
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Dinle Küçük Adam
Kırık bir adamın yazdığı kitap. Kitabı değil adamı inceleyeceğiz de inceleyeceğiz derken öyle uzun uzun anlatamam girin wikipediadan, ekşiden filan okuyun. Tabii ben oradan okumadım, benimkisi genel kültür de sizde yoktur, siz girin okuyun. Okuyunca vereceğiniz tepki; adam tam bir pislik çıktı Rıza Baba! Şimdi zor bir çocukluk geçiriyor bu meymenetsiz adam. E kırık bir adam oluyor haliyle. Orgon diye bir enerji bulduğunu iddia ediyor, bunun her derde deva olduğunu söylüyor ve bunu parayla filan satmaya kalkıyor. Haliyle Amerika' dan kovuyorlar bunu, hatta her yerden kovuyorlar. Vay efendim siz minisiz kovan diyerekten siz beni anlamadınız, ben bütün insanlığı kurtaracaktım, ben mesihtim ulan babında bu kitabı yazıyor. İçini döküyor kısaca bu kitapla. Önce yayınlamıyor ama arkadaşları çok iyi kitap oğlum bu, yayınla bunu filan diye ısrar edince fikri değişiyor da yayımlıyor. Bu adam sevişmeli, öpüşmeli, cinsellikli filan bir adam, siz bunu okumayın, boşverin. Dinle küçük adam derken, oradaki küçük adam hepinizsiniz. Sensin, senin sevgilin, baban, bindiğin dolmuşun şoförü filan. Size diyor yani, yoksa bana bir şey dediği yok adamın. Devleti siz var ediyorsunuz, sonrasında sanki varlığınızı ona borçluymuşsunuz gibi davranıyorsunuz diyor özetle. Ama bunu benim gibi kibarca söylemiyor. Malsın lan sen diyor. Az kalıbının adamı ol diyor, küçük, ezik bir şeysin diyor. Bana değil tabii, size. Ya aslında orgon olayına girmeseymiş baya sempati duyulacak bir adammış kendisi. Sevişmeli, öpüşmeli düşünce tarzı tam benlik. Siz okumayın bu kitabı adam size mal diyor sonuçta ki mal en naif tabiri gerisini sen düşün. Çevirisi çok güzel olmuş, sanki kötü olsa anlayacaksınız da ama olsun yine de güzel olmuş diye yazın siz her kitabın altına, getirisi var bu kalıbın, entel bir hava yaratıp hatun düşürmenize yardımcı olur. Aslında psikanalizmin babası sayılabilecek Freud' u bile etkilemiş, onun devrim niteliğindeki görüşlerini dahi bir adım öteye taşımış bir adam Reich. Tam bir tabu savaşçısı, o kesin de işte delilik ile dahilik arasındaki ince çizgide gidip gelen bir adam belli ki. Bu kitap, bu deli-dahi adamın insanlık ile ilgili tüm sitemlerinin bir özeti niteliğinde, lan aynı ben dedirten yerleri var gerçekten.Eminim aynı seni de anlatıyordur :) Neyse bak şimdi adam ne diyor; Sanki ''kişisel özgürlük'' ve ''kişisel büyüklük'' sana hiçbir şey demiyor ve ''ulusal özgürlük'' ve ''devlet çıkarları'', kemik gördüğüne sevinen bir köpek gibi senin ağzının sularını akıtıyor. Yalnız Riech! İnsanı aşağılamak için bir daha hayvanları kullanırsan külahları değişiriz ona göre! Hayvanı kullanmadığı bir alıntı daha ekleyeyim; Duvarları tezekle yoğurulmuş, kireç badanalı evinde yaşayıp duruyorsun. Ama öte yandan, ''kültür sarayı'' na bakıp övünüyorsun. Bir alıntı daha: Senin masken düştü. Senin kaygını biliyoruz: ''ahlak ve kamu düzeni'' Aslında sen otellerde hizmet eden kadınların bacaklarına çimdik atmak için can atıyorsun. Ama dediğim gibi okumayın, sonuçta sevişmeli bir adam ve size mal diyor.
Baskı: Fırtınalı Yıllar
Kitap o dönem yaşananları merak edenler için sadece bir giriş kitabı niteliğinde. Bu kitabı okuyup sağda solda solculuk oynamayın Allah muhafaza bilen birine denk gelirsiniz de sonra kırmızının tonlarından renk beğenirsiniz yüzünüz için. Ben geldim oradan biliyorum. Kitaptaki bilgiler çok yüzeysel. Açıkçası okumadan öne bir Deniz Gezmiş biyografisi bekliyordum ama alakası yok. Yine de kitabı eleştirecek halim yok elbette bilgiler yüzeysel diye. Sonuçta adam da size 68 kuşağının gelmişini, geçmişini bu kitapta bulabilirsiniz demiyor zaten. Demesine demiyor da sen kitabın kapağına kocaman DENİZ yazarsan kitabı alan insanlar da o kitaptan, Superman' in Kripton' dan nasıl geldiğini anlatmasını beklerler haklı olarak. Üstelik Türkiye' de olan bitenden daha çok Fransa' da olan biteni okuyoruz. Aslında bu da mantıklı, sonuçta türkiyedeki olayların fitilini ateşleyen(şu deyimi kullanacağım hiç aklıma gelmezdi, fitil deince hep başka şey geliyor aklıma, çocukluk travması lan :( ) unsurların neler olduğunu anlatmaya çalışıyor yazar ne var ki 3-4 cümle önceki eleştiri yinelenmek durumunda kalıyor burada. Kitabın adında DENİZ niye var o halde? ''Ticari kaygılarla var çünkü'' cevabı kaçınılmaz oluyor işte bu durumda. Bu kitabın kapağında DENİZ yazmasa daha az kişiye ulaşırdı kitap muhtemelen. Bu eleştiri mi derseniz aslında değil, sadece tespit. Doğu Perinçek' in bir teorisi olabilir emin değilim ama Deniz' in aslında sağcılar tarafından abartılan bir adam olduğunu söyler teori. Çünkü Deniz bir kaybedendir aslında. Henüz 20' li yaşlarının başında idam edilmiştir, hayalindeki hiçbir şeyi gerçekleştirememiştir. Bugün ondan ilham alıp devrimcilik oynayan ya da gerçekten devrimci olan 10 öğrenci varsa, devrimcilik oynamaması ya da devrimci olmaması için oğullarını, kızlarını uyaran 100 aile vardır. Özcan Deniz' in Kubrick' e selam çaktığı gibi selam çakıyorum şimdi Yılmaz Erdoğan ve rahmetli Nejat Uygur' a: ''Olaylara garışma, garışma olaylara'' Kitabı okuyunca 20' li yaşlarının başında öldürülen adamlar için üzülüyorsunuz elbette ama kitap onların öldürülmesinin haklı nedenlere dayanıp dayanmadığı konusunda size pek de bir şey vermiyor. Dediğim gibi sanki 68 olayları ve bunların türkiyeye yansımaları konusuna bir giriş niteliğinde kitap.
Baskı: Ferrari'sini Satan Bilge
Gereksiz, saçma sapan bir kitap. Okuduğumu utandığım kitaplardan biridir. Mademki mutluluğun formülü belli şunları tek bir kitapta toplayın da insanlık kurtulsun. Bu kişisel gelişim kitapları, yazarlarına Ferrari aldırmaktan ya da sırlarını(The Secret) paylaşmayı vaat eden yazarları daha Güçlü(The Power) kılmaktan başka bir işe yaramıyor o kitaplar. Kaldı ki sizler zaten gerçekten doğru düzgün kitaplar okuyan insanlarsanız, böyle kitaplara ihtiyaç duymazsınız. Kendinizi çoktan keşfetmişsinizdir çünkü, kendinize göre bir yaşam gayesi mutlak belirlemişsinizdir. Daha uzununu daha önce yazmıştım, o yüzden tekrar yazmıyor ve linki bırakıyorum; http://www.fenayazarim.com/2013/05/28/yeni-hayat/
Baskı: Dr. Jekyll ve Mr. Hyde
1886 yılında yazılmış bir kitap. Bu perspektiften bakılıp değerlendirildiğinde övgüyü fazlasıyla hak ediyor. Bilim kurgu/fantastik türü romanların ilk örneklerinden biri diye biliyorum. Kitap için kişinin içerisinde hep var olan iyinin ve kötünün çatışmasını anlatmaktadır da denir. Hayır lan anlatmıyor gibi bir iddiada bulunmayacağım elbette ama ben öyle bir şey anlamadım şahsen. Bal gibi fantastik ve de basit bir kurgu var kitapta; ama önemli işte kitap yine de. Tolkien dede 1892 doğumlu(korkam lan ezbere bilmiyorum wikiden baktım şimdi) Bu roman o doğmadan yazılıyor işte. Tolkien' e fantastik kurgunun yaratıcısı derler ki ondan önce de yine bir dede var aslında yazan. Bu Tolkien, Lewis filan hep ona özeniyor aslında. Neyse işte önemli yani kitap. Türünün ilk örneklerinden dedik zaten daha en başta. Ama ben öyle sağda solda övüldüğü kadar yoğun bir içeriğe sahip olduğunu düşünmüyorum. Son bir şey daha; babacım gencecik yaşta ölmüşsün mekanın cennet olsun ama Define Adası nere, bu kitap nere. Nasıl bir kafa yapın var senin?
