maggie
@maggie

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Kızıl
8/1026.03.2021

Baskı: Kızıl

Bahar Şenliğim'deki bir madde için seçtiğim Kızıl, uzun zamandır ayrı kaldığım Zweig'in ne kadar zeka dolu bir kalemi olduğunu hatırlamamı sağladı. Adından dolayı kızıl hastalığının daha çok yer kaplamasını bekliyordum. 72 sayfalık kitapta anca 10 sayfa yer kaplaması başta şaşırtmıştı. Zweig'in genelde buhranlarla dolu, psikolojik olarak zorluklar yaşayan karakterleri ele aldığını bilmeyenimiz yoktur. Fakat son zamanlarda yaşadıklarımdan dolayı canımın sıkkın olmasından dolayı olsa gerek, kitabı okurken içim yandı. Baş karakterin dünyaya ayak uyduracağım derken kendi benliğinden giderek nefret etmesini okumak, her geçen gün daha da çaresizliğe doğru yol almasına şahit olmak ruhumu daralttı. Onun canı yandıkça benim içim daha da sıkıntılı oldu. Tam umudunu kazandı derken onu talihsizce kaybetmesi işin en üzücü kısmı oldu. Yanlış anlamayın, kitap oldukça iyiydi ama kötü bir ruh halindeyseniz bu kitabı okumanızı tavsiye etmiyorum.

İntihar Kulübü
8/1026.03.2021

Baskı: İntihar Kulübü

Yine bir yazarın çok bilinen bir eseri yerine görece daha az bilinen bir kitabıyla karşınızdayım. İntihar Kulübü'nü yaklaşık 2 sene önce almıştım ama Nilgün arkadaşımızın mevsimsel olarak yaptığı Okuma Şenlikleri için -özellikle yeşil kapaklı kitaplar maddesi- bekletiyordum. Sonunda 2021 Bahar Şenliği ile o zaman geldi ve listedeki ilk kitabım olarak okuma rahatlığına eriştim. Fazla incelemediğim için 3 farklı hikayeden oluştuğunu sanıyordum ama birbirleriyle bağlantılı novelladan oluşuyormuş. İlk kısım olan Kremalı Turtaları Olan Genç Adamın Hikayesi kesinlikle değişikti, çarpıcıydı, ürkütücüydü ve ahlaki açıdan sorgulayıcıydı. Haliyle en favori kısım oluyordu. Karakterler hatalarının farkında ama aptalca da olsa sonuçlarıyla yüzleşmeye hazırlardı. İkinci kısım olan Doktor ile Saratoga Sandığının Hikayesi en entrikalı kısım olurken, son bölüm olan Fayton Macerası diğer kısımlara göre sakin ama kesin bir sonla bitiyordu. Ayrıca İthaki'nin kapağı novellayı harika bir şekilde özetlemiş.

Tekinsiz Hikayeler
8/1026.03.2021

Baskı: Tekinsiz Hikayeler

Bu kitabı 2015'te gerçekleşen 34. Tüyap Kitap Fuarı'nda almışım. Adından ötürü kar yağışının olduğu bir zamanda okurum diyordum. Neredeyse 6 sene önce aldığım ve kitaplığımda okunmak için en uzun süresini bekleyen kitabı okumak bugüne, daha doğrusu 1 ay öncesine kısmetmiş.😀 Kitap beklediğimden çok daha güzeldi. 15 hikaye içinde sadece Kutupyıldızı'nın Kaptanı, Yükseklerdeki Dehşet eserlerini beğenmedim. Geri kalan 13 hikayede gerilimi, dehşeti, yer yer korkuyu hissettim. 1800'lerin sonlarına bakınca ağır bir dil beklemiş olsam da aksini görmek hikayeleri daha da zevkle okuttu. Sir Doyle ününü Sherlock ile kazansa da niye yazdıklarının sevildiğini anlamış oldum. Bence yazarla tanışmak için en iyi kitap bu, zira kendisi de Sherlock'u sevmezdi ve hala onun sayesinde tanındığını bilmek onu üzerdi.

Baskı: Beni Öptüğün Gece (Smythe-Smith Quartet, #2)

Hele şükür Vikitap'ta kitap göründü! Şu kitaba yorum yapmak için çok uzun zaman bekledim. Epsilon en sevilen historical yazarları toplamış bir yayın evi ve sağ olsunlar ki bu yazarların kitaplarını çok kısa sürede (!) elimize ulaştırıyorlar. Sırf bu yüzden kitabı bu kadar kısa sürede beklemeye dayanamadım yaklaşık 7 ay öncesi uzun aramalar sonucunda kitabı orijinal dilinden okuyup bitirdim. Tabi kitabı okumam yaklaşık 5 ay sürdü o da benim tembelliğimden :P Kitap henüz yeni çıkığı için fazla spoiler vermemeye çalışacağım: Kitabımız Smythe-Smith Quartet serisinin 2. kitabı A Night Like This; bizdeki adıyla Beni Öptüğün Gece. Öncelikle bizdeki adını çok beğendim kitabın. Cuk diye oturmuş. Kapak da serinin ilk kitabı gibi orijinal kapak kullanılmış ve ben bu kapağı çok sevdim. Kitabımız Honoria'nın ağabeyi Daniel Smythe-Smith ile Sarah'ın küçük kardeşlerinin mürebbiyesi Anna Wynter'ın aşkını ele almaktadır. Bana kalırsa bu seferki kitap Julia severleri memnun edecek bir kitap olmuş. Çünkü karakterlerimiz arasındaki çekimi hissetmemek elde değil bir kere. Julia'nın yaratmış olduğu çiftlerin çoğunu sevsem de ilk kez bir çifti için tencere kapak misali birbirine uymuşlar diyorum. Kitabı okuyunca anlarsınız nedenini. Açıkçası ben Daniel'ı yaşadığı sürgünden dolayı biraz sert biri olarak karşıma çıkacak diye bekliyordum. Fakat yazar beni ters köşe yaptı, karakterimizin geçmişinden ders aldığı belli ama içinde çok tatlı bir romantik barındıran, genel anlamda rahat biri ama sevdiği kadını korumaktan geri durmayan biri. Anna ise çok ama çok şirindi. Yaşadıklarını okuyunca siz de benim kadar üzülecek ve onu bağrınıza basmak isteyeceksiniz. Ayrıca diğer kitaplara oranla hareketli sahnelerde artış gözlemledim. Aslında kitaba 10 vermeyi çok isterdim ama bir durum var ki puan kırmamam elde değil. Şimdi geçen kitapta Daniel'in annesi oğlu yüzünden biraz psikolojik olarak çökmüştü. Oğlunun hayatı mahvolmuştu ve içten içe bu duruma çok üzülüyordu. Hatta oğlunun geri döneceğini öğrendiği zaman ,dönüşü için parti vermek istiyor. Bu kitaba baktığımızda Daniel'in annesiyle olan hesaplaşması hiç gözükmedi kitapta. Ki böyle bir şey söz konusu bile olmadı. Ben o kadar sayfa bu duruma bir açıklık getirilmesini bekledim açıkçası. Tabi ortada herhangi bir parti de olmadı. Halbuki bu unsurlar kitabı ne kadar güzelleştirirdi. Neyse benim kitapla ilgili söyleyeceklerim bu kadar. Ama söylemek istediğim başka şeyler mevcut. Öncelikle benim gibi İngilizce'nin dil bilgisi kısımlarında yeni şeyler öğrenmişseniz ve biraz da kelime bilginiz varsa Julia'nın kitapları sizin için güzel pratik olabilir. Baktığım diğer yazarlara oranla biraz daha basit bir dili var gibi geldi ve genel anlamda bilinen kelimeleri kullanmış. Ondan sonrasında biraz daha zorlanacağınız yazarlara geçiş yapabilirsiniz. Örneğin Anna Campbell. Onun kitaplarında bilmediğim bir sürü kelime çıktı ve bu açıdan okurken hafif zorlandım. Diğer bir şeyse Julia ile ilgili bir haber. Belki duydunuz, belki ilk kez buradan öğreneceksiniz. Haberimse şu: Julia, Bridgerton ailesine geri döndü! Kitabın ismi de Because of Miss Bridgerton. Anladığım kadarıyla Bridgerton ailesinin geçmiş bir kuşağı anlatılacak. Kitabın konusuna Goodreads'tan bakabilirsiniz. Açıkçası ben bir Julia sever olarak çok ama çok hayal kırıklığına uğradım :( Ben isterdim ki Bevelstoke serisine devam etsin, çünkü orada 3 karakterin akıbetini merak eden kişiler var, en başta da ben. Açıkçası ben Bevelstoke ailesini Bridgertonlara tercih ederim. Onlar bana daha sevimli, daha sevilesi görünmüştür. En çok üzüldüğümse kesin Smythe-Smith serisinin çevirileri bittikten sonra Epsilon, Bridgertonlar daha seviliyor diye bunlara dönecek ve benim Bevelstoke serim yarım kalacak yine ;( Ayrıca ben hala "To Catch an Heiress" kitabının da çevirisini bekliyorum. O da yarım kaldı desenize.

