ben de bu kitap için onu düşünüyorum. Okurken ağladım ama yazarın amacının okuyucuyu ağlatmak olduğunu düşünseydim nefret ederdim belki de kitaptan oysaki ben okurken ''isteseydi çok daha fazla ağlatabilirdi'' dedim. İşte kitabı benim için asıl güzel yapan kısmı buydu. Vasconcelos bir çocuğun gözünden sıradan bir hikaye anlatmıştı, çok doğal anlatmıştı, yapmacıksızdı ve çok güzeldi.

On Küçük Zenci
8/1003.02.2014

Baskı: On Küçük Zenci

İlk okuduğum Agatha Christie Kitabı. Bu kitabın gazıyla 1 tane daha okudum sonra ama yok, bu kitap ile arasında dağlar kadar fark vardı. Sanırım yazarın en iyi kitabı bu. 10 tane insan evladı bir adada toplanırlar. Sonra da sırayla ölmeye başlarlar. Bir yerde sonra fark ederler ki her bir kişi öldüğünde masanın üzerinde duran 10 küçük zenci biblosundan biri eksilmektedir. Lan derler demek ki katil bu evden biri. Sonra tabii ölüm korkusuyla tüm sırlarını dökerler ortaya, aslında buradaki insanların hepsi bir şekilde geçmişte birbirleriyle bir ilişki içindedir. Neden orada olduklarını ve katilin amacının ne olduğunu çözmeye çalışırlar tabii öncesinde katilin kim olduğunu da. Bunlar çalışırken katil de boş durmaz elbette, biblolar git gide azalır. Katil kim ulan diye hızlı hızlı okuyup geçersiniz sayfaları ve romanı diğer romanlardan -en azından bir süreliğine- ayıran sürprizi fark edersiniz.

Örümcek
6/1003.02.2014

Baskı: Örümcek

Bu tarz kitapları yazan yazarlar gerçekten okuyucunun ne istediğini iyi biliyorlar. Düşünün şimdi emekli bir polis, çözülemeyen cinayetler ve emekli bir polisten yardım isteyen polis teşkilatı. Çok sıradan, çok klişe, kazananı baştan belli bir kovalamaca... Ama yine de okunuyor işte. Sen yer olarak Toscana' yı(ulan inşallah başka kitaplar karıştırmıyorumdur) seçersen, ana karaktere böyle garip garip restaurantlarda yemekler yedirir, bol bol kahve ve bira içirirsen ben o kitabı severim yazar abi kaçarı yok. Ulan bu tarz kitaplar yüzünden çok zamanımı çaldınız ama yine de bırakamıyorum işte. Olay yukarıda anlattığım gibi. Bir katil var bir de bununla uğraşmaktan bıkmış ve emekliye ayrılmış bir polis. Zaten katil de emekliye ayrılmış. Ama bir süre sonra tekrar ortaya çıkıyor işte veled i zina. Polis teşkilatı da gidiyor bizim emekli polise 'sen aslansın, sen kaplansın, sen yaparsın' diyor Ondan sonra da olaylar, olaylar...

Sineklerin Tanrısı
9/1003.02.2014

Baskı: Sineklerin Tanrısı

Bir adada kalan bir sürü çocuğun bir süre sonra çocuk masumiyetinden nasıl uzaklaştığını, içgüdülerinde var olan(bir arkadaşlar bunu tartışmıştık, o kötülük öğrenilir diyordu, bense vardır diyordum) kötülüğün, toplumsal baskılardan ve ahlak anlayışından uzaklaşılınca nasıl acımasızca ortaya çıktığını anlatan bir kitap. Mercan Adası kitabına bir gönderme olarak yazıldığı da iddia edilmiştir. Bir kere zaten kitap bir mecara romanının çok ama çok ötesi, siyasi ve felsefik bir eser. Kaldı ki siz kitabı okurken fark etmeseniz de(ben etmemiştim en azından) kitap bittikten sonra sonsözü okuduğunuzda kitaptaki karakterlerin aslında neleri simgeliyor olabileceğini görüp eserin ne kadar yoğun bir içeriğe sahip olduğunu fark edeceksiniz. İnternette ufak bir araştırma ile görebileceğiniz üzere bu kitap ile Mercan Adası çok karşılaştırılmıştır. Hatta Mercan Adası' nın John Locke' un(özetle, otoriteyi reddeder) devlet teorisini benimsediğini, Sineklerin Tanrısı' nın ise Hobes' un(devletin varlığını savunur, düzen için güçlü bir devlet şarttır) görüşlerini desteklediği iddia edilir. Belki bunları düşünerek yazmamışlardır ama ortaya çıkan hikayelere bakıldığında bu tespitler yerindedir. Önemli bence; yeni baskılarda sonsöz olarak yer almış ama benim okuduğum baskıda önsöz olarak verilmişti bazı açıklamalar. Olur da önsöze denk gelirseniz es geçin, kitabı bitirdikten sonra okuyun onları. Kitap tek kelime ile harika.

