
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Kara Buz (Harry Bosch, #2)
Aynı beni anlatıyor :( Şaka şaka. Michael Connelly' nin Bosch serisinden okuduğum her kitap beni fazlasıyla heyecanlandırıyor ve mutlu ediyor. Hatta o kadar mutlu oluyorum ki dayanamayıp instagramda paylaşıyorum. Boru değil bu mutluluk sonuçta. Başkalarına gösteremedikten sonra mutlu olmanın nesi mutluluk ki değil mi gençler? Neyse... Michael Connelly' nin Harry Bosch serisinden herhangi bir kitabı sevmemde Connelly' nin o kitapta ne yazdığı, nasıl yazdığı pek önemli değil benim için. Çünkü daha önce de başka bir Harry Bosch serisinin altında belirttiğim üzere bne bu serinin kitaplarını bir polisiye romandan ziyade Harry Bosch' un biyografisini okur gibi okuyorum. Sizde aynı etkiyi yaratmayabilir o yüzden beklentinizi büyütmeyin boşuna. Harry Bosch benim fazlasıyla öykündüğüm hatta baya baya kıskandığım bir adam. Dolayısıyla o bana benziyor, yazar aynı beni anlatmış demiyorum demem de; ben ona benzemek istiyorum. Caz seven, saksafon sesini dünyanın en iyi sesi olarak tanımlayan, iyi biradan anlayan, bir polisiye roman karakterine kıyasla fazlaca derinliği olan bir karakter Bosch, bir kaybeden, bir tutunamayan; ama sistem safralarından olmayı reddeden, sistemin dışında kalabilen bir adam. Bana sorarsanız Bosch çok sağlam bir varoluşçu aslında. Hayvanları da seviyor, e daha ne olsun... Bir otel odasında cesedi bulunan bir polisle başlıyor kitabımız. Ölen polis Bosch' un eski bir tanıdığı. Olay intihar diyorlar, Bosch değil diyor. Lan sen karışma diyorlar, ama bizimki durur mu? Gidere gider atara atar yaparak dalıyor olayın içerisine. Ta Meksikalara kadar uzanıyor bizimkisi sonunda. Olay derin çünkü beyler, öyle intihar filan yok yani olayda. Uyuşturucu kaçakçılığı var, karteller var, polis de işin içerisinde hatta. Her neyse işte ve Bosch intihar denilen cinayeti araştırırken bir anda kendisini mafyanın hedefi olarak buluyor...
Baskı: Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi
Bu kitabı pahalıya aldım. Sağ olsun İbrahim abi yakaladı mı affetmeyen bir sahaftır 20 tl' den çaktı bana bunu. Neyse ki özel bir Yüzyıllık Yalnızlık baskısını değerinin altında bir fiyata kapatarak rövanşı aldım. Bukowski bildiğimiz Bukowski. Yedim, içtim, kaybettim, seviştim modunda takılmaya devam ediyor. Kitap, Bukowski' nin ölmeden önce yazdığı son kitabı bildiğim kadarıyla. Günlük şeklinde ve Bukowski ölmeden 1-2 yıl önce yazıyor bunu ve yine doğru biliyorsam, Bukowski hayattayken basılmıyor kitap. Bu kitabı okuyana kadar Bukowski' den hafif sıkılmaya başlamıştım. ''Yani tamam yedin, içtin, seviştin bunlar benim çok sevdiğim şeyler ama yeter be abi hep aynı şey'' diyesim gelmek üzereydi. Bukowski bu kitapla ''sakin ol genç'' diye ayarı verdi kısaca. Bu adamın çok sağlam bir üslubu var bana kalırsa ve elbette bunu bana iliklerime kadar hissettiren Avi Pardo' ya da bir teşekkür etmek gerek yeri gelmişken, sanırım ettim şu an. Yedim, içtim, seviştim derken bile aslında çok daha derin, çok daha yoğun bir şeyler anlatıyor Bukowski. Bu kitabı diğerlerinden ayıran en önemli farkalardan biri bu, diğeri de günlük şeklinde olması zaten. Normalde hiç sevmem günlük okumayı. Mıy mıy mıy da mıy mıy şeklinde zırvalar oluyor genelde günlükler. Bukowski olunca iş değişiyor haliyle. Sadece sıkıcı insanların canı sıkılır gibi iddialı bir laf eden adamdan, ömrünün sonlarını sıkıcı bir kitap yazarak geçirmesi beklenemezdi zaten. Uzattım bitiiyorum; Bukowski' nin en derli toplu kitaplarından biri bu okuduklarım arasında. En ince ama aynı zamanda en yoğun olanı da bu. Yaşlı bir bunağın pişmanlıklarını okuyacağımı umarak tedirgin bakmıştım kitaba, oysaki genç bir ruhun isyanı, yaşlı bir yazarın ustalığıyla sunulmakta kitapta.