Baskı: Dorian Gray'in Portresi
Oscar Wilde ki kendisi şu dünyada hayranlık duyduğum, tanışmak isteyeceğim ender adamlardan biridir, kişiliği bana her zaman gerçeküstü gelmiştir, gerçek bir karakterden ziyade bir film karakteridir sanki. Bu kadar alaycı, bu kadar küstah, bu kadar zeki... Feminen tavrını da düşünürsek evet; Jack Sparrow... Pardon, pardon... Kaptan Jack Sparrow! Cidden hoş bir kitap yalnız dil fazla ağdalı, gereksiz ağdalı(bunu da Cem Yılmaz' dan duymuştum, ağdalı dil) Okuduğum kitaplar içinde gördüğüm en sıkıcı karakterlerden biri bu kitapta; Basil Hallward. Yani neredeyse Sartre' nin Bulantı kitabında kütüphanede takılan gereksiz şahsiyet kadar ya da Kürk Mantolu Madonna' nın sünepesi Raif Bey kadar sıkıcı. Olsun; tüm zamanların en renkli karakterlerinden biri de yine bu kitapta çünkü; Lord Henry. Kendisi azılı bir hedonizm temsilcisi hatta hedonizmin ta kendisi. Adam size en ters gelecek kavramı bile o kadar güzel savunuyor ki sadece saygı duyabiliyorsunuz kendisine. Bu Lord Henry şeytanın sağ kolu gibi bir şey, ağaçtaki yılan, kadın olsa adı Lilith olurdu muhtemelen. Lilith demişken ne seksi hatundur o be, neyse. Dorian Grey de yakışıklı bir eleman. Bu şeytanla bir tanışıyor, sonra seyrele eğlenceyi. O günah senin bu günah benim diyerek altını üstüne getiriyor dünyanın. Gerçi kitapta tam olarak böyle demiyor ama siz bana güvenin, aslında böyle. Haz veren ne kadar günah varsa hepsini işliyor Dorian. Ne diyordu Woody Allen? ''Şu hayatta hoşuma giden ne varsa ya ahlak dışı, ya yasa dışı ya da şişmanlatır.'' Dorian da ahlak dışı her haltı yiyor ve Lord Henry' nin muhteşem bakış açıları sayesinde zerre pişmanlık duymuyor. Dahası zaten hiçbir olumsuzlukla da karşılaşmıyor. Portre kısmına gelince; ya şu sıkıcı bir karakter var dedim ya, işte o ressam. Bizim Dorian o kadar yakışıklı ki ressam etkileniyor ve onun bir tablosunu yapıyor daha kitabın başında. Dorian' a hediye ediyor tabloyu. Dorian' ın yediği her haltın bedelini bu tablo ödüyor işte kitap boyunca. Kitabın sonunda da Dorian ''I see death people'' diyor bir bakıma.
Baskı: Dönüşüm
Ben, bu kitapta daha çok bireyin kendine yabancılaşmasının anlatıldığını düşünüyorum. Sonra zaman geçip düşündükçe Kafka' nın sağlam bir kapitalizm eleştirisi yaptığı fikrine vardım. Elbette bir yabancılaşmanın anlatıldığı çok açık kitapta ancak bu, sistemin bir yansıması sadece yoksa kendi kendine ortaya çıkan bir durum değil. Samsa' nın ilk endişelendiği şey işe gidememek oluyor. O durumdayken bile patronu ile yaptığı konuşmada her şey normalmiş gibi davranıyor. Benim anladığım kadarıyla Samsa toplumun kendisine yüklediği misyonun altında eziliyor. Toplum onu öyle bir hale getiriyor, kendisine o kadar yabancılaştırıyor ki bir böceğe dönüştüğü için değil de işe gidemeyip para kazanamayacağı ve ailesinin ihtiyaçlarını karşılayamayacağı için endişeleniyor. Bir birey olarak kendi isteklerini, ihtiyaçlarını, hazlarını unutuyor. Kendisine o kadar yabancılaşıyor ki böceğe dönüşmesi onun işe gitmesine engel olmayacak olsa, bu dönüşümü fazla sorun etmeden -belki de hiç- yaşamına devam edecek neredeyse Samsa. Dönüşüm sonucu Samsa bazı fonksiyonlarını yerine getirememeye başlıyor. Dolayısıyla ailesinden aldığı tepki görüntüsündeki iğrençlik değil, sadece ama sadece ailesi için artık bir kazanç değil aksine bir külfet nedeni olması. Yani Samsa böcek olmamış olsa, sadece işsiz bir genç olsa ailesi yine onu sevmeyecek hatta neredeyse yine onun ölmesini isteyecek, ama genel ahlak anlayışı buna el vermeyeceğinden buradaki dönüşüm yani fiziksel görünüm sadece ailenin düşüncesini ahlaki açıdan da destekleyen bir neden oluyor hepsi bu. Dönüşüm filan olmuyor da aslında. Samsa bir sabah uyandığında kendisi olmadığını fark ediyor bir bakıma ve bu farkındalık etrafındakileri endişelendiriyor, kızdırıyor. Düzenin kendisini dönüştürdüğü ''şey'' i fark edince Samsa, düzene karşı çıkıyor. Bunu bilinçli bir şekilde yapmıyor elbette, üzerindeki baskı o kadar fazla ki bu baskıyı fark ettiği anda artık onu taşıyacak gücü kendisinde bulamıyor. Bırakın işe gitmeyi, odasından bile çıkamıyor, insanlığını yitiriyor ve artık topluma(aile) faydası olmadığından, toplum(aile) için bir külfet olduğundan yok edilmesi gereken bir şey oluyor Samsa, bir böcek oluyor. Bu kitabı Bordo Siyah Yayınlarından Evrim Tevfik Güney çevirisiyle okumuştum. Facebook sayesinde de kendisiyle tanışma şansım oldu. Sorduğum her soruya da uzun uzun cevaplar verdi sağolsun. Tekrardan teşekkürler abi.
Baskı: Don Kişot
Uzun süre önce okuduğum, okurken hikayenin çok uzamasından sıkıldığım ama finalini okuduğumda bir anda kendimi garip düşünceler içinde bulup duygulandığım dünya edebiyat tarihinde çok önemli yer tutan bir kitaptır.1600' lü yılların başlarında yazılıyor kitap. Puşkin, Yüzbaşının Kızını 1800' lerde yazıyor ve kendisi Rus edebiyatının kurucularından kabul ediliyorsa Cervantes' in bundan 200 yıl önce böyle bir kitap yazmasının ne kadar değerli olduğunu takdir edersiniz sanırım. Spoiler olacak ama kitaptaki hikaye hakkında bilgisi olmayan yok denecek kadar azdır diye düşünüyorum. Kitabı şu an tam olarak anımsayamasam da kahramanımız, kitabın sonunda bitkin bir halde yatağında yatarken etrafındakilere, yani tüm serüven boyunca ondan vazgeçmesini isteyenlere hatta onu vazgeçirmek için türlü yollar deneyenlere, yaptıklarının delilik olduğunu, aklının şimdi başına geldiğini söylüyor. Yaşadığı onca hayal kırıklığına, başına gelen onca kötü şeylere rağmen vazgeçmeyen adam, şimdi üzerine hiçbir baskı yokken, hatta arkadaşları -sırf o üzülmesin diye de olsa- anlatacağı her şeye inanacakken vazgeçiyor. Bunun iki nedeni olabilir bana göre; ya gerçekten pişman olmuş, ömrünü boşa harcadığını kabul etmiştir kendisi ya da yel değirmenleriyle savaşına kıyasla çok daha cesurca bir şey yapıp gerçekten kahramanlık mertebesine yükselmiştir, zira kendisi bir kaybedendir ve sırf ondan ilham alan insanlar hayal kırıklığına uğramasın, inandıkları değerler uğruna savaşmaktan vazgeçmesin diye kendini deli olmakla itham etmiştir. Şerefli bir şekilde kaybettim demek yerine, hiç savaşmadım hepsi delilikti demeyi seçmiştir. İşte bana göre Don Kişot ya da aslında orjinal telaffuzuyla Don Kihote yel değirmenleriyle savaştığı için değil, ''bir kahraman vardı, sonunda yenildi'' diye anılmak yerine ''kendini kahraman zanneden bir adam vardı, zavallı'' diye anılmayı seçtiği için bir kahramandır. Başkalarının mücadelesini, kendisininkinin üzerinde tutmuştur çünkü; düzene ''biz bir kahramanı yok ettik'' dedirtmemiştir, bunun yerine kahraman olmamayı seçmiştir. Asıl kahramanlık budur işte.