Baskı: Yaşanacaksa Yaşanacak (Bevelstoke #2)

25.03.2021 yorumu: Aslında kitap oldukça sıkıcıymış :( 2 sene öncesi yorum: Ouinn'in kitaplarından bizde çıkmamış 2 serisini ve çıkan 2 serisiyle beraber toplamda 4 serisini bitirmişim. Sadece Splendid serisinin son kitabı Minx ile The Smythe-Smith Quarte serisinin son kitabı olan The Secrets of Sir Richard Kenworty kitaplarını gerçek anlamda beğenmiştim. Geri kalanlar benim için vasattı. Şimdi ise ülkemizde ilk kitabı çıkmasına rağmen devamı gelmeyen 3. seri olan Bevelstoke'ya geçtim. İlk kitabın bende yeri çok ayrı olduğu için bu seriyi en sona bırakayım demiştim. Ama İngilizce okuduğum 8 kitaptan sadece 2'sini beğendiğim için bu seriye devam etmeye çekinmedim değil. Sonunda o cesareti bularak kitaba başladım ve iyi ki de en sona bu seriyi bırakmışım dedim. Kitap, Quinn'den İngilizce olarak okuduğum 9. kitaptı ve oldukça beğendim. Çiftimiz arasındaki uyum mükemmeldi. Özellikle pencereler arası sohbetleri çok şekerdi. İlk kitaptan hatırladığım Olivia daha tez canlı biriydi, bu kitapta o tez canlılık yerini olgun bir kişiliğe bırakmış ve bu Olivia'yı daha çok sevdiğimi söylemeliyim. Keza Harry de oldukça iyiydi. Olivia'ya bir şekilde kitap okuma alışkanlığı kazandırması bile onu sevmek için yeter. BUNDAN SONRASI SPOILER İÇERİR!!! Kitaba 8 yıldız vermemin sebebi Harry ile ilgili çok şeyin havada kalması oldu. Örneğin giriş kısmında Harry'nin ailesini terk edişi yazıyor ama tam olarak niçin terk ettiği açıklanmamış. Kardeşleriyle olan ilişkisi iyi olarak gösterilse de kız kardeşiyle sadece mektup aracılığıyla görüşüyor. Erkek kardeşiyle olan ilişkisi de aileyi terk etmesinden sonra hasar alıyor ama neden? Bir andan sonra da kitap ikisinin arasında hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor. Bir de Harry'nin görevi de sonuçlanmadı. Olivia'yı kimin kaçırdığını veya o kişi yakalandıktan sonra ona ne oldu bilmiyoruz. Normalde bu kadar eksiği olan bir kitaba daha düşük verirdim ama Olivia-Harry arasında yaşananlar kusursuz yazıldığı ve karakterleri de sevdiğim için 8 yıldızı hak etti.

Baskı: Aşkın On Kanunu (Bevelstoke, #3)

Ten Things I Love bout You ile şimdilik yazar da ben de seriye veda etmiş bulunuyoruz. Erkek karakteri kadın karakterden daha çok beğendiğim nadir kitaplardan biri oldu. Quinn'in oluşturduğu kadın karakterler, okuyucular tarafından çenesi düşük olarak görülür. Aslında hem doğru hem yanlış. Quinn'in başka kitaplarını okudukça gayet normal bir insan gibi davranan kadın karakter sayısı da az değil. Sanırım Bridgerton serisinin çenesi düşük kadınları yüzünden okuyucuda böyle bir izlenim oluştu. Yazdığım ile bu kitabın yorumunu bağlayacak olursam: Annabel, konuşma açısından size söz ettiğim kişilerden biri, yani çenesi düşük değil. Yalnız kendisi sanki fazla sessiz bir karakterdi. Ayrıca diğer Quinn kadınları içinde en sıradan olan kişiydi. Kişilik özelliği olarak kendisini öne çıkaracak hiçbir özelliği yoktu. Onun ağırlıkta olduğu sayfaları okurken daha çok yan karakterlerden birinin hikayesini okuyormuşum gibi hissettim. Anlaşılan yazar Annabel'deki eksiklikleri Sebastian'a eklemeye karar vermiş. Kendisini geçen kitaptan oldukça sevmiştim, bu kitapta da yine kendi çizgisinden sapmayarak beni oldukça eğlendirdi. Gördüğüm kadarıyla yazar Bridgerton çakması "Rokesbys"den sonra meşhur "Miss Butterworth and the Mad Baron" kitabını yazacakmış. Bu seride kitapların yazarı ve kitapları üzerinden baya sohbet döndüğü düşünülürse okuması oldukça zevkli bir kitap olacaktır.

Baskı: Cennet Gibi (Smythe-Smith Quartet, #1)

25.03.2021 yorumu Söyleyecek çok bir şey yok, artık sevmiyorum kitabı. 7 sene öncesi yorum: Sonunda biricik yazarımın bir kitabı daha Türkçeye çevrildi. Tabi bunu gören ben aldığım gibi 2 günde bitirdim. Söylemeliyim ki kitabı internette gördüğümde önce sevinçli bir çığlık attım ardından koca bir üzüntü yaşadım. Sevincim tabi ki uzun aradan sonra yazarın yeni kitabını okuyacak olmamdı. Üzüntüme gelince. Yayın evi sağ olsun yazarımın bir değil, iki hiç değil, üç evet tam üç serisini yarıda bırakıp yeni bir seriye geçmişler. İnsafsızlar, zaten bir kitabı çevirmeniz uzun sürüyor bari önce şu serileri bitirin. Ben bu yarım kalan üç seri arasından "Two Dukes of Wyndham" serisinin son kitabını okumayı, Jack'e bir kez daha aşık olmayı bekledim. Bu yüzden kitaba değil ama yayın evine puanım sıfıra sıfır. Neyse gelelim yeni serinin kitabına. Serimizin adı Smythe-Smith Quartet. Bridgerton serisinde geçen,müzikleri acayip derecede korkunç,insanı müzikten soğutan Smythe-Smith ailesinin ta kendisi. Seri dört kitaptan oluşuyor. Son kitap yazılma aşamasında. İlk kitap Honoria Smythe-Smith ve Marcus Holroyd'un aşkını anlatıyor. Honoria,Smythe-Smith ailesinin altı kardeşten en küçük olanıdır. Diğer kardeşlerin yaşı birbirine yakın olduğu için kardeşleri Honoria'yı oyunlarına almazlar,özel sırlarını paylaşmazlar kısaca onu pek önemsemezler.Honoria da bunu önemsememeye çalışarak her defasında kardeşlerine yakın olamaya çalışır. Marcus on iki yaşına kadar tam anlamıyla yalnız bir çocukluk geçirmiştir. Annesi kendisiyle pek ilgilenmemiş ve Marcus dört yaşındayken hayata veda etmiştir. Babası da kontluk görevlerini yerine getirmek için onla çok fazla ilgilenmez. On iki yaşında Eton'a gidince orada Daniel Smythe-Smith'le tanışır ve o günden sonra birbirlerinin en iyi arkadaşı olurlar. Yaz tatillerinde Marcus, Daniel'in evine gider. Orada bilin bakalım kimle tanışıyor? Evet bizim o zamanlar altı yaşında olan Honoria'yla. Onlar fark etmese de aralarında bir şeyler olmaya başlıyor.Ve olaylar yaklaşık on beş yıl sonrasını anlatarak devam ediyor bundan sonrasında neler olduğunu sizler okumalısınız. Gelelim yorumuma: Honoria sıkıcı bir tip, Marcus aşırı ciddi biri olarak karşımıza çıkıyor... Bu kesinlikle koca bir YALAN! Honoria-Marcus hayatımda okuduğum EN ama EN ŞİRİN ÇİFTTİ. Ve bunu sadece JQ yazdığı için söylemiyorum. Okuduğum bir çok romanda beni etkileyen çok az çift vardır.Sıralama yaparsam bunlar kesinlikle birinci gelir. Honoria kesinlikle Daniel ve Marcus'a acayip işkenceler çektiriyor bu açıdan tam bir cadı :D . Ancak özünde kesinlikle çok iyi bir insan. Kuarteleri sevmese de kuzinleriye birlikte olmaktan acayip zevk alıyor. Dışlansa da buna aldırmayarak sevdiği insanlar için yapmadığı şey kalmıyor. Aslında bunu Marcus'u anlattıktan sonra yazmalıydım ama onu anlatırken ufak bir spo vereceğim için buraya yazıyorum. Julia'nın yaratmış olduğu en manyak ama sevmeden de duramadığımız biri bu kitapta yer alıyor. Bu kişi elbette LEYDİ DANBURY. Zaten adını gördüğüm an hemen kahkaya boğuldum ve romanda yine yaptı yapacağını :D Marcus'sa... Ah onun için ne diyebilirim! Leydi Danbury'nin dediği gibi: Sen benim ikinci sevdiğim yeğenimsin. Gerçi Marcus benim yeğenim değil ama JQ romanlarında en sevdiğim ikinci erkek o oldu. Birinci tabi ki kayıp Dük'teki JACK! Ayyy Jack yazınca bile onu ne kadar özlediğimi anladım. Ben Kayıp Dük'ü bir kez daha okuyayım en iyisi. Konuyu biraz dağıttım sanırım. Ne diyordum, evet Marcus! Benim yalnızlık çeken, tatlı hastası, ciddi görünmeye çalışsa da aslında espri yeteneği fazlasıyla olan, yumuşak kalpli, hovardalık nedir bilmez - bu özelliği onu ikinci sıraya taşıdı diyebilirim.- utangaç erkeğim :) Yazar çiftimizin yaşadıklarını öyle güzel anlatmış ki... Genelde ikisini okurken gülmeden duramıyorsunuz ancak duygusal sahneleri acayip güzeldi, birbirlerine trip atmadılar. Gayet adam gibi bir çift oldular. Komedi anlamında Öpüşünde Saklı romanını solladı. Daha ön sözden itibaren kahkahaya boğuluyorsunuz. Ancak bir şeyi olumsuz buldum. Kitapta o kadar Gregory Bridgerton'un adı geçti -ki benim en sevdiğim ikinci Bridgerton olur kendisi- ancak onu göremedik :( . Ben yazarın yazdığı kitaplarda şunu fark ettim. Ben Gregory'i, Julia'nın en önemsemediği kişi olarak algıladım,gel gör ki Colin Bridgerton adı geçmemesine rağmen göründü. Tamam Colin en sevdiğim üçüncü Bridgerton ve gördüğüme de sevindim ancak ne bileyim Gregory'i ben çok bekledim bir yerden çıkar diye. Bu arada kitabı okuyan arkadaşlar için bir bilgi vereyim. Kitabın başında Colin-Peneople çiftinin evli olduğu görülüyor ama kitabın sonlarına doğru Honoria, Colin'nin eline ne olduğunu sorunca Colin mektup açacağıyla oldu diyor. Hatırlarsanız mektup açacağıyla elini kestiğinde hatta kitapta geçen Smythe-Smith müzikaline gittiğinde Peneople'yle evli değildi. Yani yazar bir mantık hatası yapmış. Zaten okuyucular yazara da sormuşlar neden böyle olduğunu. Yazar da şu cevabı vermişti hatırladığım kadarıyla. "O tamamen benim hatam. Kitabı yazarken değil ben, editörüm ve ailem de fark etmedi. Biliyor musunuz kim fark etti? Okuyucularım. Bunu kitap satıldıktan sekiz saat sonra fark ettim. Sizler inanılmazsınız.". İkinci kitap Honoria'nın kardeşi Daniel ve Sarah'ın kardeşlerinin mürebbiyesi Anna arasındaki ilişkiyi anlatacak. Konusundan anladığım kadarıyla yine güzel bir roman bizi bekliyor. Ancak yayın evi ne zaman çıkarır Allah bilir. Her ne kadar merak etsem de ben Two Dukes of Wyndham serisinin son kitabını okumayı çok ama çok istiyorum. Yalnız bir bakmışız yayın evi başka seriye başlamış. O zaman hiç şaşırmam ama çok fazla öfke duyarım. Bu herhalde bir kitap için yazmış olduğum en uzun yorumdu. Ne yapayım sonçta Julia Quinn bu.

