
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Büyük Nefretler De Aşkla Başlar Mı?
Bu hikayesini de ayrı severim. Amy-Brett'nin tanışmalarında kız için fazlasıyla üzülsem de hikayeye böyle bir giriş beni benden aldı, mükemmel bir başlangıç. Sonrasında gelişen olaylar ve mizahi yönlerin doğru yerlerde kullanılması ve güldürmede başarılı olması öyküye daha da bağlanmanızı sağlıyor. Gelelim niye 10 değilde 9 verdim ben bu öyküye. Laura ve Steve karakterleri sevilmeyecek gibi değil, bir çift olarak da birbirlerine çok yakışıyorlar. Ancak bu benim hüsnü kuruntum aşk romanlarında nedense yan aşk olaylarını hiç sevmem. Bir de hadi bunların ikisi yeni tanışıp birbirlerine aşık olsa gene neyse ama zamanında birbiriyle çıkan hatta evlenen çiftlerin ayrıldıktan sonra yeniden bir araya gelmelerinden hoşlanamadım gitti. Bu ikilinin barışmasının asıl sebebi Laura'nın bilmeyerek bir mafyanın arabasına binmesi sonucu o mafyanın Laura'yı gereksiz yere saplantı hale getirmesini de sevmedim daha güzel bir yolla barışabilirlerdi. Ve Brett'in bir süre sonra evlensem mi evlenmesem mi sorusuna fazla düşmesi öykünün bir kısmını kısır döngüye çevirdi. Dediğim gibi bu benim hüsnü kuruntum ancak okumanızı şiddetle tavsiye ederim.
Baskı: Katilimi Beklerken
Katilimi Beklerken, en sevdiğim Asude hikayelerinden biridir. Kathy'nin bir yandan iyilik dolu ve masum bir yandan dişli bir kadın olması, aşkını sonuna kadar yaşaması ve savunması, çevresinde olup bitenlerin farkına çabucak varması bu durumlarda gösterdiği tavırlara hayran olmamak elde değil. Ethan ise... Ah ne denilebilir ki zamanında yaşadığı acı olaylar yüzünden soğukkanlı bir katile dönüşmesi, Kathy ile tanıştıktan sonra sert ve acımasız kişiliğinin yavaşça kırılmaya başlaması ama tam anlamıyla yumuşama moduna girmemesi, öldürmesi gereken kurbanına yani Kathy'e karşı duyduğu soğukluğun aşka dönüşmesi ve onun için ölümü dahi göze alması, gelde aşık olma bu adama! Kurgusu da baştan sona hiç sıkmadı atraksiyonlu sahnelerde hop oturup hop kalkarken, ikilinin arasında geçen aşk sahnelerinde iç çekmemek elde değil. Bence Asude romantik komedi yerine dram ve hafif komedi ağırlıklı öyküleri daha güzel yazıyor, onlarda aşkı ayrı bir hissediyor insan.
Baskı: Dikkat! Aşk Çıkabilir
Yazarı ilk olarak Gül ve Avcı romanından tanımış ve hayran kalmıştım, yazdığı diğer hikayeleri internette bulup büyük çoğunluğunu okudum. Önceden internette şimdi kitap olarak çıkan "Dikkat Aşk Çıkabilir" romanı, yazarın yazmış olduğu "Cehennem Çiçeği"ni aşarak en sevmediğim kitabı oldu. Öncelikle kapaktan başlamak istiyorum. Bir kere arka fon çok güzel, kitapta geçen eşya veya yerlerin kapakta yer alması, rengi, kitap başlığının şekliyle on numara beş yıldız olabilecek bir kapak. Ancak orada bulunan insanlar... Hadi kıza az da olsa alıştım ama ne zaman Turner yerine konan o smokinli palyaçoyu görsem kitaptan soğumamam mümkün değil. Bu açıdan 1-0 yenik başladı. Gelelim hikayeye; normalde Asude'nin yarattığı karakterlerin büyük çoğunluğuna hayran olmamak elde değil. Ama bir kitapta bu kadar mı sinir bozucu, tatlılıktan uzak, düşünce ve davranışlarda saçmalama oranını aşan karakterler olur? Demek ki olabiliyormuş. İlkim her ne kadar bilimle haşır neşir, asosyal olsa da insanların davranışlarını anlayabilecek bir kapasiteye sahipken tamamıyla akıl yaşı da dahil 5 yaşında bir çocuk gördüm ben. Martin ise... Başlarım onun yakışıklı, karizmatik olmasına! Sanki hiç insan görmemiş, tamamen vahşi hayatta yaşamış bir varlık gibi önüne gelene -kendisiyle alakası olmayan insanlara bile- şimdi kaba diyeceğim o kelime bile adamın yanında nezaket gibi kalıyor, kaçık gibi davranıyor. Hele hele o İlkim'in annesi olacak ukalaya ne demeli! Kızına taktığı isimler buram buram yapmacıklık kokuyordu, cidden o sahnelerde midem ağzıma geldi. Ve aşk romanlarda en sevmediğim özelliği Asude çok kullanmaya başladı: Yan aşk olayı. Aslından İlkim-Martin geri zekalılarını yazacağına bu çifti yazsa daha az sinirim hoplayıp zıplardı ancak bunlar da ayrı bir geri zekalıydı. Mary kocan sana evlendikten sonra kötü davranmış, ne güzel boşanmışsın,sende en başta güçlü kadını görmüştüm, bu kız ne yapar eder bu manyaktan kurtulur dedim, sen niye gidip de o salağa geri döndün ki? O Seth de ayrı bir sinir. O da Martin gibi insanlara bağırmaktan zevk duyuyor, kimseyi dinlemeden kendi bildiğini okuyor. Gerçekten Martin ve Seth ikilisinde kızlar ne gördü de ayılıp bayıldı hiç anlamadım. Martin-İlkim sahneleri o kadar baydı ki beni. Cidden bunların yaşadıklarını liseliler onu da geçtim orta okul öğrencisi bile yaşamaz. Genelde birbirlerine hakaret etmeye doyamayan, birbirinin canını yakmaya her zaman hazır bir çift gördüm ben. Sonra beyfendinin kafasında durup dururken "Ben bu kıza aşık oldum" düşüncesi oluşmaya başladı daha da geri zekalı oldular. Bir de yazar niyeyse mafya ve mafya işlerine kafayı takmış durumda. Örneğin Yamuk Prenses, Büyük Aşklar Nefretle Başlar, -okumadığım için bilmiyorum ama sanırım Pabucumun Ajanı romanında da Tuna mafya ile içli dışlıymış- ve bu roman. Kesin Rüya-Tekin'in anlatılacağı romanda da Tekin mafyayla alakalı şeyler yapacak. Asude ne olursun artık mafyayı bırak! Asude'nin romanlarına bakınca aşkı çok güzel anlatıyor, komedi yazması da birçok Türk yazara taş çıkaracak cinsten. Ancak aşk-komedi veya bizim bildiğimiz adıyla romantik komedide yazar bazı romanlarda bocalıyormuş gibi geldi örnek verirsem bu roman ve Cehennem Çiçeği olur, bu romanda hangisine daha ağırlık vereyim pek karar verememiş. İnternette okumadığım bölümler içinse tek diyeceğim şey "Böğğğğğğğğğğ!!!!!!!!!!!!!!" Yazar ne güzel İlkim