Kuralsız Okuma Grubu

Birlikte seçelim, birlikte okuyalım, isteyen ve okuyanla birlikte tartışalım📖📚📒


Tür: Genel | Açılış, 26 Temmuz 2018
<< tüm tartışmalar

Colette-Şafak

Tartışma Cevapları
« geri ileri »

1 ile 11 arası cevap gösteriliyor, toplam 11 cevap.
2 kişiden 2 kişi beğenmiş.

Merhaba.

Bu hafta antolojideki 11. öykü olan Şafak öyküsünü konuşabiliriz. Önce her zamanki gibi yazarı tanıyalım, sonra öykü üzerine konuşabiliriz, bir biyografi yazısı kopyalıyorum buraya:

"1873’te Güney Fransa’da bir taşra kasabasında doğan Sidonie Gabrielle Colette, İçtenlikle yazdığı kitaplarıyla dönemin New Yorklu erkeksi kadın imgesini yerle bir eder. 1893’te ünlü yazar Henri Gauthier Villars ile evlenerek Paris’e yerleşen Colette ilk kitaplarını eşinin adıyla yayımlar. . Bu kitaplar ile çok kısa bir süre içinde ün sağlayan yazar, “Claudine” dizisini meydana getirir.(1900-1903). Genellikle aşk ilişkilerini, onları besleyen cinsel uyum güzelliklerini, arada kıskançlık bunalımlanyla tutkuya dönüşen duygusal saplantıları açıklık ve içtenlikle, edebiyat değerini elden kaçırmadan ustalıkla işledi.1906’da kocasından boşandı ve oyunculuğa başladı. Bir yandan edebiyatla olan ilişkisini de sürdürdü.
Erkek egemen bir dünyada kadınların yaşadığı aşk acılarını, kadın cinselliğini, fahişeleri ve kadınlar arası aşkı anlattığı romanlarıyla Colette; sadece erkekler arasında yaşandığı zannedilen ‘entelektüel kadın dostluğunu ve sevgisini’, modern anlamda ‘lezbiyen cinselliğinin belirleyicisi olan aşka’ dönüştürerek, eski Yunan’dan günümüze taşır. İkinci defa olarak Henri de Jouvenel ile evlenen Colette, Birinci Dünya savaşı sırasında gazeteci oldu, ama edebiyat çalışmalarına ara vermedi Şair Francis Jammes. Colette’i şöyle anlatır: Canlı bir kadın, kısacası… doğal olmak cesaretini gösteren bir kadın.
Genç bir teğmene duyduğu aşk nedeniyle kendi kişiliğini bulan revü şarkıcısı “Mitsou” ve zengin bir hayat kadını olan annesinin bir arkadaşıyla dostluk kuran üçkağıtçı “Cheri”nin yaşamını anlattığı romanlar, yazarın olaylar karşısındaki yüzeysel değerlendirmelerine ışık tutacak niteliktedir. Muhafazakâr eğilimlerin ağır bastığı 19. yüzyıldan 20. yüzyıl modernitesine geçiş döneminde yaşar ve bu geçişin sosyal, kültürel ve ekonomik hayattaki değişimlerini romancılığına yansıtarak, tarihsel mizojiniyi alt eder. Genç bir erkek ile genç bir kadının, kıskançlık üzerine kurulu hikâyelerini anlatan Dişi Kedi (1933) adlı romanı ise, kadın erkek ilişkisinin dehlizlerini aydınlattığından büyük ilgi görür. 1920’lerde muazzam bir üne kavuşan yazar, yıldızlığının doruğa ulaştığı 30’larda, Belçika Kraliyet Akademisi’ne üye olarak kabul edilir. Ardından da, Goncourt Akademisi’ne dahil edilen ilk kadın yazar olur. Romanın yanı sıra şiir ve resimle de ilgilenen Colette, ikinci kocasından da boşanır ve 1935’te Musevi bir işadamı olan Maurice Goudaket ile evlenir.
Hiçbir zaman politik bir devrimci ve feminist olarak kabul edilmese de kendini, son anısını yazdığı Blue Lantern’de (Mavi Fener) ‘erotik bir militan’ olarak tanımlar. Militanlığı, yaşamda sanat biçimini alan yazar; tutkunun normatif standartlarına ve bedensel egemenliğin içindeki tüm duygusallığa karşı durur. İlk romanlarından itibaren, “Gerçek umudumu nasıl özgür bırakırım?” sorusunu sorar Colette. Arzunun peşinden giden ve bedenine boyun eğen bir kadınla, ondan kaçmak isterken ‘bu inatçı canavar’ dediği kadının verdiği keyiflerden kurtulamayan bir diğer kadını anlatır. Bu, arzu ve erdem arasında ikiye bölünmüş kadın bedeni Colette için, genellikle kadının üstünlük sağlayacağı, bir keyif unsuruna dönüşür romanlarında. İncil’den referanslarla dolu olan anlatımıyla, kadın cinselliğini ve bedeni yeniden kutsar. Saflık ve ahlak dışılık, Colette’de Hıristiyan değerleriyle birlikte yer alır, ancak bu kavramları kendi pagan terminolojisine göre yorumlar.
Saflık kelimesinin anlamını bilmediğini yazar bir yazısında ve “bana göre saflık, saklanmayandır” der. Romanlarına konu olan dönem kadınları; çalışarak kendi geçimlerini sağlayan, bazen restoranlarda tek başına yemek yiyen ve kız kıza içki içen, para işlerinden anlayan terzi kızlar ve müzikhol yıldızlarıdır.
Burjuva dünyasının dışında, kendinden bir parça bulduğu modern dünyanın ‘emekçi, yoksul ve acılı kadınıdır’ karakterleri. Burjuva kadınlarının kıstırılmış bohem hayatlarının ötesinde; gerçek özgürlükleri, cesaretleri ve tuhaflıklarıyla maddi bağımsızlık için mücadele veren kadınları anlatır. “Yeşil Başaklar” ve “Kediler” adlı romanlarında ise aşk ilişkilerini, özellikle de kadınların duygu dünyasını çevre ve yaşam koşulları içinde ince bir duyarlılıkla ele alan yazar 1954’te Paris’te yaşamını yitirmiştir.
Fitzgerald’dan, Jean Genet ve ünlü feminist kuramcı Julia Kristeva’ya kadar birçok yazarı büyüleyen Bir yazardır Colette.. 1900’lü yılların başında “Claudine Okulda”, “Claudine Paris’te”, “Claudine Evli”, “Claudine Gidiyor” adlı kitapları çıkardı. Sözü edilen bu kitaplarda yaşamı tanımaya çalışan akıllı bir kadının çocukluğunu, gençliğini ve evliliğini anlatır. Dört kitabında ortak kahramanı olan Claudine’ın, özgürlüğünü kazanmaya çabaları burjuva toplumu fazla irdelemeden erotik bir sonla noktalanır. Yazdıklarıyla kendi yaşamını temel olarak ortaya koyan Gabrielle Sidonie Colette, gerek “Claudine’ın Evi” gerekse “Sido” adlı romanlarında kendi çocukluğunu, yaşadığı memleketin özelliklerini ve annesini anlatır." https://sanatkaravani.com/edebiyatin-aykiri-kadini-colette/