Baskı: Leyleklerin Uçuşu
Yorumlara şöyle bir baktım ve Hay Bin Kunduz! dedim. Grange' ın hangi kitabının altına yazdım hatırlamıyorum da birine yazdım işte; eğer pek itap okuyan biri değilseniz ve bir anda kendinizi Grange okurken bulursanız tüm zamanların en iyi polisiye yazarını keşfettiğiniz izlenimine kapılabilirsiniz. Ben kapıldım da oradan biliyorum. Arkadaşa deli oluyorduk birbirimize bu kitaptan bahsederken. Tekrar tekrar yaşıyorduk kitabı. Tabii o zamanlar Efes' i de en iyi bira sanıyorduk o yüzden çok ciddiye alınmaya değmez o zamanki düşüncelerimiz. Evet, en iyi polisiye yazarı diyebilirsiniz Grange' a ta ki 3. Grange kitabını okuyana kadar. Leyleklerin Uçuşu ile başlayan Grange sevdam, Kızıl Nehirler ile tavan yaptı. Sonrasında kendisi Kurtlar İmparatorluğu ile hayal kırıklığı yaşattı, Taş Meclisi ile Ulu Odin evine ateş salsın, yollarını kessin, kelamlarını kaleminin ucunda bıraksın dedirtti. Yine de Kızıl Nehirler ve Leyleklerin Uçuşu hatırına okudum Siyah Kan' ı. O da vasat işte. Leyleklerin Uçuşuna gelelim. Bir polisiye gerilimden beklediğiniz her şey var kitapta. Merak, vahşet, heyecan, aksiyon, zekice bir kurgu ve detaylar. Detaylar belki de Grange' ı Grange yapan en önemli unsur. Kitabın bir yerinde bir şey yazıyor Grange, sonrasında o yazdığı şey, hikayenin temeline öyle bir oturuyor ki yüzünüze bir tebessüm yerleşiyor ve silemiyorsunuz. Adam zaten zamanında bilimsel yazılar ya da ona benzer bir şeyler yazmış bir gazete ya da dergi için. E haliyle insan anatomisine ve cesetlere çok hakim. Cinayet tasvirleri ve cesetler üzerine yazdığı hiçbir şey baştan savma değil. Hele Kızıl Nehirler kitabında tavan yapıyor bu özelliği. Grange için genel bir eleştiri vardır ki o da finallerde çuvallamasıdır. Bunun en güzel örneğini Taş Meclisi kitabında görebilirsiniz mesela. Sahi o nedir lan Grange? Hadi sen yazdın da yayıncın nasıl kabul etti? Ayrıca Leyleklerin Uçuşu dururken ilk olarak Taş Meclisini türkçeye çevirmek nasıl bir tercihtir o da ayrı soru? Leyleklerin Uçuşu' nun sonu fena değil, hatta iyi. Tüm olaylar birbirine mükemmel bağlanıyor lakin, insan böyle manyak bir kurgu daha görkemli bir finalle bitsin istiyor. Taş Meclisi tam bir fiyasko ama Leyleklerin Uçuşu' nun finaldeki problemi bence finalin, hikayeye kıyasla yavan kalışı. Yoksa kurgu enfes. Tabii aksiyon/gerilim romanında kurgu enfes olmayacaksa zaten o kitap hiç yazılmasın daha iyi, orası da ayrı konu.
Baskı: Lanetli Talih (Writers, #4)
İtiraf ediyorum; okudum bu kitabı! Pişman mısınız derseniz değilim açıkçası. Kocaeli' den Ankara' ya giderken mola verdiğimiz yerde bir gazete bayiinden 5 tl' ye almıştım. Romantik komedi tarzı basit ama eğlenceli bir filmi izlemek gibiydi bu kitabı okumak. Piyasada bu ayarda sayısız kitap bulursunuz ki en meşhuru Gossip Girl serisiydi bir aralar. Şu an Grinin Elli Tonu' na bıraktı yerini malum. Grinin Elli Tonu erotik bir kitap. Hatta kitap demek büyük bir övgüdür erotizm üzerinden para kazandıran o şey için. Yine de insanların erotik bir şeye ilgi göstermelerini anlarım, normaldir bu ve tüm dünyada ilgi çeker. Yalnız o kitabı okumanın internetten erotik bir hikaye okumaktan zerre farkı yok, ama nedense insanlar bunu kabul etmek istemiyor ya da kabul etmek onlara çok utanç verici bir şeymiş gibi geliyor ve kendilerini ''romantik kitap, aşkı anlatıyor aslında'' gibi cümlelerle avutuyorlar. Bunları şu yüzden yazıyorum: Eğer Grinin Elli Tonu bir aşk kitabıysa, ben Lanetli Talih isimli bu eğlenceliği okuduğumu her yerde gururla söyleyebilirim çünkü bu, ona kıyasla çok daha derli toplu bir kurguya, çok daha romantik karakterlere ve çok daha gerçek bir aşk hikayesine sahip. Diğer kitaplarla kıyaslamadan bağımsız düşünecek olursam sadece şunu söyleyebilirim: Ben bu kitabı okumadım, siz de bir şey görmediniz. Şşşt!! :)
Baskı: Kumarbaz
Yorumlardan birinde şunu gördüm: Dostoyevski kendisi de kumar oynadığı için bir kumarbazın ruh halini çok iyi anlatmış. (Tam bu değildir cümle şu an o yoruma bakamadan yazıyorum) Bu aslında bir övgü ama ben övgüyü bir adım daha ileri götürmek istiyorum; Dostoyevski ömründe hiç kumar oynamasaydı da bir kumarbazın ruh halini yine bu kadar ustalıkla anlatabilirdi, çünkü o Dostoyevski. Bildiğim kadarıyla hiç cinayet işlemedi kendisi yine de Raskolnikov' un ruh halini anlatırken insan ister istemez 'Dostoyevski hayatından gerçekten birini öldürdü mü yoksa' diye düşünmeden edemiyor. Onun için en güzel yorumu Tosltoy yapmış belki de: ''Onun(Dostoyevski' nin) kalemini tanrı kullanır.'' Bu yorumla Tolstoy basit bir övgüde bulunmuyor, o çok iyi bir yazardır minvalinde bir şey söylemiyor. Bana kalırsa Tolstoy, ''sadece tanrı bir insanın ruh halini, pişmanlıklarını, aklından geçenleri Dostoyevski kadar iyi bilebilir'' demek istiyor. Bu kitapla ilgili şöyle bir hikaye anlatılır. Dostoyevski' nin çok borcu varmış, dolayısıyla çok kısa bir süre içerisinde bir kitap yazması gerekiyormuş ve bunu yazmış hemen. Bu hikayeyi anlatan kişi kitabı küçümsemek için, Dostoyevski' nin hissederek değil de para karşılığı yazı yazdığını ifade etmek için anlatmıştı hikayeyi. Dostoyevski' nin dönem dönem para karşılığı sipariş üzerine yazdığı hatta rivayete göre kitapları daha çabuk tamamlayabilmek için katip tuttuğu bilinir. Yine de bu benim gözümde Dostoyevski' yi küçültmez aksine yüceltir. Düşünün şimdi; bu adam sipariş üzerine, belirli bir zaman diliminde, herhangi bir ön hazırlık yapmadan bunları yazabiliyorsa bir de üzerine düşünüp yazdığında ortaya neler koyabilirdi acaba? Nitekim Suç Ve Ceza çıkıyor ortaya bahsettiğim şekilde yazdığında.