hamile olmasına rağmen bir bebek düşürme tehlikesi geçirtmişti, dedim "Aha da bu bebek düşecek böylece bu tuhaf ikiliden kurtulur, kitabı genel olarak beğenmesem de bu sonla kitabın gidiş altı güzel biter". Ama ne oldu. Hanımefendi bir bebek doğurtması yetmemiş gibi "ikiz" yanlış okumadınız, hamilelikte başına gelenlerden sonra "İKİZ" doğurmuş. Bu da kitabın ne kadar okuyucular doğrultusuna gittiğini, bu kadar saçma bir iyimserlikle kitabın bitmiş olduğunu görmemi sağladı. Ve şunu söyleyim ben bu kitabı internette okudum,dün kitapçıya gidip sadece sonu nasıl bitmiş diye kitaba baktım, inanın bana okumadığınız bölümler 50-60 sayfa arası. Başka yazar olsa buna çok sinirlenirim çünkü o yazarların sonraki kitabı anca 1-2 sene sonra çıkıyor. Ama Asude'nin "Pabucumun Ajanı 2" üzerinde çalıştığını ve mümkün olduğunca erken yetiştirme çabasında olup okuyucularını mutlu etmek istediğini bildiğimden bu gayet hoşgörülebilir. Ayrıca İlkim karakterinin dersle hayatı bir tutması sonucu kullandığı kelimelerin gerçekten araştırılmış olması kitabın tek artı yönü sanırım. Yani değil Türk, yabancı yazarlar bile bu tarz bir karakter yaratsa konuşması günlük dile göre aktarılıyor. Kitaba aslında 1 vermek en doğrusu ancak kapağın arka fonu ve yazarın bu kitabı yazmak için biyolojik terimleri araştırmış olması bunu da İlkim'e başarılı bir şekilde uygulamış olmasından dolayı puanım 3.
Baskı: Asla Bir İskoçyalı Sevme
Sonunda bir seri daha bitti. Öncelikle son kitap için yayın evi bizi fazla bekletmedi. İkinci kitap da güzeldi ama beklediğim gibi değildi bütün umudumu son kitaba bağlamıştım, son kitap bu durumu hemen hemen karşıladı diyebilirim. İkinci kitap tamamen romantizm üzerine kuruluydu. Bu kitapta da baya romantizm var ama heyecan verici olaylar da yaşanıyor. Okumaktan en zevk aldığım kardeş Caelen oldu. McDonald reisi olunca yaşadıkları çok gerçekçi ve güzel aktarılmıştı. Size söylüyorum bu romanı başkası yazsa kesin Caelen gittiği anda herkes onu kabul eder, severdi ancak bu romanda McDonald kadınlarından tam not alsa da erkekleri Caelen'a çok çektirdi. Önceki reisin kötü olduğunu bilseler de kendilerinden biriydi, Caelen ise başka bir klandan gelmiş bir yabancı. Bu inatları yüzünden Caelen'i bir türlü reis olarak kabullenmeleri çok uzun sürdü. Tek bu durum istediğim gibi oldu ama büyük çoğunluk çok kısa geldi bana. Örneğin Caelen başta Rionna'ya soğuk ve alaycı davranıyor ancak bu durum 60 sayfa kadar sürüyor bence bu durum 100-150 sayfa sürmeliydi. 60 sayfadan sonra Caelen ona güvenmeye başlıyor ama mesafesini koruyor sadece sonra bu durum iyice açılıyor yani aralarında fazla kavga, anlaşmazlık olmadı bu yönden de beğendim romanı. Ve Rionna, bizim iki McCabe kardeş tarafından sevdikleri kadın uğruna terk edilmiş savaşçı prensesimiz... Okuduğum tarihi aşk romanlarında en sevdiğim 5 kadın karakter arasına girmeyi başardı. Diğer kadınlardan farklı olarak görgü kuralı nedir bilmez,kadın kıyafetleriyle rahat edemeyen, babasından korktuğu için kendini tam anlamıyla erkek gibi yetiştirmiş ancak bu konumundan asla pişman olmayan, ayrıca asil bir kadındır kendisi. Ve zaman içinde görüyoruz ki Caelen sayesinde kadınsılığına da kucak açmayı öğrenen bir leydiye dönüşümünü görüyoruz. Ama bu kitaptan asıl beklentim serinin ilk kitabından daha da fazla olaylar bekliyor olmamdı. Caelen'in tutsaklığı biraz daha uzun olabilirdi. Hele o savaş sahnesi... 3-4 bölüm bu kısma ayrılmalıydı. Açıkça en çok bu kısımda hayal kırıklığına uğradım. ve 9 verdim. Bakalım yayın evi bundan sonra nasıl bir roman çıkaracak. Maya'nın "Highlander" dışında tarihi aşk olarak "Montgomerys and Armstrongs" isminde bir serisi var. Sonrası ya Harlequin, ya normal hayat ya da +18'liğin yoğun olduğu normal hayatlar hakkında romanları var. Yayın evinin Harlequin hariç bundan sonra ne çıkarır fikrim yok ama bana tarihi aşk romanından devam ederlermiş gibi geliyor ve umarım öyle olur.
Baskı: Günah Prensi (Notorious, #5)
Yazarın iki kitabını okuduktan sonra yeni çevrilen kitabının konusu güzel olursa bir şans vermeyi düşünmemle kitabı okudum bitirdim. Kitabın başında çiftimizi birbirine aşık bir şekilde görüyoruz ancak ben tanıştıkları andan ayrılıklarına kadar geçen süreyi oradan da asıl konuya gelinmesini isterdim, ara paragraflarda nasıl tanıştıklarının ve ayrıldıklarının anlatılmasını değil. Julienne birçok okuyucuya kendini sevdirecek bir karaktere sahip. Dıştan normal bir insan gibi dursa da içinde fazlasıyla acı bulunduran ve kocaman bir yüreği olan bir kadın var karşımızda. Dare ise... Ben şahsen onu da çok sevdim. Değişim üstüne değişim geçiren bir karakteri tanımış oldum. Önceden boş bir hayat, Julienne'yle ayrılıklarından sonra daha da boş bir hayata düşmüş olması ve yedi sene sonra Julienne'yi elde etmek için gösterdiği çabalar gayat başarılı bir şekilde aktarılmıştı. Ama bunların dışında kitabın çok da istenileni vermedi bence. En önemli eksiği aksiyondu. Yazar konu olarak gayet aksiyonlu bir şey seçmiş ama romantizmle dengelemeyi başaramamış. Sürekli Caliban kim diye araştırıldı duruldu. Asıl maceranın başlaması gereken yerde (17. bölüm) hep bir durağanlık sonrasında oldu da bitti bir hava vardı. Romantizm fazlaca ön plandaydı. Konuşmadan çok iç sesler mevcuttu. Hadi onu geçtim bu iç seslerin bir süre sonra kendini tekrar etmesi hoş değildi. Kitabın sadece Julienne, Dare, Lucian ve şu an adını hatırlayamadığım Julienne'den hoşlanan diğer adamın üzerinden gidilmesi bir süre sonra sıktı. Ve Epsilon'un bu sene olmazsa olmazı çeviri faciaları. Sanırım bu yazara bir şans daha vermeyeceğim benim için eh'lik bir yazar olarak kalacak kendisi.