5 ay önce     
3 kişiden 3 kişi beğenmiş.

Colette daha önce hiç okuduğum bir yazar değildi. Kısacık bir öyküsüyle kendisini tanımak da mümkün değil ama hayat hikayesi epey ilginçmiş.

Öyküye gelirsek, yirmi yıllık sakin bir ilişki sonrası terk edilmiş bir adamın ayrılık acısı çekmeye başlamasını anlatıyordu öykü. Adamın duygularını güzel verebilmiş bence. Şafak her zamanki şafak ama o ayrılık acısı geçene kadar iyi hissettirmek yerine kötü hissettirecek. Metin olmaya çalışan karakterin içindeki boşluğu kabullenip ağlamaya başlaması güzel bir son olmuş bence.

Bu arada Colette'in biyografisinde modern çağın kadınlarına yol açtığına dair şeyler yazıyordu ve bunu dönemin diğer kadın yazarlarının aksine erkekleşerek değil dişiliğini korumaya devam ederek yapıyormuş. Bu düşünceyi bu eserle de ilişkilendirmeye çalıştım ister istemez. Fakat öykünün başında kadının sadece evin düzenini sağlayan, erkeği düzene davet eden varlık olarak resmedilmesini bu düşünceye aykırı buldum. Bu düşünceye göre evin düzenini sağlayabilen erkeğin bir kadınla aynı evde yaşamaya hiç ihtiyacı olmayabilir:) Yine de sonuna doğru bir ilişkinin gerçek anlamını gösterdi öykü.

5 ay önce     
3 kişiden 3 kişi beğenmiş.

Hülyacım, bu öyküyü bulduysan bana da mail atabilir misin zahmet olmazsa? Ben bulamadım da :(

5 ay önce     
3 kişiden 3 kişi beğenmiş.

Merhaba Seher, uzun zamandır görünmüyordun, sevindim seni gördüğüme:)
Öyküyü geçen hafta Bilge tarayıp iletmişti, ben de herkese iletmiştim ama sana ulaşmamış olabilir. Şimdi tekrar gönderiyorum, yine ulaşmazsa mail adresini teyit edelim.

5 ay önce     
3 kişiden 3 kişi beğenmiş.

Merhaba arkadaşlar,

20 yıllık birlikteliği biten bir adamın eşine duyduğu alışkanlığı ve özlemini anlattığı kısa ve öz bir öykü bu haftaki öykümüz. Öyküye dair çok şey söylebilecek değilim ama yazar ilginç bir kadın. Geçen hafta öyküyü paylaşırken biraz da araştırmıştım. Keira Christina Knightley'in hayatını canlandırığı bir filmi varmış. Birazcık izleme fırsatı buldum. Hoş bir filme benziyordu ama devamını getiremedim. Birara tekrar izlemeli.
Bu arada Hülya aktardığın bilgiler ışığında anlıyorumki Colette benim kafadanmış. Bende her zaaman için kadın erkek eşitliğinden "kadının erkekleşmesi" manasını çıkarmamak gerektiğini, kadının dişiliğini muhafaza ederek haklarını kazanma ve koruma çabasında olması gerektiğini düşünürüm.