Baskı: Pogo
Kitabı paramparça edeceğim şimdi; tek kelime ile tanımlayamam o yüzden 2 kelime kullanacağım; berbat ötesi. İsme bakıyoruz; Pogo. Yayınevine bakıyoruz; Stüdyoimge. Vaadine bakıyoruz; iki punkın yaşamından bir kesit. Ne kadar havalı, ne kadar marjinal değil mi? Peki sonuç ne? Üniversitede olup, rahat bir ailede yetişip de ergenlikten çıkamamış bir ''türk'' kezbanı. İsmi Kezban olan arkadaşım da var, çok da severim kızı ama bu da yeni neslin ürettiği müthiş bir tanımlama şimdi, inkar edemem. Yerine ne kullanırsan kullan olmuyor. Satır aralarında eroin kötüdür mesajı, lan sen punk değil misin? Neyin kaygısı bu ablacım? Hangi punk s.kler bunu. Yok sxe (Straight Edge) ise ana karakterin, o zaman da ona göre yazarsın kitabı. Hiçbir tutarlılığı yok karakterlerin ve kitabın, punk ile de alakası yok. İki tane kaşarın(seviştikleri için değil, başkalarına zarar verdikleri için kullanıyorum bu hakareti) kezbanlıklarından ibaret kitap, ama asıl sıkıcı olan çok hazırlıksız bir kitap oluşu. Bir kere punk üzerine kitap yazarken Offs'İ'piring yazmak nedir lan? Daha sözde hayranı olduğun grubun adını yazamıyorsun. Dikkat, foruma yazmıyorsun, kitap yazıyorsun, kitap! Kitapta en sık kullanılan kelime Allah' tan ve neyse ki olabilir. Sanırım yazarımıza geri dönüp tekrar yazmak zor geldiğinden olası kurgu hatalarını bu iki kelimeyle bertaraf etmeyi seçmiş; Kaçacak yerimiz kalmayınca camdan atladık, Allah' tan altımızda kum varmış, arabaya bindik, neyse ki anahtarlar üzerindeydi... gibi mesela. Hadi bunu yok saydım diyelim, yahu ana karakterin sürekli ''buna şaşırmadı beni yeteri kadar tanıyordu'', ''bu yaptığım onları şaşırtmadı hep çılgın biri olmuştum çünkü'', ''benden bunu bekliyordu sonuçta çılgın biriydim''... Tamam anladık, çok çılgınsın ama madem bu kadar güveniyorsun karakterin çılgınlığına o zaman bırak da biz de görelim onun ne olup ne olmadığını. Kitap, yazarın hayatından kesitleri içeriyor mu bilmiyorum ama dilerim ki böyle bir iddiası yoktur kendisinin. Gözümde iyice düşecektir o zaman ama eğer punksa bunu dert etmeyecektir :) Ben hayatımda önemsiz birini hiç tanımadım. Kimle tanıştıysam çok önemli biri olarak anlattı her zaman kendisini, tanıdığım her erkeğin müthiş bir aşk hikayesi, harika bir kız arkadaşı illa ki olmuş. Tabii bir de süper güçlü arkadaşları... Bu çok enteresan mesela, bir ortamda -hele ki kız da varsa- biri bir şey derse bir başka erkek hemen görür ve arttırır teklifi. Teklif çok yükselirse bu kez devreye hayali arkadaşlar girer; -Geçen yarım şişe votka içtim yarım saatte. +Ben de yapmıştım onu ya 2 sene önce %Bizim bir arkadaş var 10 dakikada bir ufak içiyor, sonra da kalkıp yürüyerek gidiyor ya adam İşte tam da bu kafada yazarımız ya da karakterimiz. Biz çok çılgınız, bir süperiz vs. vs. 2 bel altı cümle kurunca üslup yeraltı edebiyatı üslubu olmaya yetiyorsa benim itirazım yok o zaman ama yine de arkadaşına ''onunla s.kişmem'' diyen kızın birkaç sayfa sonra sevgilisine köftehor demesi bana çok komik geliyor. Köftehor ne lan? Ayrıca amerikan filmlerinden aşırılma replikler de yine çok eğreti durmuş; ''Neden danışmaya sormuyorsunuz? Eminim size yardımcı olurlar.'' Doktor diyor bunu yalnız :) Hadi her şeyi geçtim ya sözde punk üzerine bir roman yazıyorsun bari fanzinden bahset, araya bir yere, karakterin ağzından çıkacak bir söze fanzin kelimesini sıkıştır ya da punk ideolojisinden bahset. Kızların fahişelik yaptıklarında giydiği kıyafetlerin tasviri, günlük kıyafetlerinin tasvirinden daha başarılı mesela. Yahu punk kültüründe kıyafetin önemini nasıl göz ardı edersin? Kitabın punk kültürüne yaklaştığı tek bir yer var; ''Hiçbir şeyi değiştirecek gücüm olmasa da benim yaşantıma saldırıda bulunacak herkese; beni değiştirmeye çalışacak herkese, haddini bildirebilirim. En azından öfkem buna yeter'' Ama akabinde gelen replikler ise yine bomboş. Herkesin söyleyip yazacağı klişeler.Dünyada savaşlar var bla bla bla. He savaş var diye eroin vurun diyor değil mi punk? Yeri gelmişken punk nedir ne değildir diye uzun uzun anlatırım ama gerek yok. Nasıl olsa ilgilenmeyen bunları bile okumaz, ilgilenen kendi tanımına uymuyorsa üzerine düşünmez ve reddeder. Çok eleştiremem bunu ben de böyleyimdir sonuçta, ama şöyle bir farkım olduğunu iddia edebilirim ki; ben yeteri kadar bilgi sahibi olmadığım konularda iddialaşmam ama gördüğüm insanların çoğu hele ki ortamda karşı cins de varsa sonuna kadar iddialaşır. Şimdi ben ne dersem diyeyim, bu kültürle haşır neşir olmuş herkes kendi tanımını yapacak, ''en doğrusunu ben biliyorum'' diyecek dolayısıyla uzatmıyorum ve bu kitap bir punk kitabı değil diyorum. Varsın yazarımız öyle olduğunu iddia etsin. Ama ne punk bu kitaptaki gibi bir şeydir ne de pogo. Bir efsaneyle bitirelim bunu ve biraz da övmeye başlayalım kitabı; Bir punk grubunun esas oğlanı ile gazeteci yolda yürüyerek söyleşi yapıyorlarmış. Gazeteci ''punk tam olarak nedir?'' demiş. Adamımız çöp tenekesine tekme atmış ve ''punk budur'' demiş. Gazetecimiz de tenekeye bir tekme atmış ve ''budur yani öyle mi?'' demiş. Esas oğlan cevap vermiş; ''Hayır, o modayı takip etmektir.'' Punk müthiş bir alt kültürdür. Ve pek çok al kültürün de oluşmasını sağlamıştır. Yozlaşabilir, değişebilir ama tıpkı rock gibi gözardı edilemeyecek bir kültürdür. Soyut, somut pek çok iz bırakmıştır. Bizim ülkemizde alt kültürler pek yok, hiç yok. Her alt kültürümüz ithal. Dolayısıyla da daha yerleşemeden değişip saçma sapan bir hale geliyor. Rock da böyle, punk da böyle henüz gelmemiş olsa da 4 gözle gelmesini beklediğim hipster da böyle(bunların hatunları müthiş oluyor) Bir tek apaçi kültürü var yerleşen çünkü o öz be öz türk icadı işte. Gülüyoruz filan ama en köklü alt kültür o lan. Lanet olsun böyle kültüre o ayrı. Övgüye gelirsek, bir kadın yazarın böyle bir kitap yazması çok hoş. Kitap sürükleyici. Tüm o eleştirdiğim noktalara rağmen 2 seksi kızın erkeklerle ve hayatla olan ilişkilerine tanık olmak hoş. İstanbul sokaklarını, İzmir koylarını okumak hoş. Sevişme sahneleri biraz daha detaylı anlatılmalıydı ama yine de hoş. Bir dönem sahafta takılırken bir kızın sorduğu bir kitaptı bu ve oradan öğrendim ben de bu kitabın varlığını. Kız da birinden duymuş muhtemelen. E benim seveceğim tarzda bir kızdı. Bu kitabın okur kitlesini(kızları yani) kilolu olmadığı sürece ben severim zaten. Ama gördüm ki rahat okunması, yer yer ayarı tutturamasa da kadın bir yazardan çıkma bel altı dili ve bir iki seksi sahnesi dışında hiçbir halt yok kitapta. Kızların cinselliklerini özgürce yaşamaları tamam ama şu nasıl bir bakış açısıdır lan mesela; ''Madem karını bu kadar çok seviyorsun ya da değer veriyorsun, ne diye elin orospusuyla fingirdeşmeye kalkarsın be adam!'' (İçindeki kezbana dur diyeydin bu bir, orada anlatım bozukluğu var, ya da bağlacından sonra dolaylı tümleç eksik bu da iki) Bir punkın böyle bir bakış açısı olmaz, olur da o zaman evlilik dışı ilişkiyi tamamen reddeder ama siz reddetmeyip yaşıyor, yalnız başkasının yaşamasına sırf evli diye karşı çıkıyorsunuz. Yani kendi ahlaki normlarınızı başkasına dayatıyorsunuz ki bu olmaz. Nick Honby' nin herhangi bir kitabı gerek karakterlerin derinliği, tutarlılığı, gerek yazarın doğal üslubu, gerekse de hikayelerin güzelliği bakımından paramparça eder mesela bu kitabı. Gidin onu okuyun. Şunu da eklemem gerek; şu benim gibi yaşamayan herkes salak ve mutsuzdur tribi de bir bitsin artık. Bir insan evinden işe, işinden eve yaşayarak da çok mutlu olabilir. İlla ki otostop çekip şehir şehir gezmesine gerek yok. Önemli olan, o insana içinde bulunduğu şartlardan başka şartlarda yaşamanın da mümkün olduğunu, ve onun en iyi zannettiği şartların aslında ona öğretilen(tabii öyleyse) şeyler olduğunu anlatabilmektir. Bunu yaparsın ama sonucunda adam kendi iradesiyle yine memuriyeti(mesela) seçerse kimse bir şey diyemez.