Baskı: Yüreğe Söz Geçmiyor (Bridgerton, #1)

27.01.2021 Yorumum: Historical türüne asıl girişimi yaptığım kişi Julia Quinn olduğu için 10 sene öncesi kendisi benim favori yazarımdı. Fakat şu an itibarıyla Sarah Maclean ve Judith McNaught'tan sonra en sevmediğim 3. historical yazarı unvanını elde etmiş oldu. Bridgerton serisini 2006'da bitiren yazar, 2007-2010 yılları arası Bevelstoke ve Two Dukes of Wyndham serilerini yazmış. Fakat 2011'e geldiğimizde işler ilginç bir hal almaya başlıyor. Öncelikle Bridgerton'u ana seri olarak ele alırsak, ilk kitap hariç Bridgerton üyelerinden birini görmesek de yan seri diyebileceğimiz 4 kitaplık Smythe Smith Quarte'yi 2011-2015 arasında yazıyor. Seriyi bitirdikten sonra Rokesbys serisi karşımıza çıkıyor. Rokesbys serisi de Bridgerton serisinin yan ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Bu seri de 4 kitap sürüyor ama 4 Rokesby üyesinden 3 kişi Bridgerton ailesi ile hayatlarını birleştiriyor. Yani aslında Rokesby, Bridgerton'u yeniden popüler etme çabasıyla ele alınmış bir aile. Ve yazar bunu başarıyor da. Kitaptan uyarlama eserleri çekmeyi seven Netflix, bu aileyi yani ilk kez 8 kardeşli olarak karşımıza çıkan ailenin dizisini çekiyor. Şu an itibarıyla 2. sezon onayını alması dışında bir bilgi yok. Kısa bilgiden sonra asıl konuya geçiyorum. Quinn, ilk eserinden beri esprili bir dil kullanır, geneli eğlenceli karakterler yaratır ve bu durum sonucunda ortaya biraz chick-lit biraz da historicalin genel yapısını dışlayan hikayeler ortaya çıkarır. Yazdıkları içinde ticari ve şöhret açısından bakınca tartışmasız Bridgerton serisi hem yazara sempati kazandırdı hem de türde yerini sağlamlaştırdı. Bahsettiğim farklı dil de işin artısıdır. Fakat Bridgerton sonrası yazarın hayal gücünde tıkanmalar yaşanmaya başlandı. Bridgerton sonrası gelen Bevelstoke serisinin aslında 3 kitapla sınırlı kalmadığını biliyor muydunuz? Normalde seride önemli yer kaplayan 3 karakter mevcut fakat sanırım yazar seride kendince aradığını bulamadığı için Bevelstoke'u gözden çıkardı. Söz vermesine rağmen neredeyse 11 senedir serinin devamı gelmedi çünkü. Two Dukes of Wnydham ise başlı başına yazmak için yazılmış. Seride Jack karakteri hariç elle tutulur karakter yok, hikaye deseniz baştan savma. Tabi yazarın etiketi de durumdan olumsuz etkilenmeye başlıyor. O da çareyi eskiye yani onu şöhrete kavuşturan serisine dönerek sorunu en basit yönden çözmeye çalışıyor. Yazdığı 2 Bridgerton yan serisiyle eski popülerliğine bir yere kadar kavuşsa da okuyucuya yine yeterli gelmiyordu. Esprili dilini sürdürmeye devam etse de hikayelerini yazarken kendini Bridgerton kadar başarılı ve sevimli bir hikaye yazmaya zorladığını fazlasıyla belli ediyordu. Bu yüzden okuyucu aradığını genelde bulamıyordu. Son olarak yazar 2018'de biriciği olan Bridgerton'un dizisi geleceğini söylüyor ve yaklaşık 1 ay önce dizi görücüye çıkıyor. Dizi iyi/kötü tartışması yapmayacağım, o konuyu blogumda uzun uzun yazdım. İncelemek isterseniz bu linklere bakabilirsiniz: 1) https://belleninkutuphanesi.blogspot.com/...ton-on-inceleme.html 2) https://belleninkutuphanesi.blogspot.com/...rn-verdigi-isme.html 3) https://belleninkutuphanesi.blogspot.com/...-verdigi-isme_6.html Benim parmak basmak istediğim konu dizinin popülerliği. 3 madde halinde inceleyecek olursam: 1) Netflix, dizinin çıkmasına 1 ay kala sadece fragmanları üzerinden reklam yapıyor. Seriyi okuyanlar dahil malum sebeplerden ötürü diziyi büyük eleştiri yağmuruna tutuyorlar. Dizinin çıkmasına 3 gün kala ise ilginç bir olay yaşanıyor. Yazar, Instagram'ında dizinin 8 eleştirmen tarafından Rotten Tomatoes üzerinden %100 başarı sağladığını söylüyor. Şu anda durum 88 eleştirmen tarafından %90 başarılı, 1050 seyircinin oyunda ise %88 başarılı. 2) Dizinin çıkışı itibarıyla yaklaşık 2 hafta boyunca genel puanı 4-5 arasında gidip geliyor. Bölüm başına puanlarda sadece ilk bölüm mevcut. Diğerlerine sonradan girişler yapılsa da o puanlar da iç açıcı değil. Önceden eleştirilen kısımlar yine aynı devam ediyor. Sonra her ne oluyorsa bir sabah görüyoruz ki bölüm başına puanlar çoğunlukla 8 civarına gelmiş. Dizinin genel puanı neredeyse 8'e yaklaşmış. Birden izleyen sayısı artmış, izleyenlerin çoğunluğu diziyi güzellemeye başlıyorlar, olumsuz eleştirilere yapılan baskılar artıyor. 3) Netflix'in demirbaşlarından olan Strange Things, sonradan bünyesine aldığı La Casa De Papel, Lucifer gibi dizilerin yeni sezon onayını almaları çok uzun sürerken, bu dizimsi 1 ayını doldurmadan 2. sezon onayını alıyor. Çünkü seyirci bayıldı diziye (!). Daha çok sevilen büyük hayran kitlesi olan yapımlarının değil bu dizinin hemencecik onay alması beni şok etti açıkçası. Peki bu 3 sonucu nereye bağlıyorum ben? Diziye yapılanları gördükten sonra anladım ki Quinn göründüğü gibi tatlı biri değil ya da o özelliğini bahsettiğim şöhret düşüşünden dolayı köreltti. Quinn aslında oldukça hırslı, yeteneği sadece Bridgerton serisi ile sınırlı, bunu anladığı an gerçekte vasatın biraz üstü olan bir seriyi sanki hiç kimse benzer konularda yazmamış gibi davranan ve utanmasa "historical türünün ilk yazarı benim" diyecek kadar egoist biriymiş. Çok büyük hayranlar hariç kimsenin umursamadığı kitaplarının ve dizisinin adının duyulması için (şu zamana kadar çektiklerimiz yetmedi çünkü) resmen saman altından sular yürütmüş. Bu çabacıklar olmasa, Netflix'in aslında hiç umursamadığı şeyin bir anda patlaması hele de hemencecik 2. sezonu alması mümkün değil! Gerçi yeterli paran varsa ve araya birtakım insanlar giriyorsa, eleştirmenleri de sahte yorumcuları da kolayca satın alındığı bir dönemdeyiz. Ama bu kadar belirgin olanını ilk kez gördüm, gördük. :D Bridgerton serisi sonrası gelen 2 serisinde çok anlamadığım, yaratıcılığının Smythe Smith serisinde tükenmeye başladığını fark ettiğim, Rokesby ile çöktüğünü gördüğüm ve Bridgerton dizisi ile de sahte bir başarı elde ettiğine şahit olduğum yazarın sonraki serisi beni gerçekten korkutuyor dostlar. Umarım ya Bevelstoke serisinin devamını getirir ya yeni seri olarak bizdeki adıyla "Bana Sevdiğini Söyle" kitabındaki Hotchkiss kardeşlerin hikayelerine başlar ,onları da yazmak isterim demişti çünkü, ya da Bridgertonları karıştırmayacağı yeni bir seriye başlar. Yeni serisi yine Bridgertonlar ,hele de onların çocukları, üzerinden giderse hepimize geçmişler olsun! İnanın bu kadar uzun bir yazı yazmayı planlamıyordum ama yazmaya başladığım an durduramadım kendimi. Sadece kitabı 10 sene öncesi ile şimdiki duygularımı karşılaştıracaktım. Söz veriyorum, bu kısım gerçekten kısa olacak :) Kitabı 10 sene önce okumuş ve nefret etmiştim. Dizinin çıkışından önce kolay karşılaştırma yapayım diye bir2. kez okudum ve nefretime devam ettim. Simon/Daphne'nin karı/koca olarak gerçekten iticiler. Bunlar yakın arkadaş olarak çok daha iyiler kesinlikle. Simon ve Daphne huy olarak diziden farklı demişler ama bence kitapta ne idilerse dizide de aynısıydı. Dizinin bölüm özetlerinden okuduğum kadarıyla sadece Simon'un kekemeliğini kaldırmışlar ve Daphne de az daha salak olmuş. Ama kitaptaki manipülasyoncu ve sinsi karakterinden hiçbir şey kaybetmemiş. Bir de Anthony için farklı denmiş ama o da dizide kız kardeşinin koca seçimine karışması haricinde kitaptaki Anthony idi. Sadece o aşık tavırları asıl kişiye yani Kate'e değil, metresine gösterdiği için insanlar karakterde kimlik karmaşası yaşandığını düşünmüş. Farklı yapıya sahip dediğim kişiler Lady Danbury ve ucundan Benedict oldu. Lady D, kitaptakine göre daha ılımlı ve Benedict'in "insanları umursamıyorum, benim dünyadaki yerim neresi" tavırları aslında Colin'e aittir. Pardon, Lady Whistledown'un dizide verdiği büyük zarar da karaktere ters düşüyordu. Bu şahıs normalde iğneleyici olsa da kimsenin hayatını mahvetmeyen eleştiriler yapan biridir kitapta. Yaklaşık 10 sene öncesinin yorumu: JQ benim tarihi romanslarda en sevdiğim yazardır. Ancak bu romanı bana göre en kötüsü. Simon ve Daphne karakterlerinin birbirlerine yakışmadıklarını düşünüyorum. Simon'a hafiften alaycı ve ayakları yere sağlam basan bir kadın karakter daha hoş dururdu bence. Romanı okurken de baya sıkıldım açıkçası.