Baskı: Küçük Prens
Beğendiğim ancak tıpkı Kürk Mantolu Madonna gibi fazlasıyla abartıldığını düşündüğüm kitaplardan biridir. Elimde özel bir baskısı var üstelik. (Cem Yay. Çev: Cemal Süreya) yani tamam biri çıkar Küçük Prens hayatımın kitabı der anlarım, bir başkası çıkar Kürk Mantolu Madonna hayatımın kitabı der anlarım ama herkes mi yahu? Şimdi bana sakın çünkü güzel kitap bir okuyup da gel demeyin. Kitaplarla aram baya baya iyidir ve ikisi de benim için overrated kitaptır. Başka bir örnekle açıklayayım: Pek Çok kişi de Tutunamayanlar' a hayatının kitabı der. Tutunamayanlar kitabı ilk çıktığında büyük eleştiriler almıştır. Sonrasında değeri anlaşılan bir eser olmuştur lakin dönemin eleştirmenleri bile bu kitabı anlamazken sen ilk okuyuşta mı anlayıp hayatının kitabı yaptın Tutunamayanları? Altı çizilen ve twitterda paylaşılan cümle sayısının fazlalığı bir kitabı iyi yapmaz. Ben kimin ne beğeneceğine karışamam. İsterse bu ülkedeki tüm kızlar Küçük Prens, tüm erkekler Tutunamayanlar fetişisti olsun ilgilenmem hatta mutlu olurum bu kadar okuyan insan var diye, ama ben çıkıp Küçük Prens kitabını eleştirdiğimde yani abartıldığını söylediğimde bana kitaptan anlamıyormuşum muamelesi yapılırsa şalterlerim atar. istisnaları vardır, gerçekten edebiyatla ilgilenen, iyi kitaptan anlayan biri de Küçük Prens hayranı olabilir. O kitapta kendinden bir şeyler bulmuştur, herkes için sıradan olan detay onun için çok özeldir filan dolayısıyla anlarım bunu ama her kız Küçük Prens diyor, Kürk Mantolu Madonna diyor, her erkek Tutunamayanlar diyor. Abartıyorsunuz dediğimde de ben kitabı anlamamış ilan ediliyorum. Kimse kusura bakmasın da Tutunamayanlar' ı anlayabilecek bu kadar insan olsa bu ülkede şu an çok başka yerlerde olurduk. O fetişizm boyutlarında sevdiğiniz Küçük Prens' i kaç farklı çeviriden okudunuz bunu bir sorun kendinize? İçinde geçen ve çok tartışılan ''astığı astık kestiği kestik türk lider'', ''atatürk'', ''otoriter bir lider'', ''bir diktatör'', ''devrimci bir lider'' tanımlamalarından hangisine denk geldiniz mesela siz? Yani bir kitabın hayranı öyle kolay olunmuyor sevgili kitap severler. Okuduğunuz kitapları hele ki Küçük Prens gibi, Kürk Mantolu Madonna gibi, Tutunamayanlar gibi, Yeni Hayat gibi kitapları okuduktan sonra da bir araştırın önce, sonra anlayıp anlamadığınızda karar verin, hayran olun. Yok siz 'ben bir kitaptan ne anlıyorsam odur, kim ne karışır?'' diyenlerdenseniz o zaman Dostoyevski, Suç ve Ceza' da herkesin anlamasını istediği neleri anlatmış ki bu kitap hukuk fakültelerinde ders kitaplarından önce okutulur? diye sorarım size.
Baskı: Körlük
Enfes bir liberalizm eleştirisi. Aynı zamanda da ahlak anlayışının duruma göre nasıl değişebileceğini genelgeçer bir ahlak anlayışının mümkün olmadığını dolayısıyla -bana göre- hayatı kendi ahlak anlayışımıza göre değerlendirmenin ne kadar aptalca olduğunu da anlatır bir bakıma. Yalnız bir yanlışı düzeltmek gerek. Bu kitap Nobel Ödüllü değildir, dahası hiçbir kitap Nobel Ödüllü değildir. Nobel Ödülü kitaba verilmez, yazara verilir.
Baskı: Kör Baykuş
Kitabı bulmak kolay, YKY' den var mesela yeni baskıları ama benim ilgilendiğim Varlık Yayınları' ndan olan baskısıydı. Şans işte varmış. Kısacık bir kitap zaten, bir novella kitap. Kitabı elime aldığımda ilk iş olarak son kısıma yer alan yazarın hikayesini, daha doğrusu yazarın bir arkadaşının yazar hakkındaki görüşlerini okudum. Ve daha o an, kitaba henüz başlamadan Semih' e içten bir teşekkür gönderdim içimden. İranlı yazar Sadık Hidayet tarafından 1937 yılında yazılmış. 1903 yılında doğan Sadık Hidayet, 1951 yılında intihar etmiş. Geriye de böyle manyak bir kitap bırakmış işte kendisi. Öncelikle kitabı okuyacaklara şunu söyleyeyim; benim yaptığımı sakın yapmayın ve kitabın sonundaki sonsözü, yani yazarın arkadaşının yazar hakkındaki görüşlerini kitabı bitirmeden okumayın. Ben, orada yazanlardan spoiler olanlarını attıktan sonra geriye kalanları kısaca özetliyorum işte size şu anda. Özel hayatında son derece naif ve hümanist bir insanmış Sadık Hidayet. Bir karıncayı bile incitemezmiş. (Kitabı okuduğunuzda bu bilginin neden verildiğini anlayacaksınız) Çok esprili bir kişiliği varmış dolayısıyla aslında ne kadar düşünceli, ne kadar hüzünlü bir adam olduğunu etrafındaki insanlar asla fark edemezmiş. Henüz kimse bilmezken onun keşfedip de okuduğu kitapların değeri seneler sonra anlaşılır, başyapıt sayılırmış. Bu derece edebiyata hakim, vizyon sahibi, geniş görüşlü bir adammış Sadık Hidayet. Çok nadiren de olsa afyon kullanırmış. Bana kalırsa bu kitabı yazarken fazlasıyla kullanmış, ayık kafayla olacak iş değil bu kitabı yazmak. Kitaba gelirsek, incecik ama çok yoğun bir kitap. Yer yer grotesk sayılabilecek betimlemeler, doğulu bir kalem tarafından yazıldığına inanılması çok güç, batı için bile ekstrem sayılabilecek pasajlar(ki kitap zaten yasaklanmış İran' da) hayal, gerçek ve rüya arasında gidip gelen, bir yerden sonra neyin hayal, neyin rüya, neyin gerçek olduğunu ayırt etmenin mümkün olmadığı bir hikaye ve her satırda, her cümlede doğrulu