Baskı: Bülbülü Öldürmek
Şeker Portakalı, Pal Sokağı Çocukları, Charlie' nin Çikolata Fabrikası, Boyalı Kuş ve Bülbülü öldürmek hatırladığım kadarıyla çocukların dünyasını anlatan 5 kitaptı okuduklarım arasında. Bunlar arasında bir çocuğun dünyasını, bakış açısını, hayatı algılayışını en iyi anlatan kitap budur bana göre. İşlenen hikaye zaten çok güzel bir de bunu küçücük bir çocuğun gözlerinden anlatması olayı daha ilginç kılmış. Bunu yaparken de gerçekten o çocuk olmuş yazar.
Baskı: Bulantı
Açık ara okuduğum en sıkıcı kitaplardan biri olabilecekken yazılış tarzıyla nispeten yırtan bir kitap. Nedir o yazılış tarzı? Tek karakter üzerinden yazılan bir hikaye. Anlatıcı merkezde ve onun başından geçen somut olaylar anlatılıyor. Geçtiği sokaklar, içtiği, yediği, yattığı filan. Burası önemli bak, somut olaylar anlatılmasa; bilinç akışı adı verilen o sıkıcı teknikle yazılsa kafayı duvarlara vururdum bu kitabı okurken. Pınar Kür' ün Asılacak Kadın isimli bir kitabı var, okurken bir beddualar ettim ki Ulu Odin' in Darth Vader' e ettiği beddualar solda sıfır kalır. Selahattin Hilav gibi bir usta çevirmiş Allah' tan yoksa bu kitap başka bir yayınevinden çıksaydı ziyan olurdu. Şu kitabın çevirisine Can Yayınları kaç para istese analarının ak sütü gibi helaldir ayrıca. Antoine Roquentin isimli birinin günlüğünü okuyorsunuz aslında. Konuya çok değinmiyorum zira zaten pek önemi de yok. Canı çok sıkılan bir adam bu Roquentin. Karıya kıza gitse belki düzelirdi ama Sartre hiç o taraklarda bezi yokmuş gibi davranıyor. Simone De Beauvoir(Bunu bakmadan yazabiliyorum. Bir erkek bir bunu bir de Nietzsche' yi bakmadan yazabiliyorsa net abazandır. Kendimden biliyorum) ile yaşadıklarını da biliriz Sartre ya neyse. Adamın can sıkıntısı sizin bildiğiniz tarzda tribal bir enfeksiyon değil elbette. Bizim Roqu, hayatın anlamsızlığını net şekilde gören dahası günlüğüne yazdıklarıyla da bunu size de yer yer gösteren bir adamdır. E hayatın anlamsızlığını, dahası gereksizliğini fark eden bu adam haliyle hayata karşı bir iğrenme duymaya başlar. İşte bulantı meselesi özetle budur aslında. Ya tamam da kitap tam olarak ne anlatıyor diyenler olabilir. Ben okuduktan sonra uzun süre dedim çünkü. Varoluşçuluk nedir diye merak edip bir şeyler okuyorsun, bekliyorsun ki masa nedir sorusunun cevapları gibi cevaplarla karşılaşasın ama nerede... Şimdi Antoine Roquentin için hayatın anlamsız olduğunu bir anlayalım önce. Adam olan biten her şeyin boş olduğunu söylüyor. Yalnız hiççilikten bahsetmiyoruz burada, ondan bahsettiğini savunanlar da var da bence bahsetmiyor. Evet her şey anlamsız ama her şey var olduğu için anlamsız diyor Antoine Roquentin. Antoine Roquentin varız diyor yani ama bunun için sebep yok diyor. Elim burada ama sebepsiz yere burada, kolum burada ama sebepsiz yere burada, bacağım burada ama sebepsiz yere burada... (neyse uzuvlara devam etmeyeyim daha fazla) diyor. Dikkat et şimdi vitesi 2' ye alacağız çünkü(ehliyetim de yok bu arada ama korkma araba da kullanamıyorum zaten); Hangi kaynağa gidersen git varoluşçuluğu araştırırken Sartre' a illa ki denk gelecek ve onun; ''varlık özden önce gelir.'' sözüne rastlayacaksın. Anladın mı sözü? Anlamadın tabii. Tanrı beni yaratmadı benim varlığım özümden de önce vardı diyor kafir! Varlığım vardı ama özümü ben oluştururum diyor. Benim yaptığım her eylem her seçim beni oluşturur özgür irademle diyor. Yemin ederim yazarken yoruluyorum okurken ne çektim sen düşün. Ulan Camus' u bu yüzden daha çok sevdim işte hep. Tertemiz pırıl pırıl anlatıyor ne anlatıyorsa Yabancı kitabında. Üstelik bir de hatun götürüyordu Meursault. Roquentin' in ise mastürbasyon yapmaya mecali yok bana sorarsanız. Bizim Roqu bir cisme tekme mi atıyordu yoksa ona benzer bir şey oluyordu tam hatırlamıyorum ama sonrasında yok efendim niye oraya gitti de buraya gitmedi diye düşünüp duruyordu. Roqu kendi de dahil olmak üzere her şeyin neden orada, öyle olduğunu sorgulamaya başlıyor. Ama bir yandan da varoluşuna bir anlam arıyor tabii bulamıyor, yalnız sorumluluk duygusunu da hissediyor. Çünkü o var, varlığının etkileri var ama nedeni yok. Nasıl bulanmasın lan adamın midesi, beyni? Burayı cidden dikkatli oku yalnız: Sartre' a göre insan olan biten her şeyden sorumludur. İnsanı yaptıklarıyla kendi özünü oluşturur. İnsanın varolması için hiçbir neden yoktur ama insan vardır ve bu düşüncenin altında ezilir insan. Varlığına anlam yüklemeye çalışır, ama böyle bir anlam yoktur. Anlamsız şekilde varolan insanın bu anlamsızlığı fark etmesini anlatır işte bu kitap özetle. Kitap neden önemlidir? Çünkü varoluşçuluk düşüncesini bir hikayenin içine bu kadar güzel yedirebilen dahası, varoluşçuluğu bu kadar kapsamlı şekilde anlatabilen ilk ve belki de tek romandır.
Baskı: Bu Bir Pipo Değildir
8 yıldız verdim ama kitabı sevdiğimden değil, zira anlamadım bile. Peki neden 8 yıldız? Bir kere bu kitabı çevirmek yürek ister. Öyle bir dil kullanmış ki Faulkner, bir yerden artık dildeki kelimeler yetmemiş kendisi sözcük türetmiş. Modernist yazarların en babalarındandır kendisi ne var ki bana fazla geldi. Beynimi allak bullak etti incecik kitap. 10 yıldız verecektim ama anlamadığım bir kitap için bu çok mantıksız olur diye düşünüp vazgeçtim. Anlaşılmayacak bir kitap yazabilirsiniz elbette ama bu şekilde yazamazsınız işte. Ben henüz bu kitap seviyesinde değilmişim onu da anladım ayrıca. Bu da bu kitapla ilgili okuduğum en derli toplu yorumdur; https://eksisozluk.com/entry/9592067
Baskı: Boyalı Kuş
Kitaba adını veren boyalı kuşun hikayesinin anlatıldığı bölüm ve oradaki metafor kitabın en güzel yeridir belki de. Oda Kitabevi' nin sahibi İbrahim abinin yorumlarına kulak verecek olursak ''bu kitabı beğendim diye bu adamın diğer kitaplarını da bulmaya uğraşma. en güzelini okudun işte zaten o kitapta da çok bir şey yok, sadece boyalı kuş metaforunu çok severim ben.'' Otobiyografik öğeler içerdiği varsayılır ancak kesin bir delil ya da açıklama yok bununla ilgili bildiğim kadarıyla.