Baskı: Son Söz Aşkın (Bridgerton, #3)

27.01.2021 Yorumu: Kitabı ilk kez 10 sene önce okuyup çok sevmiştim ama saçma salak dizisi çıkana kadar 2. kez okumak aklımda değildi. Sanırım daha o zamanlarda tekrardan okuyunca kitabın büyüsünü kaybeceğimi hissetmişim ve günümüzdeki durumum ne yazık ki tahminlerimi doğru çıkardı. Çok sevdiğim Benedict ne hatırladığım gibi tatlı ruhlu biriydi ne de aşık olunası. Çoğu okuyucunun dediği şekilde tatlı dilli ve sempatik tavırlı ama bir o kadar da zorba biridir Benedict gerçekte. Yine de Anthony gibi şımarık ve işe yaramaz ve o kadar mükemmel özellikleri olduğu söylenen fakat içinin aslında kof çıktığı Colin gibi olmadığı için şükredebiliriz. Aklımdaki büyünün bozulmadığı tek kişi Sophie idi. Öncesinde de kırılganlığına rağmen güçlü duruşunu seviyordum, şimdi de öyle. Ayrıca kitap, Bridgerton kardeşlerin annesi Violet'in varlığının işe yaradığı tek hikaye olma özelliğini de taşımaktadır. Hoş, Violet bu iyiliği oğlunu sevdiğinden değil, aksine başından def etmek için yapmıştır ama hayırlı bir sonuca evrilmiştir. Son olarak yokları oynuyor dediğiniz canımın için Francesca bu kitapta diğer Bridgerton kızları kadar yer kaplamaktadır yani o kadar da görünmez biri değil kendisi. Tabi milletin ağzına baktığı için yazar da kendisini unuttuğu için seriye yeni başlayanların bu söylentiden etkilenmeleri normal. Yaklaşık 10 sene öncenin yorumu: Bridgerton serisinin en güzel romanıdır bence. Hikayenin yarısı Külkedisi masalından alıntılarla gidiyor ama o bölümlerde bile bir özgünlük kendini belli ediyor. Külkedisi hikayesinden sonra hikaye daha da güzelleşiyor. Sophie'nin sakar halleri kadar göründüğü gibi saf olmaması, çektiği acılar, Benedict'e duyduğu büyük sevgi beni çok etkilemiştir. Ve Benedict Bridgerton... O nasıl bir adamdır! 3 sene boyunca sevdiği kadının peşinden koşan, sanatçı ruhuna sahip, çapkınlığı tamamen geride bırakan, erkek kardeşleri arasında en olgun olan aşık olunası,canımın içi!! En sevdiğim Bridgerton o oldu benim için. Sonlara doğru Benedict gerçeği tesadüf sonucu öğrenince Sophie'yle tartışmaları çok üzücüydü ama tatlıya bağlandı. Ah o Sophie'nin üvey annesi yok mu? İnanın Külkedisi üvey annesinden bu kadar çekmemiştir. Sonunda hak ettiğini buldu ama geberisice. Şahane Bir Kadının Gizli Günlüğü'nden sonra sevdiğim 2.romandır. Mutlaka okunmalı okutturulmalıdır.