Baskı: Beni Uzaklarda Arama
Okuyanlar kitabı baya beğenmişler anca bende bu kitap tiksinme duygusu yarattı. Baş karakterler sinir bozucu, konunun ilerleyişi daha da sinir bozucu. Çoğu yerde durgundu, cinselliğe karşı değilim ama sürekli cinsel imalar, hareketler rahatsız ediciydi.
Baskı: Yabani Aşık (Legend of the Four Soldiers, #4)
Bana göre Elizabeth'in en güzel romanı Yabani Aşık'tı. Beatrice ve Reynaud'un kendileri kadar ikili arasındaki çekime hayran kalmamak elde değil. Belki Reynaud'un dönüşünden sonra ailesinin tepkisi biraz daha üzüntülü olabilirdi ancak bu pürüz o kadar dikkat çeken bir durum değil.
Baskı: Günahın Esiri
Yazarın okumadığım tek kitabını okuyup bitirdim. Birçok okur kitabı Mahrem'e benzetmişti. Ben benzemesinden çok andırdığını düşünüyorum. Ancak okurken biraz hayal kırıklığına uğradım, belki önceden okuduğum 4 kitabın muhteşemliğinden sonra bu bana yavan gelmiş olabilir. Karakterlere zaten değinmeyeceğim gayet güzel işlenmişlerdi. Şimdi bu yazarın ülkemize yeni kitabı ne zaman gelecek diye beklemekten başka bir şey yapamamak çok sinir bozucu.
Baskı: Ben Sana tutsak (Highlander #1)
Bir daha okumayacağım dediğim yazarı sırf güzel konu bulmuş diye tekrar şans verdim vermez olaydım. Konu güzel ancak anlatım o kadar kötü ki ne siz sorun ne ben söyleyim. Bir romanda, olursa bir karakter dengesizdir ancak bu romanda o kadar çok dengesiz var ki. En başı Amelia denen geri zekalı çekiyor. Bir yandan "ben korkusuzum" diye geziyor ancak karşılaştığı olaylarda "ben korkuyorum, lütfen beni incitme" gibi replikler çokça ağzından çıkıyor. Duncan'ın çift kişilikli olması çok güzeldi ancak adamın gelgitler yaşarken ki durumunu anlatma başarısı sıfır. Ayrıca Duncan önceden bir kadın seviyormuş ama o kadına duyduğu hisler nerede diye sormaktan kendimi alamadım, durum lafta kaldı. Richard'a gelince adama o kadar kötü dendi ancak bu da tamamen lafta kaldı. Ben adamın kötülüğünü görmedim bence aralarında en iyi karakter oydu. Millet sakın bu yazarı okumayın!!!!!!!! Karakter yaratmadaki başarısı sıfır. Konuyu anlatması sıfır.
Baskı: Yedi Gece (Sons of Sin #1)
Yayın evi sağ olsun neredeyse 1.5 yıldır beklediğim yazarın yeni bir kitabını da okuyup bitirmiş oldum. Ülkemizde çevrilen diğer dört kitabından farklı olarak bu kitap "Sons of Sin" isminde bir seriye aittir, şu ana kadar 4 kitap yayınlanmıştır ve sanırım yazar seriyi bitirdi. Seri piç olmaları sayesinde birbirinin yakın arkadaşı olan üç erkeğin yaşadıkları zorlukları ve aşklarını anlatıyor. Konusuna gelirsem: Sidonie Forsythe'nin anne babası ölünce bakımını ablası Roberta üstlenir. Roberta zaman içinde acımasız olan William'la evlenince mutluluğu kumar masalarında bulur ve parası tükenir,birçok kişiye borçlanır. Borçlandığı birisi de Jonas Merrick'tir. Jonas,onunla bir hafta geçirmesi karşılığında borçlarını ödeyeceğini söyler. Roberta zor durumda kalınca kız kardeşi Sidonie'den yardım ister. Sidonie de ablasına geçmişte borçlu olduğu için bu işi üstlenir ve Jonas'ın yaşadığı yere doğru gider. Çevresinden duyduğu kadarıyla adam kalpsiz ve hovarda biridir. Başta ondan korksa da zamanla anlar ki anlatılanlardan çok farklı biridir ve burada olmasının başka sebepleri vardır. Şimdi kitap konu olarak güzel, bizdeki kitap kapağı da on numara ama konuya girmem biraz zaman aldı ve almak istediğim zevki tam olarak alamadım. Sebebi uzun bir aradan çevirisi en kötü olan kitaplardan birini okumuş olmamdır. Her sayfada abartmıyorum yaklaşık on kere Sidonie, Merrick ismi geçti bazı kelimelerde "de, ki" ekleri ayrılması gerekirken ayrılmamış kelimelerin bir iki harfi eksik. Yani kısaca imla hatası çok fazla. Okuduğum dört kitaba bakarak söyleyebilirim ki Jonas yaratmış olduğu en acı çeken karakterdi. Adama başta ben de gıcık kaptım fazlasıyla ukala ve dediğim dedik bir ama zamanla geçmişini öğrenince acısını anlayınca bağrıma basasım geldi ancak sonlara doğru yine öküzlüğünü yaptı,kızı resmen süründürdü. Sidonie için diyecek bir şeyim yok, yazarın diğer romanlarındaki kadınlar gibi onu da çok sevdim ve ona sonuna kadar hak verdim. Mutlu bir son var ama her şey tam anlamıyla güllük gülistanlık da değil, bu açıdan tam anlamıyla tatmin oldum. Bir sonraki roman da sanırsam 1.5 senen sonra gelir ve onu da seriden mi yoksa başka bir kitaptan mı devam ederler bilemiyorum. Seriden devam etseler hangisi çevrilir. Sonraki kitap "Days of Rakes and Roses" diye geçiyor ama o kitap serinin 1.5 kitabı olarak görülüyor. Diğeri de 2. kitap olarak geçen "A Rake's Midnight Kiss". 2. kitap Richard'ı anlatıyor. Açıkçası Richard'ı çok merak ettim sanki Anna'nın yaratmış olduğu diğer karakterlere oranla bu biraz daha az acı çekmiş gibi geldi ve umarım öyle çıkar. İmla hatalarına rağmen okumama değdi ama şunu söylemesem de olmaz. Ben artık bu yayın evine küfredecek seviyeye gelmiş bulunuyorum. Bu kadar güzel yazarları var ama ne yazık ki bu güzel yazarların kitaplarını yılda 1-2 sene sonra bir tane çıkarıyor. (Julia Quinn ve Julie Garwood hariç, en azından onların yılda 2 kitabı çıkyor şükürler olsun ki.) Son 2 senedir çocuk kitaplarına takmış durumdalar.