Baskı: Bir De Baktım Yoksun
4-5 hikayeden oluşan bir kitaptı diye anımsıyorum. Son hikaye baya baya ağlattı beni. Bir adamın, ölen babasının ardından hissetiklerini -hatırladığım kadarıyla- bilinç akışı tekniğiyle aktarılmasından oluşan bir bölümdü son bölüm. Dağıtmıştı beni fazlasıyla. Bir de ismi kendisininkiyle aynı olan bir kızla tanışan erkeğin, o kızla yaşadığı kısa süreli ilişkiyi anlattığı hikayeyi çok sevmiştim. Hem aralarında geçenler, hem mekanlar, hem de birlikte yaptıkları çok öykünülecek şeylerdi bana göre. Yine hayatım boyunca gördüğüm en güzel 2 tablodan biriyle de bu kitaptaki bir hikaye sayesinde tanıştım. Nighthawks! Edward Hopper tarafından çizilmiş, gelecekte gerçek boyutuyla evimin duvarını süsleyeceğini umduğum bir tablo. Söz konusu tablodan öykülenerek yapılmış bir albüm bile vardır ki albümü yapan da Tom Waits' dir. Daha başka bir şey demeye gerek var mı?
Baskı: Bir Avuç Kum
Wilbur Smith' in okuduğum tek kitabı. Fazlasıyla iyi bir kitap ama zaten polisiye/macera konusunda, Michael Connelly' nin hayran olduğum Harry Bosch karakteri yüzünden yeterince zaman harcadığımdan polisiyelere pek fazla zaman harcamamak için Wilbur Smith' in 2. bir kitabını okumadım ama sanırım okuyacağım. Kitap gerçekten çok iyi. Wilbur Smith belli ki çok kaliteli bir yazar. Tasarlanan zekice cinayetlerin ardındaki sırrı çözmeye çalışan cesur, güçlü, karizmatik bir karakter yaratıp onu pek çok entrikanın içine bırakmak elbette ki iyi bir macera romanı yaratmak için fazlasıyla yeterlidir; ancak Wilbur Smith klasik yöntemin dışına çıkmış ve bana sorarsanız Oscar alabilecek kadar güzel bir film için gerekli senaryoyu yazmış. Kitap ne anlatıyor peki? Yazacaklarım kitabın ilk sayflarında gerçekleşen olaylar, yine de spoiler sayılabilir; Biri oto tamircisi, biri eski bir asker olan 2 karakter var kitapta. Oto tamircisi, ordunun perte çıkardığı eski araçları (tank/jeep arası bir şey bunlar, toma olabilir :) ) almak için açık arttırmaya katılıyor. Burada kendisinin tek rakibi olarak 2. ana karakter, yani eski asker çıkıyor karşısına. Tamircimiz, kimsenin almayı düşünmeyeceğini sandığı araçlara sahip olamıyor ve tahmin ettiğiniz üzere eski askerimiz araçları satın alıyor. Sonrasında bizim tamircimize bir iş teklif ediyor. Bu araçları onarıp boyamasını ve yeni gibi yapmasını istiyor. Peki sebep ne? Çünkü kendisi de bu araçları, o teknolojiye henüz sahip olmayan birilerine satacak; kanlı bir iç savaşın hüküm sürdüğü Etiyopya' daki büyük aşiretlerden birinin liderine. Tamircimiz işi kabul ediyor, araçları satılacak duruma getiriyor ki karşılığında 2 tarafta çok iyi para kazanacak; ama bu kolay işi zorlaştıracak ve asıl hikayeyi başlatacak bir şart geliyor araçları satın alacak müşteriden: Araçların teslimatını siz yapacaksınız, yoksa alışverişi unutun! Birbirlerinden hemen hemen her yönleriyle farklı iki kahramınımızın tek bir ortak noktası, tek bir ihtiyaçları var belki de; para! Dolayısıyla birbiriyle hiç uyuşmayan bu iki adam kendilerini bilmedikleri bir kültürün, tahmin edemeyecekleri tehlikelerin ve tarafı olmadıkları bir savaşın içerisinde buluyorlar. Tüm bunların üzerine bir de yeni bir sorun çıkıyor karşılarına; çok güzel bir kadın! İşte böylesine dopdolu bir kitap var karşınızda.
Baskı: Benim Hüzünlü Orospularım
Okuduğum Marquez kitapları içerisinde en az beğendiğim buydu sanırım. Şimdi Marquez kitaplarının genel teması yalnızlıktır, bu nedenle de benim en sevdiğim Marquez kitabı, Albaya Mektup Yok' tur. Yüzyıllık Yalnızlık' tan bile öndedir o kitap benim için. Yalnızlığın bu kadar güzel anlatıldığı başka bir kitap bilmiyorum ben çünkü. Bu kitapta ise yine konu yalnızlık, tabii bir de aşk teması var. Kitabın adına bakınca birçok kadın hikayesi okuyacağınızı sanıyorsunuz belki ama kitapta 14 yaşında bir kızın, 90 yaşındaki bir adama hissettirdiklerini okuyorsunuz sadece. Benim için ne kada çok kadın o kadar çok göğüs ve dolayısıyla o kadar iyi kitaptır. Sırf bu nedenle bu kitaba iğrenç diyebilirim mesela. Şaka lan şaka korkmayın. Göğüsleri severim de o kadar da değil. Büyülü gerçekçilik neydi? Büyülü gerçekçilik emekti. Yok geyik yapmıyorum bence gerçekten fazlasıyla emek gerektiren bir iş o tarzda kitap yazmak. Yıllarca aralıksız yağmur yağdıracaksın; güzel, saf bir kızı gökyüzüne uçuracaksın, adamın birine durmaksızın yemek yedireceksin ve tüm bunları okuyan okuyucuya bir kez bile 'dur lan ne oluyor, nasıl ya, fantastik mi bu kitap şimdi, hayal mi yoksa bu' gibi şeyleri düşündürtmeyeceksin. Bu kitapta ise büyülü gerçekçilikle ilgili bir şey bana göre yok. Kitabı okurken bir süre her şey hayal filan mı acaba diye düşündüm ama değil yahu sahici bir aşk hikayesi anlatıyor Marquez kitapta. Tamam, bunu, o nefret ettiğim vıcık vıcık aşk hikayeleri tarzında yapmıyor ama yine de aşk hikayesi anlatıyor. Hiç sevmem aşk hikayelerini. 14' lük çıtırı bulmuşken sevişeceksin dedecim ne aşkı!!! Kitap da anlamsız geçişler de var ya da bana anlamsız gelmiş de olabilir artık bilmiyorum, benim kafa 14' lük çıtırda kalmıştı çünkü. En sevdiğim yanı ise Marquez' in her zaman yaptığı gibi yalnızlığı yine muhteşem anlatmasıydı, bu kez bir de yaşlılığı anlatıyor Marquez bu kitapta ve baya da fena anlatıyor. Alıntılayabilirdim ekşisözlükten filan ama yapmayacağım, merak eden girip okusun bu kitaptaki yaşlılığın anlatımını. Muazzam gerçekten. Tek bir alıntıyla bitirelim. Şimdi ben dedeye kızıyorum ya hani 14' lük çıtırı bulmuşsun yesene be dedecim diye ki yerinde ben olsam hiç affetmezdim mesela, dede de yaşlılığın verdiği bunaklıkla bana şöyle diyor; ''seks, insanın aşkı bulamadığında elinde kalan bir tesellidir." Bunak işte. Edit: Büyülü gerçekçilik diye bir şey yok mu demişim, votka içerken mi yazmışım anlamadım. Dalıyordu bir ara hayal alemine hatunların arasına lan. Neyse okuduysanız ve güzel de bir kızsanız bana bir hatırlatın oraları.
Baskı: Barbarları Beklerken
Hayali bir imparatorlukta yaşanan olaylar bir yargıcın gözünden anlatılmaktadır. Olayların geçtiği coğrafya hayali olsa da aslında dünyanın her yerinde olan ya da en azından olması muhtemel bir yerdir. Her ülkenin tarihinde, sınırlarının bir bölümünde olan ya da olmaya devam eden bir dram anlatılmaktadır bir bakıma.