Baskı: Sonsuz Sevgilerimle (Bridgerton, #5)

19.03.2021 Yorumum Kız kurusu gözüyle bakılan Eloise, Sonsuz Sevgilerimle adlı kitapta sonunda kendi mutluluğuna kavuştu. Ailenin düzgün 1-2 kişisinden olan Eloise her konuda söyleyecek bir çift sözü olan, fazla konuşkan, başkalarının işlerine burnunu sokmayı seven ama bunu abartmadan sorgulayan biridir. Bu sefer Eloise'i farklı bir açıdan görüyoruz. Yine fazlasıyla konuşan ve çevresindeki olayları sorgulamaya devam eden biri fakat tanımadığı bir mekanda bilmediği insanlarla beraber olduğu için bu özelliklerini törpülemiş bir Eloise karşımıza çıkıyor. Açıkçası bu kitaptaki Eloise'i öncekilere kıyasla daha çok sevdim. Karşısındakilerle daha fazla empati kuruyordu, sorunlara hafifletici çözümler buluyordu. İçinde yaşadığı "bekar-evli" çatışması olmasa da olurdu fakat gözüme fazla batmadı. Sir Phillip'i yıllar önceki okuyuşumda daha çok sevmiştim. Şimdilerde yaptığı bazı davranışlardan hoşlanmasam da yine de birbirinden angut 3 Bridgerton erkeğinden (Anthony-Benedict-Colin) ve beyinsiz Simon'dan daha oturaklı hareketleri olduğunu söyleyebilirim. Çocukluğundan beri yaşadıkları yüzünden sosyalleşme fobisi oluşmuştu sadece, sorunlarını Eloise ile çözebildiklerini umuyorum. Kitabın diğer iyi yönüyse evlat pazarlamacı Violet'in en az göründüğü kitap olmasıydı. Hoş, bu muşmulayı hiç görmesek kitabın puanı daha yükselirdi ama ne yapalım, buna da şükür. Ayrıca ilk kez Gregory'nin bir derece ön plana çıktığı bir hikaye okuyoruz. Benim için diğer Bridgerton erkeklerinden daha iyi olacak her zaman. Son olarak atıcılık sahnesi iyiydi. Yine bütün uyuzluklarının ön planda olmasına rağmen Bridgerton erkeklerinin atışmaları güldürdü. Fakaaat, yeniden okumada fark ettiğim bir şey var, kitap boyunca delirtti beni. Yazarın dilinden şöyle anlatayım: "Eloise'e sosyal çevrelerde saygı duyuyorlar çünkü o bir Bridgerton, kimse onu geri çeviremez." "Eloise çok sevilen bir insan, bir Bridgerton olması da bunda önemli katkıyı sağlıyor." "Eloise arkadaşları arasında bekar kalmış olsa da sorun değil. Bridgerton ailesinden birine kimse hesap soramaz." Anladık, Eloise bir Bridgerton! Onu o yapan özelliklerinin hiçbir önemi yok. İngiltere kralına dahi sorguya çekilir ama kıçıkırık bir vikontluk ailesi üyelerine kimse hesap soramaz. En iyi ve ahlaklı olanlar onlar, hep doğru yapan onlar. Iyy, ıyy! Quinn'nin "Bridgerton egosu" bu kitaptan itibaren başlamış! Midemi bulandırdı bolca. Allah'ım ne olursun gelecekte bize bir daha Bridgerton karakteri gösterme! 22.02.2012 Yorumum En sevdiğim JQ romanlarından biri daha. Eloise karakterini ilk kitaplarda pek sevmesem de bu kitap kendisine baya bağlanmamı sağladı. Eloise; Bridgerton kızları içinde en entellektüelleri olan, mektup yazmaya bayılan, atıcılıkta usta olan -o dönemde bayanların bunu görse kalpten gideceğine eminim :) - ancak evde kalmış ortanca kardeşlerden biridir. Ölen kuzenin eşine yazdığı taziye mektubuyla olaylar başlıyor. Sör Phillip'in mektupta yazmış olduğu evlilik teklifini düşünen Eloise kimseye haber vermeden evden kaçıp onun yanına gider. Gittiğindeyse şaşkına döner. Sör Phillip hakkında bildiklerinin sadece herkesçe bilinen şeyler olduğunu ve aslında onu hiç tanımadığını anlar. Phillip'in soğuk davranışları ve adamın çocuklarının onu evden atmak için ellerinden gelen tavırlarından dolayı başta tekliften vazgeçmek ister. Ancak baba ve çocuklarının arasındaki kopuk ilişkiyi görünce bu duruma el atar. Kitap genel olarak eğlenceli son kısmı biraz hüzünlü ama o hüzün çok güzel anlatılmıştı. Bridgerton kardeşlerin atıcılık yaptıkları sahnede kahkahalara boğuldum. En sevdiğim replik de şu oldu : Gregory: Daha kahvaltımı etmedim. Colin:Tekrar istemen gerekecek,hepsini yedim. Gregory:Küçük kardeş olduğumdan ölmemem mucize. Colin:Eğer yemek istiyorsan hızlı olacaksın. Anthony:Siz yetimhanede mi büyüdünüz? :D Phillip biraz odun da olsa eşi varken ve gittikten sonra yaşadıkları acıklıydı. Kitapta en sevdiğim kısım Benedict-Sophie'yi bolca görmek oldu :). Kendileri en sevdiğim Bridgerton çifti olur. Mutlaka okunması gereken kitaplardan biri.

Düşler Evi
8/1026.03.2021

Baskı: Düşler Evi

Hem puanının düşük olmasından hem yayın evinin yazarı unutmasından ötürü Pegasus'un bu kitabı çevirmesini beklemiyordum. 1000kitap yorumlarını okuyunca kitabı kötülemelerine şaşırmadım. Kitap gerçekten uçuk kaçık, saçma bir kurguydu. Peki buna rağmen ben neden 8 puan verdim? Benim eserlerini kendi dilinde okuduğum ilk yazar Julia Quinn idi. Abartmıyorum, A2 seviyesinde İngilizceniz varsa herhangi bir kitabını zorlanmadan okursunuz. İkinci yazarım ise Anna Campbell oldu ama okumakta en çok zorlandığım 3 yazardan biridir kendisi. Kitaplarında kullandığı kelime çeşitliliği, uzun cümle yapıları derken iyi bir İngilizceniz yoksa yazdıkları içinde kaybolmanız mümkündür ki zamanında benim başıma geldi. Anna'dan yaklaşık 2 sene kadar sonra yani 2017'de sıra Brenda Joyce'a geldi. O dönemde Pegasus, DeWaranne serisinde bizdeki çeviri sırasına göre son kitabı olarak görülen Oyun hikayesini çevirmişti. İnsanlar serinin 11 kitapla bittiğini düşünse de aslında serinin 2 kitabı daha mevcuttur. Biri aslında yazarın serilerinden biri olan Bragg Saga'ya ait Scandalous Love hikayesiydi. Öbürü de yorumunu girdiğim House of Dreams, yani Düşler Evi hikayesidir. Scandalous Love tam olarak DeWaranne kitabı sayılmadığı için Düşler Evi'ni okumaya başlamıştım. Daha önce deneyimlediğim 2 yazardan ötürü neyle karşılaşacağımdan emin değildim ama başladığım andan itibaren kolayca okuduğum bir kitap olmuştu. Ne Julia gibi anaokul seviyesindeydi ne de Anna gibi ıkınarak okuttu. B2 seviyeniz varsa Brenda'nın kitaplarını kolayca okuyabilirsiniz. Azıcık bana hissettirdiklerinden de söz edeyim. Çoğunuz gibi ben de kitabı historical türünde zannetmiştim. Kitabın içinde telefon, uçak gibi ileri teknolojik kavramlar görünce "Bu nasıl historical?" demiştim, kurgunun çoğunlukla 60'lı yıllarda (kafamda o şekilde kaldı, yanlışım varsa düzeltirim) geçtiğini anlamam uzun zaman almıştı. Buradan da geçen paragrafta övdüğüm İngilizcenin nasıl parçalandığına da şahit oluyoruz. Tabi sonrasında kitap giderek acayip bir hâl almaya başladı. Musallat olan hayalet, karakterlerin dengesizliği, sonuna doğru gerçekleşen fantastik olayları ile "Tamam, yazarın kalemi her zaman ilginç gelmiştir ama burada baya sınırları aşmış. Kesin bunu yazarken bolca madde kullanmış." diyerek kitabı sonlandırmıştım. Kitap hangi türde yazılmış olursa olsun hayaletler Casper gibi huyları olan veya kendi halinde takılan iyilik sever ruhlar olarak yazılır/gösterilir. Bu kitaptaki hayaletin tam ruh hastası şeklinde gezmesini açıkçası ben çok orijinal buldum. Saçmalamalardan saçmalıklar beğense de onun olduğu sahnelerde heyecanlandım. Hatırladığım diğer kısımlarsa baş karakterin kız kardeşinin, kitabı okuyanlar tarafından "ağız burun dalınacak şahıslar listesi"nde kendine yer bulması olacaktır. Kitaptaki çiftimizi sevmiştim ben. En azından ortak noktaları fazlaydı ve hayalet olmasa çok daha sağlıklı bir ilişkileri olacağını görmemek münkün değildi. Sonuç olarak Düşler Evi hem İngilizce kitap okuma alışkanlığını kazandırdığı hem de ilk korku romanım olduğu (Biliyorum, korku demek için saçma bir hikaye ama bir korku hikayesi için gereken malzemeye sahipti) için bende özel yeri olacak. Son olarak, bunu sevmeyenler, oldu ki Pegasus yazardan yeni seri çevirmeye kalktı ve seçtikleri seri de Francesca Cahill oldu, o seriye hiç başlamayın. Serinin son kitabını okuyunca "Bu mudur yani?" nidalarınız daha çok yükselir benden söylemesi.

