
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı
Okurken katılıyorsunuz, çok mantıklı yerleri var diyorsunuz ama bizim kültürde uygulanabilirliği çok zor... Tavsiyeyle almış olsam da bu tarz kitaplardan hoşlanmıyorum...
Baskı: Söz Söyleme ve İş Başarma Sanatı
Çoğu kişisel gelişim mi desem tavsiye mi desem kitabına göre daha başarılı olmasına rağmen ben bu tarz kitapları bir türlü sevemiyorum. Bana açıp madde madde "bak arkadaş birini etkilemek istiyorsan böyle konuşacaksın şöyle duracaksın." kitapları beni itiyor. Yazarı ise çok değer verdiğim bir arkadaşımın tavsiyesiyle tanımış kitaplarını almıştım. Bu okuduğum ikinci kitabı ancak birinci daha başarılıydı... Bu konulara ilginiz varsa okuyun...
Baskı: Serenad
Geç kaldım geç... Hem de çok... Bazı kitapları okumakta geç kaldığımda veya elimde çok beklettiğimde kendime çok kızıyorum... İşte okumakta geç kaldığım o muhteşem kitap... Serenad... Yazarın üslubu, kuşakları ve tarihleri, birbiriyle hiç alakası yok dediğimiz insanları ve bambaşka hayatları bir araya getirmesi benim çok hoşuma gidiyor. Yazarla tanışmadıysanız henüz, çok büyük bir kayıptasınız demektir bana göre... Alman asıllı Amerikan Profesör Maximillian Wagner Türkiye'ye ziyarette bulunur. Onu karşılayacak ve ilgilenecek kişi ise İstanbul Üniversitesi'nde çalışan Maya Duran'dır. Maya eşinden boşanmış ve bilgisayar bağımlısı oğluyla yaşamaktadır. Ve sonra o kadınların hikayesi, Maya, Ayşe, Mari ve Nadia... İkinci Dünya Savaşı ve daha öncesi... Ayrıca günümüzdeki olaylar... Struuma Gemisi... Ermeniler, Yahudiler, Türkler, Almanlar... Su yüzüne çıkmamış, ısrarla unutmak istediğimiz geçmişimiz... Fark edildiyse duygularımı toparlamayadığım için cümlelerimi de toparlayamıyorum ama kesinlikle okuyun... Son zamanlarda okuduğum en iyi kitaplardan biri... Ve Serenad... Wagner'in yazdığı Serenad Für Nadia' yı kesinlikle dinlemek isterdim... O buz gibi havada Şile'de deniz kenarında çalarken o soğuğu da rüzgardan bana yarım yarım ulaşan notaları da duyar gibi olmuştum. Wagner'in Serenad'ını dinleyemesek de kitapta Wagner'i Serenad yazmaya iten Shubert'in parçasını da paylaşıyorum... http://www.youtube.com/watch?v=ZpA0l2WB86E Alıntılar: Tık.. Kapandı telefon... Bu da aynı, diye geçirdim içimden. Bir gün dediklerimi değil, demek istediklerimi anlayacak bir erkek çıkmayacak mı karşıma! Hava kötü dediğimde sadece havadan söz etmediğimi anlamak bu kadar zor mu? İlle de, ben bu hayattan bıktım, türünde sözler mi etmeliyim? İşim çok dediğimde, bana sahip çıkacak bir erkeğe ihtiyaç duyduğumu anlayacak biri... Yanımda olmanı istiyorum diyemediğim için bu yağmur içimi ıslatıyor dediğimi nasıl anlamaz? Düpedüz, sarıl bana dedikten sonra, sarılmanın ne anlamı kalır! --- Uyumadan önceki son düşüncem zavallı anaannem oldu. Korkunç şeyler yaşamıştı ama bizlere hiçbir şey belli etmemişti. Zaten bir çok Türk evinde böyle bir suskunluk vardı, geçmiş konuşulmazdı. Sanki o korkunç olaylardan söz etmek, her şeyi yeniden başlatacakmış gibi... Türkiye'de hemen her konuda,her kurumda sorunların çözülmesinden çok üstünün örtülmesine öncelik verilmesi, acaba bu alışkanlığın sonucu ortaya çıkan bir durum muydu? -- Geçmişini değiştirmek isteyen bir ülkenin sorunlarına Erich Auerbach ne derdi acaba? Walter Benjamin'e yazdığı mektuplarda bu aşırı değişim isteğinden söz etmiş miydi? Demek ki biz fark etmeden sürekli bir kabuk değiştirme içindeydik... Bizans'tan kurtul,Osmanlı'dan kurtul, Arap kültüründen kurtul... Şimdi de yeni moda: "Kemalizm'den kurtul!" Mavi Alay'ı sakla, Struma'yı sakla, Ermeni olayını sakla.