olduğunu açıkça ortaya koyan, Avrupa' da aldığı eğitimi rağmen kendi kültürden asla kopmadığını ispatlayan, oryantalizmden çok çok uzak duran yetenekli mi yetenekli bir yazar... Benim için bir başyapıt bu kitap. Kitabın şöyle de bir zararı oldu bana. Şimdi kitap okumayı seven pek çok kişi gibi ben de yazmak istiyorum, bunun hayalini kuruyorum, yazıyorum. Ama işte böyle bir yazar ve böyle bir kitapla karşılaşınca insanın tüm şevki kırılıyor. Ulan böyle adamlar varken benim neyime yazmak diyorsun. Günümüzde iyi bir kurgu, bir kitabı hayatının kitabı saymak ve yazarını da çok süper yazar olarak anmak için yeterli saylıyor çoğunlukla. Oysaki Hollywood yapımı her macera filminin senaristi 'çok süper' bir yazar kabul edilmeli bu mantıkla. Öyle kitapları yazmak kolay. Oturursun, çalışırsın, araştırırsın yazarsın; ama böyle bir kitabı yazamazsın. Bu kitabı yazmak için çalışmak yetmez, yetenek gerek. Dahası yetenek de yetmez, acı çekmek gerek. İntihar edecek bir psikolojiye sahip olmak gerek ki böyle bir kitap yazabilesin. Salvador Dali der ki(tam alarak böyle demez de bu minvalde bir sözdür);''tablolarımda ne anlattığımı sorduklarında benim de bilmediğimi söylüyorum. Ama bu, tablolarımın anlamsız olduğunu göstermez, aksine onların rasyonel ögelerle açıklanamayacak kadar derin anlamlar, duygusal patlamalar içerdiğinin bir kanıtıdır.'' İşte bu kitap Dali tablosu gibi bir kitaptır.
Baskı: Kızıl Nehirler
Grange' ın bir kitabının altına şunu yazdım: ''Eğer pek kitap okuyan biri değilseniz ve bir anda kendinizi Grange okurken bulursanız tüm zamanların en iyi polisiye yazarını keşfettiğiniz izlenimine kapılabilirsiniz.'' Ben kapıldım da oradan biliyorum. Evet, en iyi polisiye yazarı diyebilirsiniz Grange' a, ta ki 3. Grange kitabını okuyana kadar. Leyleklerin Uçuşu ile başlayan Grange sevdam, Kızıl Nehirler ile tavan yaptı. Sonrasında kendisi Kurtlar İmparatorluğu ile hayal kırıklığı yaşattı, Taş Meclisi ile Ulu Odin evine ateş salsın, yollarını kessin, kelamlarını kaleminin ucunda bıraksın dedirtti. Yine de Kızıl Nehirler ve Leyleklerin Uçuşu hatırına okudum Siyah Kan' ı. O da vasat işte. Kızıl Nehirlere gelelim. Bir polisiye gerilimden beklediğiniz her şey var kitapta. Merak, vahşet, heyecan, aksiyon, zekice bir kurgu ve detaylar. Detaylar belki de Grange' ı Grange yapan en önemli unsur. Kitabın bir yerinde bir şey yazıyor Grange, sonrasında o yazdığı şey, hikayenin temeline öyle bir oturuyor ki yüzünüze bir tebessüm yerleşiyor ve silemiyorsunuz. Adam zaten zamanında bilimsel yazılar ya da ona benzer bir şeyler yazmış bir gazete ya da dergi için. E haliyle insan anatomisine ve cesetlere çok hakim. Cinayet tasvirleri ve cesetler üzerine yazdığı hiçbir şey baştan savma değil. Hele ki bu kitabında tavan yapıyor bu özelliği. Grange için genel bir eleştiri vardır ki o da finallerde çuvallamasıdır. Bunun en güzel örneğini Taş Meclisi kitabında görebilirsiniz mesela. Sahi o nedir lan Grange? Hadi sen yazdın da yayıncın nasıl kabul etti? Ayrıca Leyleklerin Uçuşu dururken ilk olarak Taş Meclisini türkçeye çevirmek nasıl bir tercihtir o da ayrı soru. Kızıl Nehirler kitabı, okuduğum Grange kitapları içerisinde en iyisi. Sadece finali için demiyorum bunu, genel olarak hikaye, hikayenin akışı, aksiyonun dozu baz alındığında da en iyi bu iki kitap. Gerçi bu seçim pek zor değil zira Leyleklerin Uçuşu ve Kızıl Nehirler haricinde okuduğum diğer 3 Grange kitabının pek bir özelliği yok bence. Tamam hepsinde aksiyon var, hepsinde harika cinayet tasvirleri var, hepsinde merak var ama bir aksiyon/gerilim romanında bunlar olmayacaksa o kitap hiç yazılmasın daha iyi Spoilerın tillahı geliyor şimdi ona göre okuyun ya da okumayın ---Spoilerin tillahı mode on--- Mumya evi diye bir film vardı bildin mi? Heh işte. Şimdi 'bu kitap için çok sürprizli kitap woow' dersek ve bu kitabı okuduğumuz en iyi kitaplardan biri sayarsak o film de 'woow süper film, izlediğim en iyi filmlerden biri' olur ki ben o film için bunu diyen biriyle sinema konuşmam. Bu kitap da süper filan değil. Kendi kategorisinde okuduklarım içerisinde en iyilerinden biri o kesin ama sakın hayatımda okuduğum en iyi 10 kitaptan biri deme. Benim ne düşündüğüm umurunda değil ama ben zaten sana yazmıyorum delikanlı. Güzel bir kıza yazıyorum bunları. Olur da bu kitaba hayatımın en iyi 10 kitabından biri derse ben o kıza asılamam muhtemelen ki bu çok üzücü olur benim açımdan. ---Spoilerin tillahı mode off---
Baskı: Kırmızı Pazartesi
Marquez bu kitabı yazdıktan sonra ''her yazar son yazdığı kitabın en iyi kitabı olduğunu düşünür bu da benim en iyi kitabım'' demiştir. Marquez bu kitapta işleneceği herkes tarafından bilinen bir cinayeti anlatmaktadır. Harika kurgulanmış ve büyülü gerçekçilik olarak adlandırılan Marquez tarzını -yüz yıllık yalnızlık kadar olmasa da- iyi yansıtan bir kitaptır. Cinayetin nasıl işlendiğini, neden işlendiğini bilirsiniz daha kitabın başında, ona rağmen elinizden bırakamazsınız kitabı. Liberalizmin, bireyselciliğin kötü yönlerini gerçekçi bir üslupla hiç abartmadan anlatmıştır Marquez bu kitapta.