Baskı: Rüyalar Gerçek Olsa (Bridgerton, #4)

SPOILER İÇERİR!!! Öncelikle kitabı okumamın sebebinin karakterleri özlemiş olduğumu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz, zira dizisi ufak sevgimi de yok etti. Kitabı bazı bilgileri gözden geçirmek için okudum. Allah'ım bu kitabın vasat ve kötü olduğunu söylüyorlardı da inanmıyordum ama tekrar okuma ile o yorumlara hak veriyorum şimdi. Nereden başlasam acaba? En iyisi başroller ile başlamak olacak. 10 sene kadar önceki okumamda Colin'nin değişen ruh hali beni pek etkilememişti, göründüğünden farklı biri olduğu ilk kitaptan beri belliydi. Şen şakrak, laf cambazı, anlayışlı ve sakin Colin, abisi Anthony denen ekşi surat kadar olmasa da aslında oldukça kıskanç, bencil, öfkeli, aklı bir karış havada, hayatta bir amacı olmayan ve bu amaçsızlığın içini yiyip bitirmesiyle oldukça antipatik bir kişiliğe sahip biridir. Kısacası herkesin ayılıp bayıldığı Colin aslında bomboş bir insandı, okuyucu bu gerçeğe geç uyandığı için büyük şok yaşadı ve kitabı beğenmedi. İkinci okumada da duygularım değişmedi ama başka bir şeyin farkına varmamı sağladı. Kitabın en büyük sorunu Colin'nin değişen ruh hali değildi, Penelope'ye hissettiği "aşk"tı. Önceki kitaptaki büyük gafını saymazsak Colin Penelope'yi arkadaşı olarak dahi görmemiştir. Sahi, bunların yakın arkadaşlar olduğunu nereden çıkardık? A, doğru, Quinn yine yazdığı kurguyu unuttuğu için birbirlerini sadece danstan dansa gören 2 karakteri kanka moduna soktu serinin 2-4 arası kitaplarında. Biz olmayan aşka dönelim. Dediğim gibi Penelope'nin fiziksel olarak nasıl göründüğünü bilmeyen Colin birden aydınlanma yaşıyor. Penelope aslında oldukça güzel, dünyanın en akıllı kadını oluyor birden. Penelope'nin malum sırrı ortaya çıkınca kızımız birden korunmaya muhtaç birine dönüşüyor ve ani kararla evlenmeye karar veriyor. Ona sorsak sebebi kızın üzüntüsünün içinde güzel duygular uyandırmaya başlamasıdır (saygı duyduğu birine dönüşmesi anlamında söyledim) Aradan bazı olaylar geçtikten sonra Colin anlıyor ki Penelope onun başaramadıklarını başardığı içinve dünyadaki amacını bulmasından ötürü ondan nefret ediyor. En sonda bu nefret ve Penelope'yi korumak istediğini söylese de aslında delicesine acıdığından bu duyguları aşk olarak nitelendiriyor. Offf serinin ilk 4 kitabındaki hangi erkek daha leş düşüncelere sahip karar veremedim. Hepsi de al birini, vur ötekine diyebileceğim çirkinliklere sahip. Penelope'ye gelirsem tekrar okumada Sophie için ne hissettiysem Penelope için de aynısını hissettim yani düşüncelerimde olumlu kalmaya devam ettiler. Üstte yazdığım gibi Penelope çekimserliğine rağmen oldukça güçlü, aklı başında, çevresindeki delilere katlanma gücü yüksek sevimli bir hanım. Kitabın kötü yanlarından biri de Daphne denen alığın yine aynı hareketlerde bulunmaya devam etmesidir. Hatırladığım kadarıyla Colin ile şöyle bir diyalog geçiyor aralarında. D: Daphne, C: Colin C: Daphne, sana sormam gereken bir şey var. Aşık olduğunu nasıl anladın? Bir insan aşık olduğunu nasıl bilir? D: Hiçbir fikrim yok! Ne bileyim ben böyle şeyleri! C: Ama Simon ile evlisin, onu seviyorsun. D: Gerçekten bilmiyorum. Gerçi ben her zaman alıkça dolaşırım, hiçbir şey bilmem ve öğrenmek için de uğraşmam. Bana söylenenlere göre aşk seni olduğundan farklı biri yapmaz. Benedict tersini düşünse de o şekilde gitmiyor aşk, anlarsın ya o aramızdaki en salak olanı. C: Ben eve gitsem iyi olacak D. D: Lütfen, seni cahilliğimle kafanı karıştırmayı daha çok istiyorum! Dediğim gibi hiç düşünmedim, kocam da benim gibi kalın kafalı olduğu için onun da aşk duyup duymadığından emin değilim. C: Bence git sor ona. D: Neden? (Allah'ım bu kız inanılmaz bir şekilde daha da salaklaşıyor) C: Daphne, ben cidden eve gideyim. Colin o sırada içinden: "Senin gibi bir embesile bu soruları sorduğum için Allah beni kahretsin!" diye söylenmektedir. Gerçekten üç aşağı beş yukarı böyle bir muhabbet var kitapta. Yazar sonrasında toparlamaya çalışsa da iyice batırmıştır bu sohbeti. Şimdi asıl felakete geliyorum arkadaşlar. Bu Violet denen anne kılıklı evlat pazarlamacısı var ya, 11 Nisan 1800 bilmem kaçta doğmuş. Yani kendisi bir koç burcu, yani ben bu çirkefle aynı burca sahibim! HAYIR HAYIIIIIIR HAYIIIIIIIIIIIIIIIIR!!!!!!! Koç burçlarının biraz egoist ve kavgacı oldukları söylense de oldukça yetenekli, girişken, arkadaş canlısı, ortamların aranan kişisi olarak bilinir. Koç burcu ünlüler diye aratırsanız ne cevherler olduğunu görürsünüz. Ama bu Violet denen pitbull kafalı hiçbir şekilde koç burcu değil, başka bir burca da mensup değil! Olsa olsa kendisi hamamböceği burcunun özelliklerini taşır. Üff Quinn, Allah senin cezanı vermesin, ne diye böyle bir karakter yazdın ki! Penelope de 8 Nisan doğumlu bir koç burcu ama ona laf ediyor muyum? En azından zeki olduğunu biliyoruz. Güzel bir kitap olacakken Colin'in mide bulandırıcı davranışları yüzünden rezil bir şeye dönüşmüştür.

Cesur Gardiyan
8/1026.03.2021

Baskı: Cesur Gardiyan

Serinin 8. kitabı için başlarda büyük heyecanım vardı. Çünkü Phobe serideki favori karakterlerimden biriydi ve onun kendi kitabında yaşayacaklarını heyecanla bekliyordum. Sonra öğrendim ki bunun gelecekteki eşi James denen Allahsız kitapsız herifmiş! Bunu görünce ne kadar üzüldüğümü anlatamam. James, seride Maximus ayısından sonra en irrite olduğum kişidir. Sürekli birilerinin işlerine burnunu sokmaktan geri durmayan bir tip. 6. kitapta başına gelenleri okuyunca başta "Allah'ım, sonunda bu eşekten kurtuluyoruz!" diye sevinç nidaları attığım doğrudur. Fakat ne oldu dersiniz, diğer irrite karakter olan Maximus bunu kurtarıp kendisini kız kardeşinin koruması yaptı. Zaten önceki kitapta da ne kadar iyi bir koruma olduğunu (!) gördüm. Maşallah hala birilerinin işlerine burnunu sokmaktan geri durmadı! Bu yüzden kitabı beklentimin biraz altında okumaya başladım. Hoyt'un yine güzel bir hikaye sunacağından ve Phobe'dan memnun kalacağımdan emindim ama bu James denen şahıstan ümidim sıfırdı. Ve Phobe tamamen beklediğim şekilde çıktı. Cesur, güçlü, aşkını söylemede açık sözlü ve sevecendi. Tehlikelere karşı göğüs germede oldukça iyiydi. BUNDAN SONRASI SPOILER İÇERİR!!! Ne yalan söyleyeyim, kitap boyunca James'ten yine başkasının işine karışma, saçma hareketler bekliyordum. Ne oldu biliyor musunuz? James bunları yapmadı. Bu yorumu yazarken bile hala şok içerisindeyim. James beklediğimden daha iyi çıktı. Hatta bir ara Phobe'ı koruyamadı diye görevinden istifa etmesini hiç beklemezdim. Bildiğim James, kızı koruyacağım diye daha fazla hırs yapıp işleri iyice batırırdı. Baskıcılık demişken, Phobe'ya zorluk çıkarmasını beklerken tam aksini yaptı. Yani onun kararlarına saygı duydu, kendi başına hareket etmesine izin verdi. Bu da ayrı bir şoktu. Diğer hoşuma giden kısımsa "seni seviyorum" sözcüğünü eveleyip gevelemeden söylemesiydi, hikayenin sonuna gelmeden Phobe'ya açılmasıydı. Meğer James'in saçmalıklarına son vermesi için aşık olması lazımmış. Fakat bazı karakterler var ki aşık olsa da ayı olmaktan vazgeçmiyor. Evet, bildiniz! Bu kitabın sinir karakteri James değil, His Grace the Ass nam-ı diğer Maximus denen dük bozuntusuydu. Ulan bir insan hala mı bu kadar dediğim dedik, geri kafalı olur? Kız kardeşi o kadar olay yaşamış, hatta kendisine kaç kez karşı gelmiş, kitabın sonuna doğru hala "Seni koruyacak birini bulacağım, bu benim görevim. Senin durumun iyi olmadığı için kendini koruyamazsın." söylemleriyle okuyucunun kafasını yine güzel şişirdi. Artemis, sen buna dur diyemiyor musun bacım? Zamanında o kadar bu ayıya karşı geldin, şimdi niye kendini geri çekmeler? Geri çekince tabi ki de bu ayı böğürüp duracak. Apollo bebeğimin dediği kadar var. Tam bir ass'ın teki! Sonuç olarak Hoyt okuyucuya yine güzel bir kitap sunmuş. Ben bu ikiliden felaket beklerken mükemmellik çıkması iyi oldu. Sinir sayımı Maximus ile beraber 2 katına çıkarmadığı için James'e gerçekten teşekkürler. Phobe'ya saçma davranmadığından irrite kısmından sinir bozucuya geçmiş bulunmakta. Ama geçmişte Apollo'ya yaptıklarını unuttum sanma. Maximus, tez zamanda geber inşallah!