Baskı: Bana Aşkını Getir
Hikaye ve şiirlerden oluşan bir kitap. Bukowski' nin okuduklarım içinde en beğendiğim kitabı. Diğer kitaplarını okurken bir yerden sonra hep aynı tarz cümleleri okumak kimilerine sıkıcı gelebiliyor ama bu kitapla Bukowski, ne kadar kaliteli ve yaratıcı bir yazar olduğunu ortaya koyuyor. Sert bir kahve ve puro ya da cigarillo ve bira ile harika bir uyumu var kitabın :)
Baskı: Bagajdaki Ceset (Harry Bosch, #5)
6 yıldız vermemin nedeni kitabı beğenmemem değil, ben Harry Bosch serisini çok severim ne var ki buna 8 verirsem Suç Ve Ceza' ya 15 vermem gerek ama en fazla 10 verebiliyoruz. O yüzden 6 :) Bosch harika bir karakter. Gerçekten bir derinliği var ve jazz seviyor ki bu onu, benim için ekstra özel kılıyor. Polisiye/macera/gerilim tarzı kitapların alışılagelmiş kahramanlarından çok farklı. Evet sisteme karşı ama asla bir süper kahraman havasında değil, aksine o bir 'tutunamayan'
Baskı: Aziz Bey Hadisesi
Geyik yaptığımı düşünebilirsiniz ama yapmıyorum. Bu kitaba adını veren ilk öyküdeki ana karakterin hikayesi, öve öve bitirilemeyen Kürk Mantolu Madonna' daki o sünepe adamın hikayesini ezer geçer. Tamam dil olarak Kürk Mantolu Madonna muazzam bir eserdir ancak sadece dil olarak öyledir. Anlatılan hikayenin hiçbir numarası yoktur. Keşke o üslupla böyle bir hikaye anlatılsaymış, o zaman ben de hayatımda okuduğum en iyi kitaplardan biri derdim Kürk Mantolu Madonna için. Muhterem Aziz Bey' in muhteşem hikayesini, o sünepe Raif Efendi' den bahsederek baltalamak istemiyorum. Ben bu kadar güzel bir kitap beklemiyordum, artık hediye edene duyduğum büyük sevgi ve saygıdan mıdır bilmiyorum ama çok beğendim kitabı. Her hikaye çok güzel ama özellikle kitaba adını veren bu bahsettiğim ilk hikaye muhteşem. Keşke öykü yerine roman olsaymış o karakter ve onun yaşadıkları. O Raif isimli sünepe bir hatuna vurulup kalmışken ve üstelik o hatunu da götürememişken(götürmüş de olabilir şimdi tam hatırlamıyorum), Aziz Bey gençliğinde tozu dumana katıyor. Aziz Bey' in, o hızlı zamanlarını geride bırakıp da yalnız bir adama dönüşümünü çok daha uzun uzun, çok daha sindire sindire okuma imkanını verseydi keşke Ayfer Tunç. Okulda tarih derslerinde de yaptılar bana bunu mesela. Hatta ekşide ya da başka bir sözlükte başlık bile açıldı bununla ilgili. Osmanlı Devleti' nin yükseliş dönemi tarih hocalarımız tarafından -utanmasalar Hücum Marşı eşliğinde anlatırlar- büyük bir coşkuyla anlatılırken duraklama ve gerileme devri ''evde kitaptan okursunuz'' cümleleriyle geçiştirilip oldu bittiye getirilirdi. Ayfer Tunç da oldu bittiye getirmiş Aziz Bey' in hadisesini. Yani öykü olunca bana öyle gibi geldi. Oysaki kendisinden öğrenilecek çok şeyim vardı daha eminim.
Baskı: Anayurt Oteli
Sıkıcı kitap, çok hem de; ama aynı zamanda iyi kitap. Her şeyden önce neredeyse kitabı tutup karşı duvara fırlatmama neden olacak kadar sıkıcı olan üsluba ve olaylara rağmen hikayenin sunuluş şekli çok hoşuma gitti. Bilinç akışı tekniği gibi entel şeyler yazmak istemiyorum çünkü pek getirisi yok. Yani yazdım da hiçbir hatun da gelip ''woooww sevişelim mi'' demedi. E o zaman ne gerek var, basit usül devam edelim, ama yine de şunu söyleyeyim bu bilinç akışı denen şey dünyanın en sıkıcı şeylerinden biri. Şimdi önce bizim sapık, hasta, korkak, manyak, dertli karakterimizin oteldeki yaşamını anlatıyor kitap. Sonra otelin dışına çıkıp ezber bozuyoruz ki oraları birazcık keyifle okunuyor işte. Otelin boğucu havası sizi o kadar bunaltıyor ki bizim sapıkla beraber dışarı çıktığınızda bir daha otele dönmek istemiyor canınız. Ama sonlara doğru otelden de daha sıkıcı bir yere giriyorsunuz; Zebercet' in kafasının içerisine. Ben bu kadar sıkıcı kafa görmedim. Bir de karmakarışık bir aile ilişkisi var; Cem Yılmaz' ın dediği gibi lan hani marjinal bizdik? Tüm sülale tren yapıyor. Evin beyi uşağa, uşak şoföre, şoför hepsine filan filan. Kitapta olan bir kadın eksik kitapta.(Öyle okursun işte, nasıl cümle ama) Ama çok önemli değil, bence dünyadaki tek adam bu Zebercet de olsa bu kadın o adama vermezdi. Sabah sabah yazasım yok bir kızı çok özledim çünkü ve gece olsun da mesaj atsın diye bekliyorum ama siz sevgili kitap kurtlarına da saygısızlık etmek istemem. Şimdi bir tane tabela var, otelin yerini gösteren. Tabela zamanla ters dönmüş ve toprağı gösteriyor artık. Zaten otelin kasvetli havası da ilk tasvirlerden itibaren bana hep mezarı çağrıştırdı. Zebercet yaşayan bir ölü aslında. Otel de onun mezarı. Bana göre tabelanın toprağı göstermesi de zaten bunun metaforik bir anlatımı.(Az votkaya 2 kız düşer bu cümleye) O kadar manyak, psikopat ve yalnız ki adam yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyor aslında. Ne var ki bunun libidosuna hitap eden bir kadın gelmeyince otele bu da o kadının tekrar gelmemesini beklemeye başlıyor.(sakin!) ve mezarla gerçek dünya arasında arafta kalıyor bana kalırsa. Şimdi Yusuf Atılgan Aylak Adamı yazıyor 1959 yılında. 1960' da bir tane öykü yazıyor sonra da bir daha bu kitaba kadar kitap yazmıyor adam. 1973 yılına kadar yani. Düşün bu kitabın ne kadar özel olabileceğini bu şartlarda. Ama yok Kürk Mantolu Madonna' ya dediğim gibi bu kitabın da gereksiz abartıldığını söylemeyeceğim. Cidden eli yüzü çok düzgün bir kitap ama çok sıkıcı. Bu kitapta abartılan ise karakter. Yalnız, hasta, sapık bir adam. Henüz cinsel kimliğine bile karar verebilmiş değil. Çocukluğundan gelen travmalardan da olsa gerek sağlam bir tedaviye ihtiyacı var. Özenilecek, öykünecek hiçbir şeyi göremedim ben. Ama yalnız adam örneği için muhteşem kendisi; yalnızlık dediğin işte böyle olur ve bu yalnızlık da hiç de övünülecek bir şey değildir. Öyle face' e yalnızlık ve huzur yazıp like beklemeye benzemez yani yalnızlık. Popülariteye hizmet eden hiçbir şey de yalnızlık olarak adlandırılamaz bence. Neyse işte özetle sıkıcı ama sağlam bir kitap var karşınızda. Bir de müthiş cesur bir yazar var. türkiye gibi bir ülkede o cümleleri yazmak, o dönemde yazmak büyük bir cesarettir demek için girdim bu cümleye ama yazarken fikrimi değiştirdim, bence şu an daha baskıcı bir dönemdeyiz, sadece şu an bu baskıları kırabilmenin, bastırılmışlıkları başka türlü kırabilmenin daha fazla yolu var geçmişe oranla. Kızı da hala özlüyorum bu arada.