Baskı: İtalyanca Aşk Başkadır
Spoiler içerir: Bu kadının geçmişinin araştırırsanız türk kanı taşıdığına ilişkin bir bilgiye rastlayabilirsiniz, zira ben okuduğum tek kitabına rağmen bundan ziyadesiyle eminim. İyi kadın sarılır kötü kadın sevişir mottosuyla kitabı bitireceğinini düşündüm bir ara neyse ki bizim über iyi kalpli, insanlık vasıfları üst düzey, merhametli, vicdanlı, naif ana karakterimizin büyük kızı çatır çatır sevişti de rahatladım. Ölünün arkasından konuşulmaz, kendisine pek laf etmek istemiyorum lakin ablacım; evlilik birliği devam ederken eşlerin başkalarıyla ilişki kurmaları sana göre bu kadar yanlış madem, o zaman kitabında neden böyle bir şeye yer veriyorsun da sonrasında kitap boyunca iyi karakteri aklamak için yırtınıp duruyorsun ve kitabın bütün inandırıcılığını yitirmesine neden oluyorsun? Allah' tan şu an adını hatırlayamasam da öğretmenin büyük kızıyla takılan o öğretmen gibi bir karakter yaratmışsın da bu benim kitaba sımsıkı sarılmamı sağladı. Adamın yaşam tarzı muazzam, tam benlik. Şarap, puro, iyi müzik ve ahhh kadınlar. Ne diyordum? ya ablacım sen iki ana karakterin ilişkilerini meşrulaştırmak için tüm yan karakterleri öldürmüşsün. Bak bunu yapmasan bu kitabın bu kadar sevilmeyecekti ve senin gibi tecrübeli bir yazar bunu iyi bilir bence. Dolayısıyla okuyucuyu böyle eline alıp istediği yöne kuzu kuzu çeken yazarların kurnazlıklarını eleştirsem de istediklerini elde etmelerindeki başarıyı görmezden gelemiyorum ne yazık ki. Helal olsun. Okurken bir ara ben bile pembe kalpler gördüm odamda. Neyse ki iyi bir müzik zevkim var da gerçeklere döndürdü beni. Özetle ablacım sabun köpüğü gibi kitap yazmışsın. E bak sen de öldün ama? Bu kitabı, barlarda yeni moda olan, el yıkamak için kullanılan köpük şeklinde yazmak yerine arap sabunu misali halı yıkarken kullanılan yoğun bir sabun kıvamına niye sokmadın da adına metafor demekten bile utanacağım şu iğrenç cümleyi bana yazdırdın? Ama o zaman 91.000 adet satmazdı. Huzurla uyu niahahhaha!!! Ayrıca bu kitabı bu isimle(orjinal adı Evening Class) türkçeye çevirmek de cidden büyük bir ticari kabiliyetin varlığına delalettir.
Baskı: İstanbul'da Bir Zürafa
Sunay Akın ya sadece şiir yazsın ya da bu şekilde sürekli otların arasından kaplan çıkartıp bizi şaşırtmak istiyorsa yazdığı hikayelerin gerçekliğini iyi araştırsın. G. Bell' in sevgilisisnin adı A. Lolita. Osvaldoymuş da ALO sözcüğü orada geliyormuş... Kendisini bu hikayeye kim inandırdı acaba?
Baskı: İnci
Martı kitabı için yazdıklarım aynen bu kitap için de geçerlidir. Hikaye güzel, kitap güzel, anlatım güzel ama o kadar. Bu kadar övülecek, herkese tavsiye edilecek, ders diye okutulacak bir tarafını göremedim ben ve tıpkı Martı gibi bu kitap da bana bilmediğim yeni bir şey öğretmedi. Tüm bunlar Kürk Mantolu Madonna üzerinden yaptığım bir tespiti destekliyor bir bakıma. İnsanlar o kadar acınası ve mutsuz bir haldeler ki kendilerini değerli hissettiren, kendilerine birazcık ilham veren, kendilerine mutluluk vaat eden bir şey gördükleri an ona hayranlık duyuyorlar.
Baskı: İkinize de Yer Var
Sade, Sade, Sade!!! Sadizmin kurucusu desek abartmış olmayız sanırım. Dorian Gray' in Portresi' ndeki Lord Henry, Sade' nin bir kitap karakterine dönüşmüş halidir benim nazarımda. Şimdi gelecek cümle subjektivizmin dibini görerek yazılmış bir cümledir: Hedonizmi bir adım daha ileri taşıyan adamdır Sade. Bu kitap da Sade' nin ahlak kavramına, insanlar arasındaki ilişkilere bakış açısını özetleyen kısa hikayelerden oluşan bir kitaptır. Zaten adı bile yeterli sanırım; ikinize de yer var. Kitabın ismi, kitaptaki hikayelerden birinde geçeni cümlenin aynısıdır. Karısını(sevgilisi de olabilir) başka bir adamla seks yaparken gören bir kocaya, karısı tarafından söylenen teselli cümlesidir bu ve emin olun o sırada kalbinden bahsetmiyordu kadın ;) Ergenlerin bir seri katile hayran olması ya da ne halt yediklerini tam olarak kendilerinin bile bilmediği uyduruk bir black metal grubuna tapmaları gibi körü körüne Sade savunuculuğu yapmayacağım elbette. Adamın hayatı eleştirilebilecek sayısız eylemle dolu lakin insan ilişkileri üzerine yaptığı çözümlemeler muazzam. Düşüncelerinin doğruluğuna körü körüne inanarak karşısındaki insanlardan da aynı şekilde davranmalarını beklemesi elbette ki yanlış ama diğer yandan ''sizi kendi halinize bıraksam tabu filan yıkacağınız yok, doğanızda bu var lan işte ne diretiyorsun zilli'' mantığıyla yapmış gibi geliyor bana her yaptığı şeyi. Yine de gördüğüm en azılı özgürlük savunucularından olan Sade' nin karşısındakine bir şeyi zorla yaptırmaya kalkması başlı başına büyük bir çelişki. Sade sadece hazcıların değil, daha pek çok felsefik düşünce savunucularının kolundan bacağından çekerek ''bizim lan bu'' dedikleri ya da tam tersi ''ne alakası var lan bizle'' diye yaftaladıkları bir adamdır. Şimdi sevişmeli kitap okumak istiyorsanız Grinin Elli Tonunu filan okuyun, bundan mastürbasyon malzemesi çıkmaz zira. Dahası biri size ''bu pis adamı mı okuyorsun?'' derse, kendinizi ''ne pisi ya aşkı anlatıyor aslında bu kitap'' argümanıyla savunmaya filan kalkarsınız da Sade' nin kemiklerini sızlatırsınız Allah muhafaza. Gerçi muhtemelen zebaniler şu an kendisinin kemikleriyle yeteri kadar ilgileniyorlardır ya neyse.