Altın Kupa
7/1026.03.2021

Baskı: Altın Kupa

Bir süredir John Steinbeck okumuyordum, hasret gidermek için Altın Kupa'yı seçtim. İnceleme yaparken bu kitabın ilk eseri olduğunu öğrendim. Steinbeck'in çevre betimlemeleriyle dolu ve akıcı, kolay anlaşılır bir dili olduğunu biliyordum. İlk eseri olduğu için yazımında acemilikler görünse de sizi rahatsız etmez ve ileride anlatımının daha da güzelleşeceğinin habercisi olduğunu belirtir. Günümüzde gördüğüm karakterlere belli başlı özellikler yazılsa da ya bunları hiç göstermiyorlar ya da yazılan özellikleri azıcık gösterip bambaşka kişiliklere bürünüyorlar ve bunlar yavaşça değil, 2-3 bölüm sonra gerçekleşiyor. Steinbeck'in kitaplarında bu kusuru kesinlikle görmezsiniz. Yazar, çok güzel karakterler yazar ve onların yaptıklarını, gelişimlerini eksiksiz aktarır. Değişimler olacaksa da bunları size yavaşça yedirerek anlatır. Sanırım bu yüzden Steinbeck'in kitaplarını çok seviyorum. Baş karakter Henry'nin hikaye başında hayatını nasıl sürdüreceğini bulması birdenbire gerçekleşse de sonrasında yaşadıklarında anlatılması gereken yerler yeterli uzunlukta anlatılmış, 2 cümlenin yeterli olduğu kısımlarda da bu başarı sağlanmış. Henry'nin hayatındaki mücadeleler, hatalar ve sonundaki pişmanlıkları ruhuma işledi.

Ölüm Diken Üstünde
10/1026.03.2021

Baskı: Ölüm Diken Üstünde

2021'e gerçekten güzel bir kitapla başlamış oldum. Agatha Christie sen muhteşemsin! Şu ana kadar okumuş olduğum kitaplarında katillerini tahmin etmede başarılı olmuştum, bu kitapta ters köşe oldum . Poriot'a bayılıyorum, cinayette ortaya çıkardığı her ipucunda heyecanım arttı. Ayrıca uzun zamandır saatler içerisinde bitirdiğim bir kitap okumamıştım, Ölüm Diken Üstünde buna ne kadar ihtiyaç duyduğumu fark etmemi sağladı.

Baskı: Kutsal Işığın Altında

Yazar, konuyu geliştirmek yerine sürekli şehir,eşya,bina kısacası aklınıza ne gelirse bu şeylerin betimlemesini yazdığı için elimde süründü durdu. Atlayarak anca 4 günde bitirdim.

Baskı: Yabancı (Holly Gibney, #1)

Evet, ben de şoklardayım, sonunda bir kitap yorumu ile sizlerleyim. Bu yazıyı yazmak için neredeyse 5 ay beklemişim. Yanlış anlaşılmasın, kitabı okumamın üzerinden 2-3 gün geçti ama bir önceki kitap yorumum ile bunun arasına 5 ay kadar bir boşluk bırakmışım. Gönül isterdi ki okuduğum bu King kitabını da beğendim diyebileyim. Fakat okuduklarım arasında açık ara en sıkıldığım kitabı Yabancı oldu. Benim gibi kitabı pek beğenmeyen kişiler arasında bir ortak özellik fark ettim. Aslında kitabın başlangıcı oldukça ilgi çekici ve bir yere kadar okudukça okuyasınız geliyor. Fakat o noktayı geçtikten sonra kitap durağanlaşmaya başlıyor ve sonunun nasıl bağlanacağını da kolayca tahmin ettiğiniz için kitabın büyüsü kayboluyor. Benim için sıkıcılaşmaya başladığı nokta Terry'nin mahkeme bölümünden sonrasıydı. O kısımdan itibaren önce bir süre kitaba birkaç gün ara verdim. Devam ettiğimde ise anca 50 sayfa kadar okuyacak şekilde ilerledim. Bir de Yabancı'nın kitapta daha çok yer kaplamasını isterdim. Okuduğum King kitapları içindeki en zayıf kötü karakter kendisi olabilir. İtiraf edeyim, Bahar Şenliği'me eklememiş olsaydım kitap yarım kalanlarım arasında yer alacaktı. Şenlik olunca kendimi bitirmek için zorladım diyebilirim. Pek sevmememin nedeni polisiye türü ile fazla aramın olmaması olabilir. Polisiyede sadece Agatha Christie okuyabiliyorum ne yazık ki.

Baskı: Asil Duygular (Royally 3)

Tahmin ettiğim gibi serinin okunmaya değer tek kitabı Asil Duygulardı. Bu seferki hızlı zaman geçişleri öncekiler kadar yorucu değildi. Ellie-Logan'nın zamanla oluşan aşklarını okumak çok daha zevkliydi. Üstüne karakterler de davranışlarıyla olsun, kişilikleriyle olsun diğerlerine göre daha ışıldıyordu.

Kaçak Aşık
10/1018.02.2020

Baskı: Kaçak Aşık

Yaaaa, sen ne güzel bir kitaptın öyle! Serimizin 7. kitabında Artemis'in kardeşi Apollo'nun başından geçenleri okuyup bitirdim. Ve bir kez daha Hoyt bana bir erkek karakterden beklediğimin fazlasını vermiş bulundu. Bu kitap bana yazarın önceki serisi olan Legend of the Four Soldiers'taki kitapları anımsattı. Bu kitap, şimdiki serisinin diğer kitaplarına göre daha hafif şekilde yazılmıştı. Ama diğerlerinden aldığım mutluluğu bu da başarılı bir şekilde verdi. Bu kitapta ilk kez gördüğüm bir karakter vardı: Lily Stump. Kendisi mizah yönünden oldukça başarılı bir tiyatro sanatçısıdır. Tabi bu güzel hanımefendinin kendince birtakım sırları mevcut fakat bu sırların oldukça hafif olduklarını söyleyebilirim. Onun harici Hoyt'un bize her zaman gösterdiği güçlü kadın karakterlerinden biriydi. Tek sorun kendisini bir kez daha 9. kitapta gördükten sonra hiç göremeyecek olmak. Apollo'yu gördüğüm ilk andan beri çok sevmiştim, sonra bayıldım, bu kitapta da hayran kaldım. Seride Winter'dan sonraki favori erkek karakterim Apollo'dur. Lily'e ve oğluna karşı korumacılığı çok şekerdi. Onun dışında sevdiklerine fazlaca değer veren, soylu diye iş yapmaktan kaçınmayan, bahçe düzenlemede oldukça başarılı, oldukça iri yapılı bir arkadaş olur kendisi. Buraya ayrı parantez açmak isterim. Kendisinin 2 yönüne bayıldım. Biri, Lily'e duyduğu aşkı hiç eveleyip gevelemeden açık açık söylemesi ve bu söylemlerine devam etmesi gözlerimden kalpler çıkardı. Diğeri de ayı Maximus'a benden daha iyi bir lakap bulmuş olması. Pegasus ne diye çevirdi bilmiyorum ama kitaptaki lakabı oldukça eğlenceli: "His Grace the Ass". Kitap boyunca bu lakapla Max'in kulağını baya çınlattı. Oldukça güldürmesine rağmen yüzüne karşı söylemediği sürece güldürü olarak kalacaktı. O sahnede içimin yağları baya erimişti. “Good Lord, His Grace the Ass hiding in the bushes,” Apollo muttered. “Whatever are you doing here?” “Ah, Kilbourne, you’ve regained your voice,” Wakefield drawled. “Pity, but I presume my wife is thrilled. And you are?” He looked pointedly at Montgomery.” Alıntıda adı geçen Montgomery' e gelince. Önceki kitapta gizemli adam olarak tanımladığım arkadaşımız bu olur, diğer adıyla Valentine Napier. Kendisi aynı zamanda düktür ve toplumda kötü şöhretiyle bilinir. Gerçi ne yaptığı hakkında kitapta bir ipucu yok. Şu an için diyebileceğim tek şey Valentine'yi, Apollo'nun bir nevi işvereni olarak tanıdım. Bir de Makepeace kardeşlerin kara koyunu olarak bilinen Asa var. Asa'nın ilk kitaptan beri merak edilen sırrı burada açığa çıkıyor (ailesinin öğrenmesi için daha 2 kitap var). Ayrıca Apollo'nun kankisi olmaktadır. Kitapta en eğlendiğim kısımlar Asa ve Valentine arasındaki laf dalaşmalarından oluşuyor, her ne kadar bu laflar tek yönlü olsa da. SONUNA DOĞRU UFAK SPOILER İÇERİR!!! James, yatacak yerin yok senin! Allah'tan belanı bulmuşsun, hala kendince bir entrikalar çevirme peşindesin. Gidip korumalığını yaptığın hanıma göz kulak olsana sen! Ayrıca Apollo bebeğimin başına gelenlerden sen sorumluymuşsun ya, iyice düşman belledim seni. Allah'tan geç de olsa yaptığı eşekliği anladı da sonrasında bizimkilere bir nevi yardımcı oldu. Bakalım sonraki kitapta kendini nasıl kurtaracaksın? Sonuç olarak James dışında oldukça keyif aldığım bir kitap oldu. Sırada bu çırpıcı arkadaşın kitabı var. James'in kitabını 2 sene kadar okumuştum, bu yüzden kitap hakkında bilgi vermek istemiyorum. Ama isteyenler için Goodreads'ta yaptığım yorum mevcut, oraya bakabilirsiniz.