Baskı: Kalpten Kalbe (Heart Trilogy #1)
Uzun zamandır okumak istediğim yazardı Kat Martin ve bir kitabını okumak nasip oldu.Anladığım kadarıyla yazar fazla detaya girmeyi seviyor. Kitapta önemsiz karakterler hakkında bile bir iki bilgi vermişti, bu tarzla ilk kez karşılaştım. Açıkçası ben kitabı beğendim ancak Hulyami Hanım'ın da dediği gibi Leif-Krista arasındaki çekişme başta güzel olsa da sonradan sıktı. Adam o kadar sevdiğini belli ediyor ama kız ille de, "o kaba biri, benim isteklerimi anlamıyor,ben onla evlenemem, ama onu çok seviyorum" tiradı çok sıktı. Ayrıca Matthew bence iyi bir karakterdi ancak yazar son anda "Matthew kıza hakaret etsin de okuyucu bu karakterden soğusun" gibi bir düşünceye kapılarak adamı çıkarcı biri yapmış. Onun haricinde karakterlerin büyük çoğunluğunu sevdim. Krista'nın Leif'e yapmış olduğu abartı tripleri haricinde kendisini çok sevdim. Ne istediğini bilen,ayakları yere sağlam basan, kadınların da önemli olduğunun bilincinde bir iş kadını. Ve Leif... Allah'ım o nasıl bir karakter. Bugüne kadar okuduğum tarihi aşk romanlarındaki en sapık ve acayip karakter sanırım Leif oldu. Krista'ya olan sapıksal düşünceleri ve davranışları bazı yerlerde gülmeme sebep oldu. Ayrıca modern dünyaya uymaya çalışırken yaptığı tuhaflıklar da çok şirindi. Gerçi onun haricinde de güldüğüm bir iki yer oldu bir iki alıntı paylaşayım: "Sizi birkaç hafta daha beklemiyordum." dedi babasına. "Evet, mektubundan sonra ikimiz de endişelendik." Leif onu nerak mı etmişti? Kesin babası nazik davranmaya çalışıyordu. "Eh, artık evdesiniz ve üzüldüğümü söyleyemem." Leif'in gözleri açıldı. "Demek sen de beni düşündün." Krista'nın yanakları kızardı. Onu gerçekten hiç düşünmemişti veya düşünmemeye çalışmıştı. "Aslında onu babama söylemiştim. Ama Leif'in ona inanmadığı ortadaydı. Adam hiç değişmemişti. Hala bir çılgındı. En sevdiğim diyalog bu alttaki oldu :D Freddie: "Tanıştığımıza memnun oldum moruk." Leif'in kaşları çatıldı." Moruk? Ne dedin sen bana?" Genç adamın gözlerine bir anda korku çöktü. "Kötü bir şey demedim gerçekten." "Argo" dedi Krista. "Konuşma dilinde yerel bir ifade. Sadece selamladı seni." Leif kafa salladı." Ben de memnun oldum tanıştığımıza moruk." Leif direk konuya girdi ve son olarak önerdiği başlık parasını söyledi."sanırım bir şeyleri yanlış anlıyorum" dedi profesör. "Üzgünüm profesör, kelimeleri yanlış mı kullandım?" "Belki de. Bana Krista için yirmi bin pound önerdiğini duyduğumu sandım." "Bunun size hakaret olduğunu biliyordum. Daha fazla önermeliydim. Kızınız bundan çok daha fazla..." Ve bunun gibi daha çok komiklikler var. Ancak sonlarda o komiklik tamamen kayboldu. Üstte yazmış olduğum Krista'nın triplerinden dolayı. Ve çeviri. Okurken "A ne kadar güzel çevrilmiş" dedikten çok çok kısa bir süre sonra katliamlar başladı. Başta "de, ki eklerinin gerekilen yerde ayrılmamış olması hatta defalarca kez. Sonra kelimelerdeki karışan harfler. Hatta sonlarda çevirmen, çevirmekten baya sıkılmış olacak ki baz kelimelere gelmesi gereken ekler yok oldu. Anna Campbell'in "Yedi Gece" romanından daha beter imla hataları vardı. Neyse, sonuçta göze çarpan bir iki kötü özellik dışında okutturdu beğendim. Yayın evinin sonraki kitap için fazla bekleteceğini sanmıyorum ama umarım yayın evi sonraki kitabı çevirince bu seriden devam eder.
Baskı: Sana Teslim Oldum
Sonlara doğru spoiler vardır, kitabı okumayan yorumu okumasın. Daha önce bu kitap hakkındaki olumsuz yorumlar yüzünden okumak hiç istememiştim ancak yazarı sevdiğimden bir şans vereyim dedim ve iyi ki vermişim. Şu ana kadar 3 kitabını okumuştum. En sevdiğim Mahrem isimli romanıydı. Bu romanı okuyunca Mahrem'den aldığım zevkin daha fazlasını aldım. Diana isimli genç bayan sekiz yıldır dul bir bayandır,on senedir Cranston Abbey ismindeki bir malikaneyi yönetmektedir. Ancak kendisi burayı yönetse de buranın asıl sahibi Lord Burney'dir. Lord Burney'in ailesi ve yakın akrabaları kısa süre önce bir yangında can vermişlerdir. Miras başkasına kalmasın diye Diana'ya bir teklif sunar. Onla evlenmesini ister böylece Cranston Abbey Diana'ya ait olacaktır. Ancak kendisi artık iktidarsız olduğundan Ashcroft Kontu'nu baştan çıkararak ondan çocuk yapmasını ister. Diana da malikaneyi kazanacağını bildiğinden hiç düşünmeden bu teklifi kabul eder. Ashcroft Kontu, 32 senelik hayatı boyunca ailesinden sevgi görmemiş - zaten ailesi sünepe olduğundan o da onları normalde sevmez-, sürekli çapkınlık peşinde koşan, zamanla bu hayattan sıkılmış bir hovardadır. .Bir gün evine bir kadın gelerek onun metresi olmak istediğini söyler. Başta kabul etmez ama kadın bu cüretkarlığı ve masumiyetiyle büyülemiştir tabi bu kişi de Diana'nın ta kendisidir,kısa sürede bu teklifi kabul eder . Kitabın genel anlamda beğenilmemesinin nedeni yoğun cinselliğin olmasından kaynaklanıyor. Yazar genelde cinselliği ortalara doğru koyar fakat bu kitapta cinsellik daha ilk sayfalardan başlıyor ve sonlara doğru azalıyor. Ancak bu beni kitaptan hiç soğutmadı. Tarquin -yani Ashcroft- on numara çapkın ama cömertliği, her daim iyimserliği,sevdiği kadına olan tam inancı, onurlu bir adam olması, o kadar mutsuzluğa rağmen saf bir yüreği olması... Böyle bir adama nasıl aşık olunmaz a be dostlar. Diana'nın cesareti ve adama olan aşkı beni çok etkiledi ancak Tarquin'e o kadar yalan söylemeseydi keşke. Bu yazarı iki yönünden çok seviyorum. Kadın kadar erkeğin düşüncelerine de fazlaca yer veriyor ve mutlu sonlar olsa da her şey tam anlamıyla güllük gülistanlık değil. Örneğin kitabın sonunda Diana, Cranston Abbey'e kavuşamıyor ve babasıyla tam anlamıyla eskisi gibi olmuyorlar aynı şekilde Diana'nın babası Tarquin'e de tam anlamıyla sıcak değil. Yeminle bunu yazan başkası olsa ne yapar eder bu durumların tam tersini yazardı. Yazarın okumam gereken bir kitabı kaldı sonra bekle yaklaşık 1.5 yıl ama beklemeye değer benim için.