Baskı: Albaya Mektup Yok
Tüm zamanların bana göre en büyük yazarlarından biri Marquez. İddialı bir giriş oldu gibi ama bu adamın herhangi 3 kitabını okuduysanız -ki bunu yaptıysanız artık onu ve tarzını seviyorsunuzdur- siz de benzer şeyi düşünürsünüz eminim. Yalnızlık ve yalnızlığın anlatımı sıkıcıdır çoğu zaman. Marquez işin içindeyse durum değişiyor ama. Hemen hemen her hikayesi ve romanında yalnızlığa değinen Marquez' in en güzel hikayelerinden biri bu, belki de en güzeli. Bir günde hatta birkaç saatte okunup bitirilen bu kitapta Marquez tüm hünerlerini cömertçe sunmuş okuyucuya. Bu cömertliğinden olsa gerek Yüzyıllık Yalnızlık gibi bir şaheseri bile bu kitabın gerisinde tutup diyor ki Marquez ''Herkes yüzyıllık yalnızlığın en iyi kitabım olduğunu düşünür oysaki benim en güzel kitabım Albaya Mektup Yazan Kimse Yok adlı öykümdür'' Kırmızı Pazartesi için de ''Her yazar son kitabının en iyi kitabı olduğunu düşünür, bu da benim son kitabım dolayısıyla en iyisi'' demişti Marquez. Kırmızı Pazartesi bu kitaptan daha sonra yazıldı. Şimdi ben de karar veremiyorum en iyisinin hangisi olduğuna ama şunu rahatça söylerim ki bu kitap Marquez' in okuduğum ve okumadığım eserleri içinde en iyi üçte olacaktır ve değişmeyecektir bu eminim. Bu nasıl bir yalnızlık tarifidir kalemine kurban olduğum; --spoiler-- Aylardan ekimdi. kendisi gibi buna benzer pek çok sabahı atlatabilmiş biri için bile geçirmesi zor bir sabahtı. Neredeyse 60 yıldır beklemekten başka hiçbir şey yapmamıştı albay. Gelen birkaç şeyden biri de ekimdi. --spoiler--
Baskı: İsveç Kibritleri
Olivier isimli bir çocuğun, annesini kaybettikten sonra yaşadıklarını anlatan bir hikaye. Yazarı yakın bir dönemde ölmüş, ölünce de eserleri filan konuşulmaya başlandı tabii ve onun en önemli kitabı olan, otobiyografik ögeler barındırdığı iddia edilen bu kitap da tekrar gündeme geldi, gazetelerin kitap eklerinde, bloglarda filan. Ben de onun gazıyla okudum zaten. Çok akıcı bir kitap gibi gelmedi bana, sıkıldım okurken ama 10 sayfa okuyup da kenara bırakmak yerine kendinizi zorlarsanız Olivier' in dünyasına giriyor, onun hislerini, yalnızlığını anlayabiliyorsunuz. Aslında kitabın tanıtım yazıların Olivier ile anarşist ruhlu Bougras' ın dostluğundan bahsediliyordu ve Bougras karakterinin olduğu bölümleri okumak gerçekten çok keyifliydi ama bu bölümlerin sayısı bana çok az geldi. Ben çok derin bir dostluk beklerken yetim bir çocukla ilgilenen, enteresan, hırpani bir adam gördüm sadece. Bougras karakterinin üzerinde biraz daha dursaydı yazar, Meursault' tan sonra gerçek anlamda olmak isteyeceğim bir karakterle daha tanışmış olurdum sanırım. Ama diğer yandan; küçük çocukla koca adam muhteşem bir arkadaşlık kurup da dünyanın ...... koydular edebiyatı yapmak yerine olan biteni gerçekçilik çizgisinden milim ayrılmayarak anlatmasıyla hayranlığımı kazandı kendisi. Büyük adam-küçük çocuk arkadaşlıklarını daha önce de gördük edebiyatta ve aklıma ilk genel örnekleri içlerinde barındıran kitaplar, bu kitaptan çok daha fazla bilinmiş ve sevilmişlerdir.(Küçük Prens, Şeker Portakalı) Bu kitaptaki ana tema ise çocuğun yalnızlığı olduğundan, ufaklığımız büyüklere ders vermeye filan girişmiyor haliyle ama ders de almıyor. Bir çocuğun yalnızlığı, en saf haliyle, çoğu zaman bana sıkıcı gelen bir üslupla ama gerçeklikten hiç ayrılmadan anlatılıyor özetle. Sık sık sokaktan bahsediyor yazar, sokakla çocuğun ruh hali arasında benzerlikler kuruyor ama tabii bunu açık açık yazarak yapmıyor. Kitabın en sevdiğim yanı bu oldu; sokağın durumunu göre Olivier' in değişen ruh hali. çocukken hepimiz yaşadık bunu ben hala da yaşarım hata, belki de bu yüzden çok sevdim bu detayı.(Spoiler geliyor) Ve sokak kitabın finalinde de başrolde yine. Olivier' in sokağa vedaya hazırlanırken sokak da Olivier' ya veda ediyor aynı şekilde. Gerçekten de sokak ile Olivier arasındaki kurulan bağ ve bunun yansıtılışı muazzam. Bir de artık kitaplarda esrarengşiz bir karakterle karşılaşmaktan çok sıkıldım ben. Bu kitapta da Örümcek isimli bir dilenci var. Olivier bunun evine gidiyor, orada kitaplar görüyor, bunun aslında çok kitap okuduğunu öğreniyor filan. Ne yapayım? Sokaktaki bütün dilencilerle diyalog mu kurayım, kurmadığım için kendimi suçlu mu hissedeyim, keşfedilememiş cevherlerin peşine mi düşeyim? Olur da denk gelirse eyvallah takdir ederim ama her kitapta bunun gözüme sokulmasından rahatsız olmaya başladım artık ciddi manada. O aslıdna böyleydi, bunu kazısan altından şu çıkardı vs vs. E o kızıl hatun da benimle takılsaydı keşke, neler kaçırdığını bir bilse mi diyeyim o zaman? Hatun yakışıklı, kaslı, dövmeli çocuğa gitti, çok samimi söylüyorum bir bok da kaçırmadı. 40' tan sonrası için o çocuktan daha iyi bir eş olabilirim belki ama şu an çocuk her türlü basar yani. Fransız olsam ya da Fransa tarihini bilsem daha çok ilgimi çekerdi kitap, çünkü Fransa ile ilgili çok fazla küçük bilgi ve detay var kitapta. Kitabın ön söz bölümünde muhteşem bir son paragraf var, keşke kitap o paragrafla başlasaydı, gördüğüm en güzel kitap girişlerinden biri olurdu o zaman. Şuydu o beğendiğim paragraf: Evet, güneşin beyaza boyadığı kül rengi binalarıyla, aralarından yeşil otların fırladığı sokak taşlarıyla, kendi yalnızlığını kuşatan sınırlarıyla sokağım, yaşadığım her anı hiçbir zaman unutamayacağım kadar göz kamaştırıcıydı. Sanki be değil de, bembeyaz bir ışık içine gömülen kendi kaybolmuş çocukluğum söz konusuymuş gibi, ilk acıların karşısında gözlerini kırpıştırarak bütün saflığıyla duran ve kalbi bambaşka çarpan bu ürpermiş çocuğu tekrar görüyorum. O zamanlar dünya yine sevinçlerle doluydu.