Baskı: Acımasızlar (Ruthless People #1)

Ephesus, Katiller Çetesi serisinin başarısını göz önünde bulundurarak yeni serisi Ruthless People'u okuyucunun beğenisine sunmuştur. Konusu ilgimi çektiği için bir şans vereyim dedim ilginçtir ki bu kitap ve yeni çıkan başka bir kitap olan Kan ve Kemik kitap sitelerinde satılmasına rsğmen hiçbir kitapçıya gelmemiş. Böylece internetten İngilizce versiyonunu bulup okumaya karar verdim. Sanırım 35 bölüm vardı anca 15 bölüm okuyabildim ve okunmaya değmeyecek bir kitap olduğuna karar verip bıraktım. Yeni dönem yabancı yazarları günümüzde geçen romantik kitap yazdıklarında f... gibi küfürler kullanmayı ihmal etmiyorlar fakat bu küfürleri belli bir yerde kullanıyorlar. Acımasızlar'da yazar kantarın topuzunu kaçırmış. Her cümlede küfür kullanması daha kitabın 2. bölümüne geçmediğim halde buz soğuğu yarattı. Kitap mafya ağırlıklı olduğu için karakterleri sevmek şart değil ama kitabı sevmek için onlarla ufak da olsa sempati kurmak lazım. Bu kitap onu bile başaramamış. Kitap her karakteri birbirinden itici olan nadide eserlerden biri. Hele en kötüsü açık ara Melody idi. Kendi ayakları üzerinde duran korkusuz bir kadın karakter oluşturma çabası var gibi görünse de karakterimiz bildiğiniz sorumsuz, kelime darağacığı sadece küfürden oluşan, kendi kafasına göre hareket eden şımarık bir ergenden ibaret. Bunun kocası da yaptığı her harekette hata üstüne hata yapan ve en az Melody kadar sorumluluk almış gibi görünse de aslında bunlardan kaçan biriydi. Kurgu olarak da hiçbir şey yoktu. Ne bir hareketlilik ne de sürükleyicilik. Pardon, bir şey vardı, o da karakterlerin aşırı çalçene olması. Eğer boş konuşan karakterler içeren bir kitap okuyayım diyorsanız kitap bunu %100 karşılayacaktır. Yazar gereksiz yere kitabı serileştirmiş, iş pekala bu kitapta bitebilirdi. Devam kitaplarının bundan iyi olduğunu sanmıyorum. İyi ki kitapçılarda satışa çıkmamış da hem 30 tl'den olmadım hem de bu sene içinde aynı hatayı 3. kez yapmadım. (Diğer hatalarım neydi diye sorarsanız Asil Teklif, Bahar Kokusu derim. Benden tavsiye bu 3 kitaptan da uzak durun. )

Zamansız Fırtına
3/1028.01.2020

Baskı: Zamansız Fırtına

Kasırga Sessizliği'nden alduğım tattan sonra bir Linda kitabı daha okumak istedim. Fakat beklediğimi bu kitapta bulamamak biraz üzdü. Kitabın en büyük sorunu çok detay içermesiydi. Angie'nin avcılığa nasıl hazırlandığı, katilin cinayet sonrasında yaşadıkları hatta siyah bir ayının psikopaylıkları dahil uzun uzadıya anlatılmıştı. Bu detayları kısaltıp Angie-Dare arasındaki ilişkiye biraz daha değinseydi tadından yenmeyecek bir kitabın ortaya çıkacağını düşünüyorum. İncelemedim ama umarım Linda bunu yazarlığa yeni adım attığı zamanlarda yazmıştır diyorum. Çünkü kendisinin 2-3 kitabını daha okumak istediğime karar verdim. Şu ana kadar 4 kitabını okudum ve karakter yazmını başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Konular ise zamanla kendini gösterecek.

Baskı: Akşam Yıldızı (McBride Family #1)

Normalde bu kitabı okumayı istemiyordum fakat geçen sene olması lazım, kitap bir ara popüler olmuştu. Güzel yorumları görünce 5'tl'ye kitabı bulmuştum. Bu türü okumaya yeni başlamış olsaydım belki bir derece severdim fakat ben bu kitabı beğenmedim. Simon karakteri benim için çok soğuk ve samimiyetsizdi. Kadın karakter daha iyiydi yine de bu karakterin Simon ile harcandığını düşünüyorum. Bu kitaptan önce serinin diğer kitaplarını okumuştum ve onları daha çok sevmiştim. Konusu bile en baştan ilgimi çekmeyen bu kitabı keşke okumadığımla kalsaymışım diyorum.

Işık Tanrısı
8/1028.01.2020

Baskı: Işık Tanrısı

Bilim-kurgu türünü işte bu yüzden seviyorum. Sizlere farklı dünyaların kapılarını aralayacak, fikirlerinizi değiştirecek veya hiç düşünmediğiniz bir konuda az da olsa fikir sahibi olmanızı sağlayacak şeyler kesinlikle bu türden çıkıyor. Gerçi ben bu türü bilim kurgu yerine fantastik kategorisine koymayı tercih ederim. Taht Oyunları'nı ne izledim ne de okudum fakat teknoloji çağı sağ olsun bir şekilde diziyi takip etmiş sayılırım. Gelmek istediğim nokta ise serinin yazarı olan George G Martin'nin bu kitaptan etkilendiğine kesinlikle inandım -zaten kendisi de kitap için ufak bir sonsöz eklemiş. Işık Tanrısı'nı okurken Taht Oyunları atmosferini kesinlikle hissettim. Karakterler görüp görebileceğiniz en ilginç kişilerden oluşuyor. Herbirinin kendi içinde bir görevi ve uyumu mevcuttu. Kitapla ilgili tek pişmanlığım "Keşke okumayı az daha erteleseymişim" dedirtmesi oldu. Okuyucuların da dediği gibi, kitap akıcılı olmasına rağmen iş okumaya gelince oldukça yavaş bir okuma gerçekleştirdiğimi söyleyebilirim. Ayrıca başladıktan sonra devamını getirmediğim günleri de düşünürsem maalesef alabileceğim zevki tam alamamış oldum. Kısaca diyebilirim ki Işık Tanrısı'nı okumak istiyorsanız hazır ve sakin bir kafayla, okuma aralarını kısa tutmaya çalışarak, 2-4 gün arası diyelim ve mümkün olduğunca yaz ayında okumaktan kaçınarak kitaba başlamanızı tavsiye ederim. Söz veriyorum bunları uygularsanız kitabı daha çok seveceksiniz. Daha iyi kavramak için kesinlikle 2. kez okuyacağım kitaplardan biri oldu.

Korku
9/1028.01.2020

Baskı: Korku

Sanırım Korku Zweig'ten okuduğum dördüncü kitabıydı ve şu ana kadar okuduklarımın arasında en iyisi olmuş durumda. Kadın karakterin hissettiği çaresizliği duyumsamamak elde değil. Az sayfa olmasına rağmen anlattığı konuyla oldukça doyurucu ve ders vericiydi.

ÖncekiSayfa 1 / 15Sonraki