Baskı: Geçmişten Gelen Mutluluk (The Rules of Scoundrels, #2)
Pippa, bilime baya merak salmış bir vaziyette, kitabı okumamdaki en önemli etken buydu ben de bilimsel şeyleri seviyorum. Yalnız ortalara gelinceye kadar o kadar sıkıldım ki. Sebep de Pippa'nın gerdek gecesini aşırı bir biçimde merak etmesi. Bunun için de Cross'un peşini bırakamıyor. Yazar bu konu üzerinden baya gitmiş ve kitabın sonuna kadar da gitmeye devam etmiş. Cross'u Michael'den daha çok sevdim. Onun geçmişte yaşadıkları bana çok acıklı geldi. Resmen kendi ailesini mahvetmiş. Bunun için de biraz katı biri olmuş. Kitabın arka kapağının konuyla hiçbir alakası yok. Bir kere Cross'un onun için başka planları falan yoktu sürekli kızı kendinden uzaklaştırmaya çalıştı durdu, kız ille de bana bu konuyu anlat dedi. Sırada Temple'nın hikayesi var ama ben daha çok Chase'i merak ediyorum adam tam bir bilgisayar misali, her bilgiyi onda bulabiliyorsunuz. Sonuç olarak "Rules of Scoundrels" serisinin ikinci kitabı Geçmişten Gelen Mutluluk ilkine göre daha mı iyi daha mı sıkıcı karar veremedim.
Baskı: Tutkunun Sırrı (Secrets #1)
Miranda Chase amcasının kütüphanesinde çalışan, dış dünyayla bağlantısı fazla olamayan kitap kurdu bir hanımdır. Bir gün mektup arkadaşından aldığı, başka baskısı olmayan bir kitabı okurken bir müşteri gelip ona kitap sorar. Ancak Miranda kendini okuduğu kitaba fazlasıyla kaptırdığı için müşteriyle pek ilgilenmez, zaten normalde müşteriler de Miranda ile ilgilenmezler. Ancak müşteri ona seks içerikli bir kitap sorunca kızımız neye uğradığını şaşırır ve kafasını kitaptan kaldırır. Karşısında gayet çekici bir adam görür. Ve kızımız adamın ilgisini çekmiştir. Zaman içinde öğrenir ki aslında o Vikont Maximilian Downing'tir. Maxim, Miranda'dan kendi kütüphanesini düzenlemesini isteyince asıl olaylar başlar. Şimdi buraya kadar her şey güzel, konuya bakınca biraz Julia Quinn tarzı bir kitap bekliyor insan yani komik anların yaşanmasını ancak bunu bir gram kadar dahi bulamamak çok üzücüydü. Yazar sürekli Miranda'yı anlatıp durmuş. Çok çok az Maxim'i anlatıyor. Yan karakterler zaten çok yüzeysel anlatılmış. Kitabın arka kapağında şöyle bir cümle geçiyor: "Sosyetenin bir parçası olma fikrinden hoşlanmayan Miranda Chase". Yalnız kızımız aristokrat kızı değil, bildiğimiz bizim gibi insan. Cinsel sahneler çok olmasa da imalar az değildi. Normalde bundan pek rahatsız olmam ama sıkıcı olan bir kitabı bu unsur daha da sıkıcı bir hale getirmiş. Artık yazardan mı yoka yayın evinden mi bilmiyorum ancak okuduğum bazı yerleri anlamakta zorluk çektim. Miranda'nın iki tane mektup arkadaşı var. Maxim'in aslında Miranda'nın mektup arkadaşlarından biri olduğunu anladım. Ancak diğerinin de o olması şaşırtmadı değil. Ve bu iyi anlamda diyebilirim. Sanırım en sevdiğim yön kapağı diyebilirim. Ben aradığımı pek bulamadım. Genelde bir yazarın okunan ilk kitabı onun nasıl yazdığı hakkında az çok bilgi verir. Sanırım bir sonraki kitaplarında da buna benzer şeyler görebiliriz. Bu açıdan ben yazara ikinci bir şans vermeyi düşünmüyorum.
Baskı: Buz Prenses (Prince Trilogy, #3,5)
Princes Trilogy serisinin 4. kitabını okuyarak seriyi sonlandırmış oldum. Bu kitap okuduğum kitaplarından farklıydı. Öncelikle Elizabeth'in yarattığı en sevilesi erkek karakter bu kitapta: Kaptan Isaac Wargate. Yaratmış olduğu diğer erkek karakterlerden çok çok farklıydı. Yaşamında hayatını etkileyecek acı olayları yok denecek kadar az. Ayrıca o kadar da sert biri değildi, kalbini Carol'a hemen açtı. Çirkinin Aşığı kitabından tanıdığımız Carol'un zaman içerisindeki değişimi başarılı bir şekilde aktarılmıştı. Serinin ilk üç kitabındaki baş erkek karakterler burada yoktu. Belki azıcık daha uzun olsaymış onları görebilirdik. Ayrıca bu roman diğer romanlardan ayrılan iki özeliği var. Birincisi yazdığı en kısa roman buydu. Keşke biraz daha uzun olsaymış Isaac'ı biraz daha görebilseydim. İkincisiyse diğer romanlarında baş karakterler artık kitapta hangi masal geçiyorsa onlarla ilgili bir şeyler anlatırlardı. Burada da masal var ama karakterler herhangi bir şekilde değinmiyor konuya. Gerçi Maiden Lane serisi henüz ülkemizde yayınlanmadı belki onda da bu özellikler vardır. Sonuç olarak alın okuyun derim.