Baskı: İçimizde Bir Yer
Tanrı, Kumandanlar ve Memeler isimli yazıyı da içerisinde barındıran bir kitap. Bu yazı sebebiyle 6 milyar tazminata mahkum edilmişti Ahmet Altan. Yazının içerisinde ''kadın memesine memleketi satarım'' dediği iddia ediliyordu. Benim en sevdiğim yazılardan biridir bu yazı ve içerisinde de öyle bir cümle görmedim. Benim gördüğüm şu; ''Bir kiraz ağacıyla bir kadın memesine, onların değerini bilmeyen her memleketi satmaya hazırım.'' Bir yazının içinden bir cümleyi, üstelik de öncesinde nokta olmayan bir cümleyi, daha doğru bir ifadeyle bir cümlenin parçasını alıp o cümle sahibine saldırmak adiliktir. Yazı baştan sona hayatın ve barışın güzelliği üzerine kurulu bir yazıdır. Bu cümle de o yazıyı daha ilgi çekici kılmak için yazılmıştır ve biraz entellektüel birikimi olan, biraz önyargısız olan, cinselliği sözde değil de gerçekten kafada çözmüş olan, biraz düşünebilen herkes bunu rahatlıkla görür. Kitaptaki en iyi yazıda bana göre Tanrı, Kumandanlar ve Memeler isimli yazıdır. Evet memeleri çok seviyorum, kumandanları pek sevmem, Tanrı ile de alıp veremediğim bir şey yok çok şükür.
Baskı: Har
inanılmaz bir üslup kullanılan güzel roman. Harika diyaloglar, akıcı bir dil, müthiş göndermeler ve ince espriler. 200 küsür sayfalık romanın tamamı sanki bir manzum eser gibi okunuyor ve hemen de bitiyor. Kitabın son 2 3 cümlesi metrelerce yüksekten kafanıza düşen bir tuğla etkisi yapıyor. Aslında ilk defa duyduğumuz şeyler yazmıyor kitabın sonunda ama Murat Uyurkulak nasıl yapmışsa yapmış işte. Hala anlayamadım nasıl bu kadar etkili olduğunu ama tuğlayı yedim kafama.
Baskı: Hayat Kırıklığı
Cem Mumcu... Kendisi yazar, psikolog, fotoğrafçı, eleştirmen vs.vs.. Böyle dolu bir adamın yazdığı kitap da dopdolu oluyor haliyle. Denemelerden oluşan bir kitap. Her konu hakkında yazmış Cem Mumcu ama öyle kelime ziyanı yaptığını düşünmeyin benim gözümde tam bir aydın kendisi ve pek çok konuda söyleyebileceği bir dolu şeyi olduğunu göstermiş bu kitapta.
Baskı: Havuz Başı
Sevmedim. Havuz Başı, Çatışma, Su Basması, Mektup. Bu dört öykü tamam yalnız diğer öyküleri ben yazsam ve bir siteye koysam bir Allah' ın kulu da gelip altına çok güzel yazmışsın demez, bu kadar da iddialıyım ama Sait Faik yazınca kimse bir şey anlamasa bile olsun lan Sait Faik sonuçta diye öyküyü övmeye kalkıyor. Sait Faik' in türk Edebiyatı' na katkılarını sırf iki üç güzel kıza şekil olsun diye wikiden filan araklayıp yazacak değilim, oralarda yazıyor girin okuyun. O katkıyı bu hikayelerle yapmışsa eğer, keşke ben o dönemde yaşasaydım diyorum, kim bilir ne katkılar yapardım türk Edebiyatı' na. Bir tane hikaye var mesela 10 kadın ve 10 erkeği bir çiftlik evinde bir araya getiriyor, hah dedim türkiye' nin Sade' ını buldum, şimdi müthiş bir ahlaki sorgulama le karşılaşacağım ama nerede... Gereksiz bir sürü ayrıntıdan sonra cüzamdan gitti bizimkiler. Son derece sıradan ve basit hikayeler. Bana hiçbir şey vermedi, hiç de keyif almadım okurken. Dil sade, karakterler sade, her şey sade zaten. Paragrafın başında yazdığım 4 hikayeye gelirsek onlar gerçekten muazzam işte, öyle bir hikayeyi ben yazamam. Onun dışında kitaptaki her hikayeyi yazarım. Tabii kitapları yazıldıkları döneme, o dönemin şartlarına göre de değerlendirmek gerek kaldı ki öykü yazmak roman yazmaktan da daha zordur. Sonunda okuyucuyu ters köşeye yatıramazsanız ne yazarsanız yazın pek de kıymeti olmayacaktır okuyucunun gözünde. Hatta tüm öykü zaten son paragraf için okunur bir bakıma. Ya da ben öykü deyince O. Henry' i hatırladığımdan böyle sanıyor da olabilirim. Sevmeme nedenim hikayelerin sonunda neden Sunay Akın gibi otların arasından kaplan çıkarmadı bu diye düşünmem değil elbette. Marquez seven biri olarak, hayatımın en iyi kitaplarından biri olduğunu düşündüğüm ve son kelimesi 'bok' olan Albay' a Mektup Yok isimli öyküye hayran bir olarak, bir hikayenin sonunda bir şey olmadı diye hikayeyi kötülemem. Anlatım olarak da ilgimi çekmedi öyküler. Dört muazzam öykü hariç diğer öykülerin ne sonunda ne de anlatımında benim açımdan ilgi çekici hiçbir şey yoktu. Müzik konuşmaktan nefret ederim, bana müzikle ilgili bir şey söylenmesinden de ama bir cümle söyleyip geçeceğim; gitarı bulmak demek dünyanın en iyi gitaristi olmak demek değildir. Gitarda bir tekniği yaratmak demek de o teknikte en iyi olduğunuzu göstermez ama yaratımınızla elbetteki saygı duyulan biri olursunuz her zaman o ayrı. Chuck Berry' den daha iyi gitar çalan sayısız adam vardır ama bu sayısız adamın gitar çalma nedeni Chuck Berry' dir. Aslında söylemek istediğim isim Chuck değildi de işte yurdumun yağız rockcılarıyla sidik yarıştırmak istemediğim için Chuck dedim. Sait Faik öykücülüğüyle bir çığır açmış olabilir, bu öyküler de o dönem için muazzam eserler olabilirler belki ama örneğin Simitle Çay(tam sizlik bu öykü) isimli öykü biraz kitap okumuş herkes tarafından yazılabilir.