Baskı: Lady Chatterley'in Sevgilisi

Kitabın girişinde yazan bilgilere göre zamanında çok ses getiren bir kitapmış. Çok tepki almış. Sansüre uğramış vs. vs. Yanlış hatırlamıyorsam böyle şeyler diyordu kitabın önsözünde. Bir de erotik roman da denir bu kitap için. Akşit Göktürk gibi muazzam bir çevirmenin elinden çıkması sebebiyle ben bir anlam kayması olabileceğine de ihtimal vermediğimden bu kadar abartılacak hiçbir yanının olmadığını belirterek başlayayım. Yani belki dönemin koşulları göz önüne alındığında zamanının iddialı bir kitabıymış diyeceğim ama yazıldığı tarih de 100 yıl öncesi bile değil ki. Cinselliği yüceltmesi, evlilik kurumunun insanlar tarafından yaratılan 'kutsal' değerlerini eleştirmesi bakımından tepki görmüş olması yüksel ihtimal tabii de Sade diye de bir gerçek var bu dünya üzerinde. Adam 18. yy.' nın sonlarında cinsellik konusunda yıkılmamış tabu bırakmamış. Hal böyleyken bu kitabın neden bu kadar tartışıldığını ya da neresinden tutularak erotik bir roman sınıfına sokulduğunu ben anlamadım. Sıkıcı da bir kitap, oku oku bitmiyor ve bir şey olduğu da yok üstelik. Genç güzel bir kadın ve onunla evli olan kötürüm bir koca. Yazar tepkilerden çekinerek mi yapmış bilmiyorum ama kadının eşini aldatmasını haklı çıkarabilmek için adamı yerin dibine sokmuş. Adam insanlar arasında sınıf ayrımı yapan, paraya çok önem veren, duygudan yoksun bir 'üst sınıf'. Kadın ise duyarlı, hassas, aşka, duygulara, duyguların gösterimi için temasa inanan bir hanımefendi. Sınıfsal farkları filan bir kenara bırakıp dokunmayı bilen, hisleri olan bir adamla takılıyor durum bu. Ya tamam çok basite indirgeyip anlattım ama cidden çok sıkıldım okurken.

Yedinci Gün
7/1003.02.2014

Baskı: Yedinci Gün

itap bir tarafa da kitabın giriş kısmı harikaydı. Böyle bir yazı yazmayı hayal ederdim, artık vazgeçmek zorundayım o yazıdan. İhsan Oktay Anar kafamdakinin aynısını benim asla yazamayacağım kadar güzel yazmış bu kitabın girizgah bölümünde. Kitaba gelirsek; İhsan Oktay' ın üslubuna laf edecek halim yok. Çok özgün, çok akıcı ama daha okuduğum ikinci İhsan Oktay kitabında sıkıldım ben, aynı şey. Ve her ne kadar tek başına değerlendirildiğinde çok sağlam bir kitap olsa da Puslu Kıtalar Atlası ile kıyaslandığında hem hikaye hem de karakterler bakımından o kitabın gerisinde bana göre. Ama tekrar söylüyorum kitap tek başına düşünüldüğünde zaten çok iyi, ben bir kitaba oy verirken kendimce onu kendi kategorisinde değerlendirerek yapıyorum bunu. Genel bir değerlendirme yaparsam 6-7 yıldız verdiğim kitapların yanında bu kitap kesinlikle 8-9 yıldızı hak eder ama o zaman Puslu Kıtalar Atlası' na 12 yıldız vermem gerekir ;)

Baskı: Popcorn Sanatı Taklit Eden Ölüm

Beklediğimin çok üzerinde çıkan bir kitaptı. Daha iyi yazılabilir miydi? Kuşkusuz evet ama dediğim gibi çok düşük beklentiyle okuyup bambaşka bir şeyle karşılaşınca çok sevmiştim. Ev isimli bir türk filmi vardır. Onu izlerken bu kitaptan birazcık da olsa etkilenildiğini hissetmiştim. Bir yönetmen var, ki nedense Tarantino' yu andırdı bana kendisi, vurmalı kırmalı kanlı filmler yapıyor ve manyak bir çift de bu yönetmenin filmlerinden çok etkilenip ellerine silah alıp katliam yapa yapa Hollywood' a kadar geliyor. Sonrasında bir eve giriyorlar, evdeki çifti rehin alıyorlar ve canlı yayında, yaptıkları katliamdan gerçekte kimin sorumlu olduğunu tartışmak istiyorlar. E tabii rehin aldıkları çift de bizim yönetmen ve onun yatağa atmak için tüm gece uğraştığı çıtır bir aktris adayı. Başta da dediğim gibi beklentimin çok üzerinde bir kitap çıkan, edebi yönden pek bir şey vaat etmiyor olsa da günümüz insanının şiddete olan merakını, toplum içinde duyarlı gibi görünmesine rağmen üzerindeki toplum baskısı kalktığında aslında nasılda acımasız olabileceğini gösteren ve bu bakımdan Sineklerin Tanrısı isimli esere benzediğini düşündüğüm bir kitap.

Futbol Hayattır
6/1003.02.2014

Baskı: Futbol Hayattır

Neden 6 yıldız? E ben Galatasaraylıyım. Hem de fena bir Galatasaraylıyım. Hal böyle olunca Ali Kırca' nın çoğu Galatasaray üzerine olan futbol temalı yazılarını sevmemem mümkün değildir elbette. Hele Uefa Kupası ile ilgili yazıları okurken daha bir duygulandım, mutlu oldum. 7-8 bile veririm ben bu kitaba da kitap 7' lik olduğu için değil, bende uyandırdığı hisler 10' luk olduğu için. Özetle koyu bir Galatasaray taraftarı olan Ali Kırca' nın, futbol ile ilgili yazmış olduğu yazıların derlenmesinden oluşmuş, her yerde, her şartta rahat rahat okunabilecek, sizi hiç yormayacak basit bir kitap. Galatasaraylı herkes çok sevecektir.

ÖncekiSayfa 6 / 7Sonraki