Baskı: İmkansız Aşk (Warenne Dynasty, #10)
Uzun bir aradan sonra en zevk aldığım Brenda kitaplarından biri oldu. Şimdiden söyleyim yazacaklarım spoiler içeriyor ve bu yorumu kitabı okuyan veya okumayı düşünmeyen okusun. Kitapta başta konusunu fazla basit bulduğum için azıcık sıklıacağımı düşündüm ancak daha ilk sayfada kendini sevdirdi. Öncelikle kitapta yazarın da belirtttiği gibi sıra dışıydı. Son kitap Cliff'in oğlu Alexi ve Devlin'in kızı Elysse arasındaki aşkı anlatacak ancak bu kitapta onları birbirine delicesine aşık ve çocuk beklerken buluyoruz. Yani bu kitap geleceği birazcık ileri alınarak yazılmış. Kitapta beni şaşırtan diğer bir konuysa 416 sayfalık kitapta yazar bu konuya nasıl açıklık getirecek diye düşünürken Stephan'ın aslında babasının Sör Rex olduğunu öğrenmiş olmasıydı. Ki ben onun babasının Sör Rex olduğundan iyice emin oldum çünkü sevdiği kadını tam olarak dinlemeden kapı dışarı etti hem de iki kez. Tamam acıklı bir durum ama yüzümde nedense bir gülümseme bıraktı. Alexandra karakterine resmen aşık oldum. O nasıl bir kadındır. Ailesi için yapmadığı fedakarlık kalmadı kadının. O kadar aşağı seviyelere indi buna rağmen kendisine teklif edilen yardımları - hem de de Waranne ailesi tarafından- reddedip kendi ayakları üzerinde durdu. Babası olacak o adamı sallandırmak lazım. Ayrıca kitaptaki diğer çiftimiz Julia-Jefferson da çok şirin oldular. Kusursuz Gelin romanında Julia'yı pek sevmemiştim ancak yazar bu kitapta kadın hakkındaki tüm olumsuz düşüncelerimi aldı. Ayrıca Stephan'ın Jefferson'a olan tavırları da ayrı komikti. Ancak bir karakter var ki en sevdiğim kişi oldu: Alexi de Waranne! Allah'ım çok şeker, çok tapılası, çok komik, çok anlayışlı... daha da sayabilirim. De Waranne ailesinin her üyesini severim ama Alexi benim gözümde bir başka oldu. Umarım yazar son kitapta onu asık suratlı biri yapmamıştır. Alexi ve Stephan görüp görebileceğiniz en muhteşem ikili birbirleriyle atışmaları çok eğlenceliydi. Sanırım en komik Brenda kitabı buydu diyebilirim bu da tabi sıra dışı bir durum. - yazarın da dediği gibi.- En hoşuma gideni sizlerle paylaşayım. Azıcık o bölümün cümlelerini keseceğim. Stephen onun yanından hızlı adımlarla geçti. "Bir içkiye ihtiyacım var". Alexi birkaç ışığı yaktı." İçmek için çok uzun yoldan gelmişsin. Ama gerçekten içkiye ihtiyacın var gibi görünüyorsun.; zaten alkol kokuyor olsan da . Dışarısı çok soğuk olmasına rağmen üzerinde pardesün de yok." "Arabamın içerisinde bir viski şişesi kırdım." Stephan dönüp arkadaşına baktı. Alexi'nin gözleri yine kocaman açıldı. "Sen asla bir şeyleri kırıp dökmezsin;burnum hariç." Büfeye yaklaşarak içki hazırlamaya başadı. "Bu arada sabah saatin biri." Gel de burnum hariç bir şeyler kırmazsın cümlesinde kopma :D Ayrıca Alexi'den başka kimse Stephan'ın çalışma odasına pat diye dalmıyor . Ayrıca Ariella'yı görmek de çok güzeldi. Diğer kitaba oranla birazcık şımarık ama kesinlikle tatlı bir şımarıklık. Dediğim gibi de Waranne ailesini seviyorum ancak en ısındığım, bağrıma basasım gelen üç de Waranne üyeleri Alexi-Stephan-Arielle. Aslında onu çok tanımasak da Ned de en sevdiklerim arasında. Kitabın tek kötü yanı Stephan'ın önceki metresinin ağzının payının veriliş sahnesini görememizdi. Yazar bunu atlamış sanırım. Ve serinin en kötü yanı bu serinin Alexi'den sonra bitmesi :( . Bence yazar ara vermiştir bitmiş olamaz. Örneğin Devlin'in oğlu Jack ile Alexander'ın kız kardeşi Olivia arasında ve Rex'in oğlu Randolph ile yine Alexander'ın diğer kız Coral arasında bir şeyler olacağı sinyalleri vardı. Ayrıca diğer kuzenlerin hikayeleri belli değil. Ben özellikle Tyrell'in oğlu Ned hakkında nasıl bir kitap yazar diye düşünmeden edemiyorum. Normalde tarihi aşk romanlarında en sevdiğim yazar Julia Quinn'dir, ikinci de Brenda ancak bu romandan sonra Brenda en sevdiğim olmak üzere. Bakalım yeni çıkan Julia'yı okuyunca anlarım sanırım. Sonuç olarak kitap 10/10'luk. Ve yayın evinin bir an önce Alexi'nin kitabını çıkarmasını, sonra serinin ilk beş kitabını çıkarmasını ve en sonunda "Francesca Cahill" serisini çevirmelerini umuyorum.