Baskı: Günlerin Köpüğü
Son dönemlerde fazla popüler olan bir kitaptı. Sanırım bir köşe yazarı bahsetmiş filan olmalı- Benim almak istediğim kitaplar listemdeydi. kitabın bir arkadaşımda olduğunu öğrendim, sağ olsun getirdi de okudum. Birazcık abartıldığı kanaatindeyim. Uğultulu Tepeler, bu kitaptan çok daha üst bir seviyede bana göre. Yalnız bu kitaptaki bazı göndermeler, imgeler, metaforlar muhteşemdi. Kitabın son 50 60 sayfasına kadar olan bölümü sıkıcı geldi fakat sonradan ortaya çıkan müthiş trajedi, karakterlerin değişimi, ortamın değişimi filan derken çok iyi bir kitap okuduğumu anladım. Yazar tam bir jazz ve Duke Ellington hayranı. Kitap da bir jazz kitabı aslında. 2 günde yazıldığını düşünürsek fazlasıyla spontane ve doğaçlama diyebiliriz örneğin. Kitabın geneline yayılan absürdlük kimilerince kitabın şahaser olarak adlandırılmasına neden olsa da benim hoşuma gitmedi. Marquez' in Yüzyıllık Yalnızlık kitabında da gerçeküstü olarak addedilebilecek pek çok unsur mevcut olsa da hepsi bir yerden sonra çok doğal ve gerçek geliyordu -ki bu yüzden büyülü gerçekçiliğin üstadı deniyor bu adama- ve sıkmıyordu sizi, aksine hikayeyi zenginleştiriyor, hikayenin sizi daha da sarmasına neden oluyordu; bu kitaptan ise o tadı alamadım ben. O gerçeküstülük kitaptan uzaklaştırdı beni. --spoiler-- Cenaze töreninin öncesi ve sonrasındaki diyaloglar muhteşemdi. Kitabın bitirilişi -son cümle- gördüğüm en iyi son cümlelerden biriydi. Silahların, insan ısısıyla/kanıyla/vücuduyla üretildiği bölüm muhteşemdi. --spoiler--
Baskı: Güneş Ülkesi
En bilinen ütopyalardan biri. Campanella, özel mülkiyetin olmadığı bir devlet düzeni tasarlar. Gelgelelim özel mülkiyetin neden olmaması gerektiğini öyle garip şekilde açıklar ki özel mülkiyete olan sempatiniz artar neredeyse. Bir de burada da din adamları olmazsa olmazdır ve kadın erkek arasında eşitlikten tam olarak söz etmek mümkün değildir. Ama en büyük eleştirim bireylerin tamamen devlet düzeni için var olmasıdır. Campenalla' ya göre doğru işleyen bir devlet düzeninde bireyler de zaten mutludur ki bunu söylerken bireylerin tüm duygularını yok saymakta daha doğrusu bu duyguları da devlet eliyle kontrol etmekte, daha da doğrusu iyi bir düzen içinde zaten bireylerin başka türlü şeyler hissetmeyeceğini savunmaktadır. Ben buna kesinlikle katılmıyorum. Benim çok sevdiğim, çok tuttuğum bir ütopya değildir lakin yazıldığı dönem ve yazarının yaşadıkları göz önüne alındığında son derece önemli bir eserdir.
Baskı: Gülden Kale Düştü
Çok farklı bir şey denemiş yazar. Ortada harika bir kitap yok belki ama bu zamana kadar görmediğim orjinal bir fikir var. Zamanında büyük tartışmalara neden olmuş bir kitaptı isminden dolayı. Ben hatırlamasam da sözlüklerde filan gördüğüm kadarıyla sabah programlarında bile tartışılmış, bu da kitap için büyük bir reklam olmuş haliyle. Tartışmaların sebebi; yazarın boşandığı ya da boşanmak üzere olduğu eşinin, kitapta bahsedilen olayların, özel hayatıyla ilgili olduğunu iddia etmesiymiş. İşin magazinsel yönünü bir kenara koyup kitaba dönersek başta da dediğim gibi mükemmel bir kitap yok belki karşınızda ama çok değişik bir kitap fikri var. Tabii insan, keşke böyle orjinal bir fikrin sonucunda ortaya daha güçlü bir eser çıksaydı diyor ister istemez. Peki ne bu orjinal fikir? Söylersem spoiler olur ama sadece şu kadarından bahsedeyim: Kitabın adı; Gülden Kale Düştü Kitapta hem gülden yapılmış bir kale figürü var hem de kitabın ana karakterlerinden birinin ismi Gülden soyadı Kale. Peki Gülden Kale ya da gülden kale düştü mü? yoksa düş müydü?