Maalesef sistem bu eşitliği de kadının erkekleşmesi gibi saçma bir tutkuya dönüştürüyor ve etrafımızda erkeklere benzeyen (utku olarak)hemcinslerimiz gittikçe artıyor.

5 ay önce     
3 kişiden 3 kişi beğenmiş.

"Bu düşünceyi bu eserle de ilişkilendirmeye çalıştım ister istemez. Fakat öykünün başında kadının sadece evin düzenini sağlayan, erkeği düzene davet eden varlık olarak resmedilmesini bu düşünceye aykırı buldum."

Demişsin ya Hülya , aslında bence bu da bir çeşit gönderme. Yani erkeklerin kadını ne sıfatla gördüklerine dair bir alt mana. Belkide adam kadını böyle gördüğü için , kadın tarafından yalnızlığa mahkum edildi.

5 ay önce     
3 kişiden 3 kişi beğenmiş.

Hikayeler yeni geldiler maile, teknik aksaklıklardan dolayı :) Teşekkürler Hülya, Mart ve Nisan ayı bana pek iyi gelmedi, işlerim çok yoğunlaştı ama geriden geriden geliyorum yetişeceğim sizlere en kısa sürede umarım :)

5 ay önce     
2 kişiden 2 kişi beğenmiş.

Merhaba tekrar.

Blge, filmi ben de izlemeyi düşünüyorum, izlemeye değer bir yaşam öyküsüne benziyor Colette'in yaşamı.

Kadınların eşit görülebilmesi için erkekleşmeye çalışmasının yanlış olduğu fikrine ben de katılıyorum. Ama insana dair olan şeyler erkeklere mal ediliyorsa bunlara sahip çıkmamız gerektiğini de düşünüyorum. Ortak özelliklerimiz farklı özelliklerimizden daha fazla bence, kadın da erkek de insan sonuçta. Örneğin toplumun dayattığı kadın böcekten korkar, erkekler ağlamaz, erkek çocuğu kim bilir nerede çamurlar içinde mahalle maçı yaparken kız çocuğu temiz kıyafetlerini asla kirletmeden annesinin dizi dibinde oynar gibi şeyleri aşmamız gerekiyor. Tam tersi de olabilmeli.

Kadının gitmesi sonrası evin düzeninin bozulması meselesinde de dediğin gibi erkek kadını böyle gördüğü için o bölüm de öyle yazılmak zorunda olabilir, öyle düşünmemiştim, sana katılıyorum.

***

Seher; bekliyoruz seni, selamlar...

5 ay önce     
2 kişiden 2 kişi beğenmiş.

Merhaba iyi akşamlar.
Öyküyü anca yorumlayabileceğim. Öncelikle Hülya'cım bilgiler için teşekkür ederim. Gerçekten ilginç bir yaşamı olmuş Colette'nın. Daha önce eserlerine dair bir okumam olmamıştı ama yaşamı beni meraklandırdı. Bahsedilen filmi bende izlemek isterim. Kadın erkek eşitliği/eşitsizliği konusundaki fikirlerinize katılıyorum. dişil özelliklerin korunarak, toplumda var olabilmenin yolunu bulmalı kadınlar. Bu konuda okuduğumuz eminim bir çok makale, kitap vs vardır. Ama bu yol hala bulunmuş değil ve bulunabileceğini de pek sanmıyorum.
Öykü adına da bir sorum olacak? Sizce "Kadın" ve kadınsallığı bu kadar ön plana çıkarmış bir yazarın öyküsündeki ana karakteri erkek seçmesinin nedeni nedir? ayrılık acısını da bayağı iyi yansıtmış aslında.

5 ay önce     
2 kişiden 2 kişi beğenmiş.

Merhaba tekrar.

Özlem, genellikle kadın baş karakterleri var galiba bu yazarın. Claudine, Vagabond, Gigi... Hatta sıcağı sıcağına filmi de izledim, film boyunca Claudine'in yazılış öyküsüne şahit oluyoruz, resmen kendini yazıyor Claudine'de. Yani Colette'in baş karakterleri genellikle kadın oluyor diye düşünüyorum ama ara sıra erkeklerin bakış açısıyla da yazmak istemiş olabilir. İyi de işlemiş bence erkek karakteri.

5 ay önce     
2 kişiden 2 kişi beğenmiş.

Merhabalar
Bende okudum yazarın genellikle kadın karakterleri olduğunu. Ama bazen feminist içerikteki öykü veya romanlarda erkeklerin baş karakter olarak ön planda olduğunu görüyorum, dikkatimi çekiyor ondan size de bir sorayım dedim:))

Bence de iyi işlenmiş bir erkek karakter öyküdeki.

5 ay önce     
« geri ileri »
Bu gruba katıl!
Grup Kütüphanesi
Tüm Gruplar