Baskı: Bazıları Ateşli Sever (Kincaid Hihgland #1)
Yazarın ilk kitabı "Güllerin Fısıltısı" 'nı oldukça duygusal bir üslupla yazılmış başarılı bir kitap olarak bulmuştum. Bu kitap ise beklentilerimi tersine çeviren oldukça eğlenceli bir kitaptı... "Bazıları Ateşli Sever" in üslubu diğer kitabın tam tersi. Öncelikle konusundan ufacık bahsetmek gerekirse azılı çapkın Simon ile kızımız Catriona; daha Catriona çocukken karşılaşırlar. Aslında Catriona Simonun tepesine düşer samanlıkta :) Catriona daha küçüktür ve Simon amcasının kızıyla birliktedir. Hatta Simon onu erkek sanmıştır... Yıllar sonra Catriona büyüdükçe kendi İskoç soyu olan Kincaid'leri bulmaya ve onları yok etmeye çalışan amcasının arkadaşı ve Catriona'nın talibi olan adama karşı uyarmak ister. Amcası İskoç olduklarını kimseye söylememektedir. Catriona'nın bu adama karşı yaptığı bir saygısızlık nedeniyle amcası Catriona'yı ilk gelene vereceğine dair bir söz verir. Catriona da bu adamdan önce gelecek birini bulmaya karar verir. O sırada hapiste olan Simon'u kurtarmasnın karşılığı olarak kendisiyle evlenip İskoçya'ya gelmesini ister. Daha sonra çeyizi Simon'un olacaktır. Ancak Simon parayla kandırılacak biri değildir. Kızdan başka bir talebi daha vardır... :) Kitabın adı ne kadar "Bazıları Ateşli Sever" olsa da adının tersine inanılmaz komik ve eğlenceli bir kitaptı... Simon ve Catriona'nın atışmaları ve sakarlıklarına kadar eğlenerek okunuyor. Tabi aralarındaki tutku da göz ardı edilebilecek gibi değil... Konular çok hızlı gelişti, ortalara doğru durgunlaştı ve sonlara doğru yeniden hız kazandı ama açıkçası bana çok kısa geldi. Biraz daha geliştirilebilirdi.
Baskı: Güllerin Fısıltısı
Yazarın ilk okuduğum kitabı... Cameron klanı sürekli düşman oldukları McDonnell'larla bir barış yapmak isterler. Ancak tam bu barışın olacağı gün Morgan'ın babası yani McDonnell'ların lideri öldürülür. Cameron'lardan bilirler bunu ve düşmanlık daha da büyür. Bunun karşılığı olarak da Morgan Cameron klanının el bebek gül bebek büyütülmüş prensesi Sabrina'yı alır. Aslında Morgan küçüklüğünden beri Cameron'a gelmektedir. Ve ilk kırdığı kişi de ona ilk dostluk elini uzatan kişi olan Sabrina'dır. Sabrina'yı hep kırar, küçük düşürür ama Sabrina onu hep içten içe sever... McDonnell'lar inanılmaz fakir ve biraz barbarca bir hayat yaşamaktadırlar... Bu arada kitabı okurken hep yazarın ne kadar dramatik bir dili var demiştim. Çok duygusal bir üsluptu ve başarılı buldum. Morgan'ın hep Sabrina'nın annesini sevmesi ve benim annem olabilirdi şeklindeki çocukluk hayalleri beni çok duygulandırdı... Çok beğendim kitabı... Kapağı da enfes...