Baskı: Gölgesizler
Bu kitaba inceleme yazacağım da nasıl yazacağım? En iyisi Hasan Ali Toptaş' ı karşıma alıp konuşmak sanırım; Orhan Pamuk' tan sonra bir türk yazar daha Nobel alırsa bu sen olacaksın yüksek ihtimalle abi. Sana bazı sorularım var yalnız: Ya sen nasıl bir adamsın? Derdin ne? Amacın ne? O nasıl bir kurgu, o nasıl bir kitap birader? Bir insan öyle bir kurgu yapıp, öyle karakterler yaratıp; sisteme, düzene alttan üsten kombine yumruklarla ama aynı zamanda hiç de hissettirmeden dalıp tüm bunların üzerine her cümleyi biçip tartıp böyle bir kitabı nasıl yazar? Sen nasıl bir zekasın, nasıl bir manyaksın ey sayın Toptaş? Bak Heba kitabın rafta ama daha cesaret edip de kapağını açamadım. Hayır her şey bir yana; böyle ağır bir kitap yazıyorsun, o kitabı yazarken o deli-dahi kurgunun altına giriyorsun, bir de bunun üzerine her cümlede beni orada oraya nasıl atıyorsun? Bir insan bir tane dahi olsa koca kitapta öylesine bir cümle yazmaz mı yahu? Ben bir şeyler yazarım, bundan sonra da yazacağım ama öyle içimi dökeyim diye yazmam. Ukalayımdır da sonuna kadar; ben klavyenin başına geçtim mi yazmaya başlarım, ilham filan hikaye. Beğenirler beğenmezler umrumda değil ama ben yazdığım şeylerin, iyi yazdığı iddia edilen pek çok kişinin yazdığı şeylere kıyasla çok daha iyi olduğunu biliyorum. İnsanların beğenmesinden önce kendi istediğim tarzda yazmayı, yazabilmeyi önemsiyorum. Bunu tam olarak yaptığım söylenemez. Ben okuyucuyu esir alıp ama aynı zamanda da zerre umursamayıp bir şeyler yazmak istiyorum. Ona tanrıyı oynamayayım, hangi cümlede ne düşüneceğine o karar versin ama içten içe de onunla alay edeyim ne kadar özgür bırakırsam bırakayım yine de benim tutsağım olsun istiyorum; dahası özgür olduğuna da sonuna kadar inansın istiyorum çünkü bir insanı tutsak etmenin en iyi yolunun onun kendisini özgür sanması olduğuna inanıyorum. Yalnız abi, ben bir sayfalık metinde, üstelik tek amacım buyken dahi bu amacı gerçekleştirmekte zorlanırken ve çoğu zaman da başarısız olurken; sen, koca bir kitapta bunu nasıl yapıyorsun? Üstelik bunu yaparken böyle manyak bir kurgunun altına nasıl giriyorsun? Bir an bile beni kendi halime bırakmıyor ama elimi tutmayı da reddedip istediğini düşün, istediğin gibi yorumla demeyi nasıl beceriyorsun? Son bir şey daha; ''KAR NEDEN YAĞAR KAR!!?'' Ekşisözlükte şöyle bir entry var mesela; iç ses gibi ama değil, dış ses gibi ama değil... Peki ama ''KAR NEDEN YAĞAR KAR!!?''
Baskı: Genç Werther'in Acıları
Okurken bir ara 'ya şu kız şu adama bir kez baksın artık ne olur' dediğim muhteşem kitap ama ağır bir eser aynı zamanda. Mesela Cezmi Ersöz' ün Şizofren Aşka Mektup kitabına bayılır pek çok kişi(ben sevmem) ama bu kitabı okusalar sevmezler kanımca, ağır gelir. Oysaki benim gözümde Cezmi Ersöz' ün o kitabına kıyasla kat be kat kuvvetli bir eserdir bu.
Baskı: Factotum
Kitapla aynı adı taşıyan filmi de var. Kitap, hiç değiştirilmeden olduğu gibi -elbette bazı yerleri kesilerek- filme uyarlanmış. Matt Dillon harika bir Bukowski performansı sergiliyor. Bukowski' nin kendisi de bu kadar olurdu yani en fazla. Benim asıl ilgimi çeken ise Lili Taylor oldu. Kitabı okurken kafamda tasarladığım Jan' in aynısını gördüm ekranda. filmin değerlendirmesine filan girmeye gerek yok. öyle çok övülecek bir film yok elbette ortada ama Bukowski' yi sevenler mutlaka izlemeli diyebilirim. Kitap Bukowski kitabı işte. Yiyor, içiyor, işlerden kovuluyor. Yiyor derken sadece yemek değil ama hatun da yiyor bol miktarda. Hatta Bukowski' nin en çok hatun götürdüğü kitap bu olabilir. Yine de en sevdiğim Bukowski kitabı diyemem. Bir kere gereksiz uzun, ama tabii Bukowski' nin o özgün üslubu ve Avi Pardo' nun muazzam çevirisiyle bir şekilde okutuyor kendisini kitap. Avi Pardo demişken; bir kitabı orjinal dilinden okuduysanız bile yine de varsa Ahmet Cemal çevirisini de okuyun gibi bir şey okumuştum bir yerlerde. Şimdi ben Avi Pardo için diyorum bunu. Bukowski' yi orjinal dilinden okusanız dahi yine de bir de Avi Pardo' dan okuyun. Okuduğum ilk Bukowski kitabı olsa da en sevdiğim Bukowski kitapları arasında ilk 3' e giremez. Gel gelelim bu kitabın kötü olduğu anlamına gelmiyor. Ne beklediğinizle alakalı bir durum bu. Tek karakter üzerinden ilerleyen, o karakterin içtiği kahveleri, biraları, şarapları, puroları ve yediği hatunları anlatan kitapları hep sevmişimdir. Ama diğer Bukowski kitaplarını okuduktan sonra gördüm ki bu adamın nasıl bir yazar olduğunu anlamak için ve bu adamın kitaplarından keyif almak için bu kitap gerekmediği kadar uzun. Öykülerinden oluşan kitapları ya da Kaptan Yemeğe Çıktı Ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi isimli veda busesi kafi gelir kendisini okumanın keyfine varmak için. Son olarak; güzel içiyor lan adam.