Baskı: Kurt Ve Kumru
Kitap uzun zamandır kütüphanemin bir köşesinde duruyordu. Okunacak başka kitap kalmayınca iki güne yakın bir sürede bitirdim. Kitap gayet akıcıydı. Karakterlerin kitap içerisindeki tutum ve davranışları çok başarılı bir şekilde aktarılmıştı. Özellikle Aislinn karakteri her kadının kendisinde taşımak istediği özellikleri barındırıyordu. Ayrıca bizim ülkedeki kapağını da çok beğendim. Ancak kitap akıcı olmasına rağmen ben baya sıkıldım okurken. Sırf bitirmek için okudum denilebilir.Bunun sebebi kitapta olaylardan çok aşırı aşk üçgenlerinin bulunmasıydı. Maşallah her gören Aisllin ve Wulgraf'a aşık olmaktan kendini alamadı. Kitapta Aislinn'in üzerine fazlaca düşmüş yazar. Birçok okuyucunun dediği gibi "Kumru" lakabını Wulgarf'ın değil Ragnor'un kullanması pek hoş değildi. Bana kitabın sonu aşırı saçma geldi. Hadi çocuğun Wulgarf'tan olduğu kanıtlandı ama Ragnor'un, Aislinn'e olan tecavüzünü tam olarak gerçekleştirememesi ve onun bekaretini bozanın Wulgraf olması aşırı saçma ve iyimserdi. Bence yazar çocuğun kim tarafından olduğu da belirtilmeyecekti. Ve Wulgarf'a kitabın sonuna kadar piç denip duruldu ancak kız kardeşi kitabın sonunda aslında piç olanın kendisi ve öz erkek kardeşi olduğunu, Wulgraf'ın meşru olduğunu söylüyor gel de şimdi sinirin bozulmasın. Bu iki olay romanın bütün gerçekçiliğini aldı. Ayrıca Gwen kızı o kadar ezdi deniliyor ama ben tam tersini gördüm. Tamam Gwen baya aşağıladı kızı ama Aislinn sürekli verdiği cevaplarla onu susturdu Gwen bunu Aislinn üzerinde başaramadı. Bana kalırsa yazar bence Kerwick ve Haylan'ın arasındaki aşkı anlatsa daha güzel olurmuş. Veya Aislinn ;Wulgraf ve Ragnor arasından Ragnor'u seçse ve onu adam etme çabaları anlatılsa daha beğenirdim. Ve şu dikkatimi çekti. Ben yazarın kurduğu bazı cümleleri anlamakta zorluk çekiyorum bunun çevirmenden kaynaklandığını sanmıştım ama her kitabını aynı çevirmenin çevirmemesi sonucu sorunun yazarda olduğunu gördüm. Yazarı ve anlattığı konuları severim ama benim en hayal kırıklığına uğradığım eseri bu kitap oldu
Baskı: Geceyarısı Tutkusu (Tuzak Üçlemesi, #3)
Yaklaşık 2 sene sonra Tuzak Serisinin son kitabı Türkçe'ye çevrilip biz okuyucularla buluştu. Yalnız 2 sene beklediğim bu kitap biraz hayal kırıklığı yarattı bende. İlk iki kitapta yazar konu kadar olay örgüsünü de yaşananları da çok güzel aktarıyordu bizlere. Bu kitap sanki yazarın yazdığı ilk kitap gibi geliyor -ki değil. İlk iki kitapta mutlaka pek tahmin edilemeyecek şeyler yaşanırken bu kitapta neyin ne olacağını anlıyorsunuz. Şaşırtan bir gelişme yoktu. Bunun haricinde bir şey daha eksikti ama ne olduğunu bulamadım. Tarihi aşk romanı okumaya yeni başlayanlar için gayet güzel ancak 100'den fazla okuyan için normal bir kitap. En azından bu serinin bitmiş olmasına sevindim. Umarım yayın evi bu sene en az iki tane daha yazarın kitabını çıkarır diye umuyorum çünkü bir yazarın bir romanı için en fazla 3 sene bekletebilen bir yayın evi çıkarıyor kitaplarını.
Baskı: Hayal Avcısı
Laura'nın ülkemizde yayınlanmış üç kitabı var. Bunlardan ikisini okumak nasip oldu ve kalemini çok beğeniyorum. Bu yazarımızda da diyalogtan çok durumu anlatma olayı var ama diğer yazarlar gibi aynı şeyleri farklı cümlelerle tekrarlamıyor. Olanların öncesi ve olanlar sırasında yaşananları tekrara girmemeye çalışarak yazıyor ve bu tutumunu çok beğeniyorum Zenia Stanhope, Çöl Kraliçesi lakaplı bir kadının kızı. Annesinin sevgisizliğinden, onu boyundurluğu altına almasından ve annesi paşalarla alem yaparken -onlara en iyi yemek,içkileri sunarken- kızını yoksullar gibi giydirip onlarla aynı yere koymasından dolayı ezilmiştir. Gerçek anlamda sahip olduğu tek eşyası babasının resminin olduğu bir kolyedir. Tek isteği babasının yanına İngiltere'ye gitmektir. Aradan yıllar geçer Lord Winter arkadaşlarının ricası sonucu İnci Dizisi isimli bir atı getirmek için Arap ülkelerine gider. Bu sırada tesadüf sonucu yakın arkadaşı olan Çöl Kraliçesi'nin öldüğünü öğrenir ve gömülmesine şahit olur. Tam giderken birinin ağlama sesini duyar. Ağlayan kişi isminin Selim olduğunu söyler ama aslında Selim Zenia'nın ta kendisidir. Lord Winter'ı annesinden duyduğu kadarıyla tanıdığı için ona pek güvenemez ve kimliğini gizler. Bir takım talihsiz olaylar yaşanır ve anlaşmaya varırlar. Winter,Selim'den atı bulmak için yardımını ister Selim de karşılığında İngiltere'ye gitmek istediğini söyler. Bu süre zarfında baya maceraya atılırlar. Ve bir gün talihsiz bir olay sonucu Winter, Selim'in aslında Zenia olduğunu öğrenir. İkisi ölmeden önce hapishanede bir gece geçirir ve ölmelerine yakın hapishaneden kurtarılırlar. Ancak yine kötü kader peşlerini bırakmaz Winter, Zenia'yı kurtarayım derken Arapların eline düşer. Zenia bu durum sonucu onu ölü kabul eder ve İngiltere'ye ulaşmayı başarır. İki-üç yıl sonra Winter, İnci Dizisi'ni almayı başararak İngiltere'ye döner. İlk uğradığı kişi Zenia'nın babası olur. Babası onların evli ve bir kızları olduğunu anlatır. Winter, Zenia'yı gördüğünde tam anlamıyla Selim'den farklı, soğuk bir İngiliz hanımefendisi görür. Eski Zenia'yı getirmek için elinden geleni yapmaya bakar. Roman tam anlamıyla on numara.Epsilon bu bayanın kitaplarını yıllar sonra çıkarmakla çok büyük hata ediyor. Mutlaka diğer kitapları da yayınlanmalı.
Baskı: Hovarda (Rogues of the Sea #2)
Bence ilk kitaptan daha başarılıydı. Daha entrikalı, daha hareketliydi. Romantizm ilk kitaptaki gibi yeterli ve doyurucuydu. Yalnız orijinal kapak kullanılmasa daha mı iyi olurmuş? Yani eve nasıl sokacağını geçtim yüzü kızarmadan nasıl alacağını bilemiyor insan. Sonunda Serena'nın kayıp kız kardeşine ne oldu bilmiyoruz ama sanırım onu üçüncü kitap yani serinin son kitabında açığa çıkmasını umuyorum.