Baskı: Fareler Ve İnsanlar
Öncelikle kitapta müthiş bir dostluk anlatılıyor diyenlere zerre kadar katılmadığımı belirterek başlayayım. Buradan yola çıkıp dostluk üzerine müthiş bir sorgulamaya girerdim ama çok üstünkötü geçeceğim burayı; hayattaki bütün ilişkiler faydacılık üzerine kurulur. Defalarca benzer şeyleri yazdım, söyledim zaten. Bu faydacılık durumu ortadan kalktığında o ilişkiyi(arkadaşlık, sevgililik, akrabalık) koruyan şey vicdan, vefa, toplumsal baskılar gibi kavramlardır ki bu da tek tarafın fedakarlıklarına dayanır ancak. Kitapta bu karşılıklı faydacılık durumunun en acımasızlarından biri var işte. Yani Candy' nin köpeği ile arasındaki bağ, George ile Lennie arasındaki bağdan daha özel mesela bana göre. İncecik olmasına rağmen çok yoğun bir kitap, çok da okunan bir kitap haliyle ve çok fazla farklı yorum yapılmış üzerinde bu zamana kadar. Dolayısıyla az çok hepsine değinmek istiyor insan. En başta dediğim gibi işin ''müthiş bir arkadaşlık hikayesi'' kısmına hiç katılmıyorum. George ve Lennie bir hayalin peşinden gidiyorlar, hayali duyan herkesin o hayale ortak olma arzusu ise sanırım kitabın en can alıcı yeri. Küçük insanların, küçük hayalleri üzerine yazılmış bir kitap ve tıpkı ismini aldığı şiirde de bahsedildiği gibi ''en iyi planları, farelerin ve insanların, sıkça ters gider.'' Gerçekleşmiyor elbette hayaller. Aslında kurulan hayal çok küçük, gerçekleştirilebilirliği çok da zor olmayan bir hayal buna rağmen gerçekleşemiyor. Steinbeck, İnci' de de yapmıştı bunu. Parayla her şeyin güzel olacağını sanan küçük insanlara parayı vermiş ve sonra da hayalleriyle birlikte o insanları da yok etmişti. Burada da aynısını yapıyor. Hayal yok olunca insanı da yok ediyor, insanı yaşatan hayalleridir diyor dolaylı yoldan sanki. Spoiler olacak devamında ama zaten hikayeyi de bilmeyen yoktur muhtemelen; George, Lennie' yi vurmasını kimileri bunu ''arkadaşını korumak için yaptı'' diye yorumlamaktadır. Elbette ki senelerdir yanında olan adama duygusal bir yakınlık duymaktadır George ama vurmasının tek nedeni ve bence asıl nedeni Lennie' nin onurunu korumak değildir. Lennie aynı zamanda bir külfettir de George için ve George her kızdığı anda bunu da açıkça dile getirir. Hatta Lennie de bunun farkındadır. Yine Slim(sanırım Slim' di) George' a neden Lennie ile birlikte takılıyorsun dediğinde, çünkü o benim arkadaşım ve onu çok seviyorum cevabını vermez George. Çocukluktan beri yanımda, teyzesi bana emanet etti filan der. Yani demek istediğim George, Lennie' i vururken onu koruma düşüncesinin altına, üzerindeki külfetten kurtulma, hayallerin gerçekleşmeyeceğini anlayıp kendi yolunu seçme düşüncesini de saklayıp çekti o tetiği. Şimdi Candy' nin köpeği öldürüldükten sonra, Candy ''ben vurmalıydım onu'' demişti. George onu yaptı bir bakıma. Başkasına bırakmadı ve artık hayallerin gerçekleşmeyeceğini anladığından ''bir işe yaramadığı''(köpeğin vurulma sebebine gönderme yapıyorum hemen coşmayın) için Lennie' yi vurdu. Biliyorum mutsuz insanlar olarak ve her mutsuzluğunuzu kapitalizme ve Amerika' ya bağlayacak Amerikan Rüyası deyimini ve bu deyimin eleştirilmesini çok seviyorsunuz ama yapmayacağım. Herkesin mutlu olmakla ilgili hayalleri var ama hiç kimse mutlu değil ve herkes çok yalnız ki alttan alta mutsuzluklarının sebebi bu gibi de veriliyor okuyucuya. Yine döndün dolaştık geldik kapitalizme. İnsanların bireyselleştirilmesi meselesi yani. Şimdi Curley mutsuz sağa sola saldırıyor, karısı mutsuz, o da hayallerinden vazgeçmiş ve yalnız olmaktan yakınıyor, Slim atlarla bağ kurmuş, Candy köpeğiyle, Crooks kitaplarla vs. Zaten bir süre önce çiftlikte çalışan bir işçinin gönderdiği mektubun bir dergide yayımlanmasına verilen tepkiler, o kişilerin ne kadar yalnız ve unutulmuş olduklarının en güzel örneği belki de. Şimdi örneğin Slim gibi saygı duyulan biriyle x bir kişi neden George ve Lennie gibi kafa kafaya verip bir hayal kurmuyorlar örneğin diye düşünüyor insan. İşte sistem eleştirisi de orada. İnsanları birbirlerinden tamamen uzaklaştırmış ve hayallerini ellerinden almış sistem. George ve Lennie ise çocukluktan beri yan yana olduklarından aslında arkadaş olmalarını gerektirecek donanımlara sahip olmasalar dahi ortak bir hayalde buluşabiliyorlar ve bu yüzden etrafındakilerden ayrılıyorlar. O kadar sarılıyorlar ki hayallerine, paylaşmaktan bile çekiniyorlar çünkü biliyorlar ki paylaştıkları anda sistem o hayali yok edecek ve onları da çarkları arasına alıp ezecek. İki alıntı ekledim ki ikisi de yalnızlık üzerine. Birinde kişi, gördüğünü gösterecek birileri olmadıktan sonra gördüğünden de emin olamaz gibi bir şey diyor ki benim de daha önce defalarca söylediğim bir şey bu ve George ile Lennie' nin yan yana olmalarının nedenlerinden de birisi. Hayalini biriyle paylaştığın sürece gerçek olacağına inanıyorsun çünkü, kitapta böyle yani. George, Lennie öldürürken aslında hayalini de öldürüyor bir bakıma. İkinci alıntıyı ise size inat olsun diye paylaştım. Hani kitaplar ve huzur, ah kitaplarlar dolu bir oda vs. diyorsunuz ya hani, onlara inat olsun diye yaptım. Hayatınızı da adasanız maksimum 2500 kitap okuyabilirsiniz ki bu da küçük bir kitapçı dükkanının yarısı demektir en fazla. Yani okyanusta bir damla. O yüzden okuyacağınız kitapları iyi seçmeye çalışın, bir de bu ve benzeri sitelerin kıymetini bilin ki sonra Carlson gibi kitaplardan başka bir bok yok hayatımda diye ağlanmak zorunda kalmayın. Ben de aksi bir adamımdır, tersimdir ama 9 kişiyi terslesem de 10. kişi hayatımda kalsın isterim. Mesele o hayatınızda tutacağınız 10. kişilerin kim olduğuna karar vermek ve karşılığında ona sunabileceğiniz bir şeylerin olması. Aslında biraz duygusuz yazdım ama kitabı okurken çok duygulandım. Tek sebebi ise Lennie' nin saflığı, cümleleri ve hayvanlara istemeden verdiği zararlardı. Eski kız arkadaşımın hayvanlara duyduğu sevgi ve duyarlılığı anımsattı filan. Neyse, sözlerime burada son verirken size iki tavsiye bırakıyorum; 1- Gary Sinise ve John Malkovich' in muhteşem performans gösterdikleri film uyarlamasını da izleyin, 2- Megadeth-Of Mice And Men(Şarkının ilk 10 saniyesindeki Dave Mustaine' nin gereksiz saçmalamasını yok sayın ama)
Baskı: Sevimli Bir Aşk Hikayesi
Bir tek bende var bende var bende! Yok ya herkeste var zaten iyice piyasa oldu bu ayyaş. Şimdi yanlış bilmiyorsam Kasabanın En Güzel Kızı ismiyle çıktı bu kitap Metis' ten ki orijinal adı da bu kitabın. Sonra Parantez bastı bu kitabı ve adını değiştirip Sevimli Bir Aşk Hikayesi yaptı. Yapmamış da olabilir gerçi yani iki kitabın içerisindeki öyküler farklı olabilir bilmiyorum. Sonrasında ise üst başlık olarak Kasabanın En güzel Kızı, alt başlık olarak da sevimli bir aşk hikayesi diyerek eşeğin bir tarafına su kaçıracak ölçüde bir isimle bastılar kitabı. Ben diğerine kıyasla nadir olduğunu düşündüğüm bu baskısına sahibim neyse zaten çok daha önemli baskılar mevcut elimde bu ne ki (ne sandınız lan) Kitap muazzam bir hikayeyle başlıyor. Bukowski' nin en güzel öyküsü belki de bu açılış hikayesi. Her yerde de bulup okuyabilirsiniz zaten sıkıntı yok. Herkese yatıp kalkan dünyalar güzeli bir hatunun güzelliğinden sıkılmasını anlatan sert bir öykü. E Bukowski' den de soft bir şeyler beklenmez zaten. Bukowski iyi bir yazar mı? Bence iyi bir yazar ama çok abartılan bir yazar. İlk 2 kitabında ''wuhuuu'' demiştim de sonrasında abartılacak bir şey olmadığını gördüm. Hala büyük bir keyifle okurum kendisini ve hala alkol ve puro tüketmek isterim okurken ne var ki bir şeyi sevmek başkadır, onun çok yetenekli çok büyük olması başka. Ben Petrucci' yi sevmem, dinlemem ama hayvan gibi bir gitaristtir kendisi. Sadece tarzı bana uymaz. Tamam ya çok müzik konuşmayı sevmeyen biriyim, en büyük gitarist sizinki, hemen kızmayın. Bukowski romanları sıkar beni gerçi Kadınlar' ı henüz okumadım, ondan çok umutluyum ama bakalım... Öyküler ise Bukowski' yi tekrar sevmemi sağladı. Ben Factotum, Postane, Hollywood gibi kitaplarını okuyup da ''eeh yeter artık daha ne kadar aynı şeyleri okuyacağım derken'' öyküleri ve günlüğüyle bir anda hararetimi aldı Bukowski. Bir iki öyküsü hariç romanlarından farkı yok bu kitabın ama o bir iki öykü gerçekten de benim açımdan fazlasıyla sıradışı ve yaratıcı. Bukowski' yi ne zaman okusam keyif alır, votkaya abanır, puro yakarım biliyorum; ama yavaş yavaş Bukowski ile aramdaki ilişkinin de bittiğini hissediyorum. Yine de aşk denen o zırvalığı Bukowski' den okumaya hiçbir zaman hayır demem sanıyorum ve Kasabanın En Güzel Kızı isimli öyküyü okuma işini de bir ritüele döndürürüm diye düşünüyorum. Bitiş cümlesi bu olsun hadi, iyi sevişin.