Baskı: Tatlı Düşman
Romanı az önce bitirmiş bulunuyorum. Heather Snow yeni bir tarihi aşk romanı yazarı. Şu an bir seri yayınlıyor veya seri tamamlandı ve bu seriden sadece üç kitabı yayınlanmıştır. Bize şu an bu serinin ilk kitabı Tatlı Düşman'ı okumak nasip oldu. Konusuna gelince: Liliana Claremont annesi şifacı, babası önceden kimyager daha sonradan şifacı olan bir aileden gelen bir kimyagerdir. Annesini üç, babasını on yaşındayken kaybetmiştir. Babası ölmeden önce bir iki kelime söylemiştir kızına. Kız daha çocuk olduğundan ne demek istediğini anlamaz. Zaman içinde kızımız büyür, kimya sevgisi devam eder ve Kraliyet Cemiyeti'ne girmek ister. Yirmi dört yaşına geldiğinde bir kez daha makalesi Cemiyet tarafından reddedilmiştir. Eve döndüğünde bir hırsızın evinin kütüphanesini karıştırdığını görür ve kaçmayı başararak yardım ister ancak hırsız çoktan evi terk etmiştir. Bunun sonucunda Liliana kütüphanesini düzenlerken bir gizli bölme fark eder.İçinde babasının Wentworth Kontu'na yazılmış bazı yazışmaları görür. Sonra bir not dikkatini çeker. Biraz düşününce babasının öldürüldüğünü ve bunun Wentworth ailesiyle ilgisi olduğunu düşünür. Halası Wentworth Kontesi tarafından bir davete çağrılır ve Liliana bu fırsattan istifade kuzeniyle birlikte Wentworth Malikanesi'ne giderler. Liliana bu karmaşayı çözmek için şimdiki Wentworth Kontu'nun bu konuyla ne alakası olduğunu bulmaya çalışacaktır. Ancak işler hiç ummadığı yerlere doğru gider. Kitabı ben çok beğendim, Yazar anlatmak istediğini gayet güzel açıklamış. Kitabın en sevdiğim yönü ben de kimyaya karşı özel bir ilgi duyduğumdan kimyanın kitabın önemli bir bölümünü kaplaması ve kimyayla ilgilenen karakterin bayan olması. Ayrıca anlatılan aşk ve hareketlilik kitabı okutturan diğer muhteşem özellikler. Wentworth Kontu gönlümü fethetti. Bir yandan çok zeki, bir yandan çok masum. Baş karakterler arasında saçma sapan diyalog yoktu aralarında anlaşmazlık çıksa da çok uzatılmamış ayrıca Liliana'nın konta gerçekleri anlatması -yani kontun bunu kendi gözlerinin görmesi yerine kızın artık adamın arkasından iş çevirmeye dayanamadığı için gerçekleri anlatması- en sevdiğim ikinci yön oldu. Kitabın kapağı da ayrı güzel. Tek sorun yazar kendi düşüncelerini uzun tutmuş ve sayfalarca aynı şeyi tekrarlamış. Normalde bir yazarın bunu yapmasına hiç dayanamam -örneğin Judith Mcnaught veya Julie Garwood- ama konusunun güzel olması ve genel olarak işlemesini iyi bildiğinden yazara ikinci şansı vereceğim. İkinci kitap da Savunma Bakanlığı casusu olan Lord Aveline anlatıyor. Ve konusuna bakınca yine güzel bir romanın bizleri beklediğini düşünüyorum. Üçüncü kitap da Liliana'nın kuzeni Penelope'yi anlatıyor. Ben çıkacağını düşündüğüm dördüncü roman olacak olan Leydi Jane ile Vikont Holbrook çiftini merak ediyorum.
Baskı: Shanna
Kathleen bu romanıyla beni bir kez daha hayal kırıklığına uğratmadı. Tadı damağımda kalan bir roman oldu benim için. Baş karakterler okuduğum diğer tarihi aşk romanlarından çok farklıydı. Bu kez sevdiğinin peşinden koşan kişi bir kadın değil de erkek; tanıştığı insandan bir an önce kurtulmak isteyen ancak ondan tuhaf bir şekilde ayrı duramayan,kendi isteklerini önde tutan karakterimiz erkek değil de kız. - ki kız başta gerçekten ondan kurtulmaya çalıştı gel gör ki adam peşine takıla takıla ondan ayrılamamaya başlasa da sonra gene kurtulmaya çalıştı sonra ciddi anlamda adamın yanında durdu.- Ben okuduğum iki romanında -İki Yabancı, İhtiras Çiçeği- çok belirgin bir son görememiştim ayrıca kötüler başta kinleniyor, nefret ediyor ama ne hikmetse sadece orada kalıyordu. Ayrıca onlar için de belirgini bir son yoktu. Bu romanda bunların hiçbirini görmemek çok rahatlatıcıydı. Aslında 686 sayfa roman için tam anlamıyla yetmiş ama sonlara doğru "Roman hala bitemedi mi?" diye söylendim. Sanırım hafiften sıkıldım ama güzelliğinden azaltmaz bu minicik pürüz.
Baskı: Gül ve Avcı
Ben Asude'nin ismini ilk kez bu roman sayesinde öğrendim. Ben Face'deki kurguladığı öyküleri okumadım sadece göz gezdirdim. Şunu söyleyebilirim ki konuya hakimiyeti olsun, yarattığı karakterler olsun, onların sevinçlerini, üzüntülerini aktarmadaki başarısı olsun, mekan tasvirleri olsun kısaca ufak bir ayrıntı hariç kusursuz bir romandı. O kusura gelince Jullian isteğinden dışarı çıkıldığı veya ona ters gelecek bir davranış sergilendiğinde hemen kızıyor köpürüyor. Ben bu tarz bir erkek karakteri ilk kez okudum ve fazlasıyla memnun kaldım. Yalnız sorun şu ki yazar bu karakter için "soğukkanlı" ifadesini kullanmış. Eğer sinirlerine hakim olamayan karaktere biz soğukkanlı diyorsak, bu diğer okuduğumuz romanlardaki erkek karakterlere ne demeliyiz bilmiyorum. Kısaca karakterde sorun yok ama ona "soğukkanlı" denmesinde ciddi bir sorun var.
Baskı: Kendine Yalan Söyleme
Çiftimizin tanışma şekli oldukça hoş ve sevimliydi. Yan karakterlerin yaptıklarına da yer verilmesi artı puan. Yalnız kitap gayet güzel gidiyor derken Clarissa'nın konuştuğu her kişiye farklı farklı yalanlar söylemeye başlaması kitabın en kötü yanı diyebilirim. Bir de o kadar yalan söyledi iki kişi bir araya gelip de "Kız bana şunu söyledi" diğeri de "Bana da bunu söyledi" gibi bir olay yaşanmaması... Ne bileyim tuhaftı -Jasper ve büyük babası yalan söylediği için kuşku duysalar da- . Genelde kitabın sonunda çiftler birbirlerine "Seni seviyorum" der ve bu sahneler genelde yüreğimizi ısıtır ancak bu romanda öyle bir geçiştirilmiş ki 392 sayfa boyunca hissettiğiniz çekim bir anda bitiyor. Bu kadar eksilere rağmen olarak yazara ikinci bir şans verilebilir.