Baskı: Okyanus (Veroponen Hikayeleri #1)
Hikayemiz dünya üzerinde olan ancak diğer bir boyutta olduğu için tanışamadığımız Veroponen diyarıyla, dünyamız arasında geçiyor... Veroponen, Setanlar Diyarı ve zamanın akmadığı eşsiz yer. Setanların lideri Asiyates kendi nefesinden üfleyerek diğer setanları oluşturmuştur, ancak bir insandan doğan melez tek oğlu Ales'tir. Ales hem bir Setan'ın artılarına sahiptir, hem de şanslı bir melezdir. Ve uzun yıllardır rüyasında tek bir yüz görmektir, Tua... Tua da aynı şekilde rüyasında gerçek hayatta hiçkimseden etkilenmediği kadar etkilendiği Ales'i görmektedir. Ancak Tua, Ales tarafından kaçırılarak Veroponen'e getirilir çünkü tehlikededir... Vampirler, Kurt Adamlar, Cadılar ve diğer bir sürü fantastik ve klişe karakterden sonra aralarına artık Setanlar da dahil oldu... Kibirli ve kusursuz yaratıklar... Ve bence oldukça zalimler... Karakterlere gelince; yaşadığı bir sürü şeye karşın tolerans göstersem de bazen olayları yokuşa sürdüğü için Tua'yı tekmelek istedim... Bu kadar alttan alamayan bir karakter yoktur herhalde... Ales'e gelince; her göreni sadece okyanus gibi derin ve karanlık gözleriyle etkileyen yakışıklı ve kibirli Ales... Ona da kibrinden ve şımarıklığından dolayı tekme atmak istedim... Çok kararsız kaldılar ve bocaladılar malesef... Benim de karnıma ağrılar soktular... Karakterlere bu kadar şiddet uygulamak istememin tek nedeni olayların içine çekilmiş olmam sanırım... Ama kurgu ve yan olaylar da oldukça başarılıydı... Klişe fantastik yaratıklar yerine yeni bir tür yaratmak, onlara bir diyar ve alışkanlıklar oluşturmak derin bir hayal gücü ister... Aklımda her kitaptaki gibi soru işaretleri olsa da (2. hikayeyi beklemek zorundayım) havada kalan kısımlar olmadı... Ayrıca yer ismi olarak dünya diye geçilmesi; yer ve ülke ismi olmaması, kişi isimlerinin belli bir milliyet çağrıştıracak şekilde olmaması da kitabı daha bir hoş yaptı benim için, diğer okuyucuları nasıl etkilediğini bilmesem de... Sanırım en can alıcı kısımlardan biri Tua'nın melez oluşunu beklemek... Bir de olayın sonunda beni sarsan olaylardan biri olan o ayrılık... O kısımda kapatıp devamını okumamak istemeyecek kadar içerledim... Ama kitabın en başarılı bulduğum kısmı en sondaki mektuptu... Soluk almadan okudum derler ya, ben de mektubu bitirdiğimde oksijensizlikten morarmaya başlamıştım... :) Alıntılar... :) Bu adamı yeni tanımıştım. Fazla alışılmadık bir şekilde tanışmıştım.Dolayısıyla bir şeyler söyleyerek hislerim hususundaki sorusunu usta bir manevrayla geçiştirmeliydim. (...) "Gözlerin kalbimi deliyor. Gözlerine bakmadan yaşayamayacağımı hissediyorum." deyiverdim. Ne kabus... --- -Ukala insanları sevmem. -Beni seveceksin o halde. Ukalayım ama insan değilim... :) --- Biz sonsuza dek birbirimize bağlıyız. Bu konuda ikimizin de yapabileceği hiçbir şey yok. Dünyanın öbür ucuna dahi gitsen, kalbin bana ait. Benimki de sana... Bu gerçeği değiştiremezsin. Bana döneceksin... (...) Git... Git ve hayatın anlamını bulmaya çalış. Lanetli kaderinden kurtulmaya çalış. Hayatın bir anlamı olmadığını ve nafile yere çabaladığını anladığında kollarımda olacaksın...
Baskı: Supernatural Bir Daha Asla
Dean ve Sam Bronx'ta bazı esrarengiz ölümleri araştırmaya gelirler. Aslında onlar için esrarengiz ölümler yoktur çünkü bu tarz ölümlere doğaüstü yaratıkların sebep olduğunu bilirler. Bu sefer ölümler Edgar Allan Poe'nın hikayelerinden sahneler içermektedir. Dean ve Sam bu gizemi çözmeye çalışırken Ash telefon eder ve arkadaşının bir hayaletle başı dertte olduğunu söyler. Hazır orada bulunan Winchester'lar buna da el atarlar. Dünyanın en kötü çalan ama en güzel müzik arşivine sahip olan müzik gurubuyla da tanışmış olurlar. Kitapta en beğendiğim şey ise Dean ve Sam'in atışmalarıydı tabi ki. Dean'in sürekli söylenmeleri, Sam'le girdiği laf dalaşmaları... Okurken inanılmaz eğlendim, vakayı falan unuttum. Sürekli en ucuz motellerde kalan, en kötü yerlerde yemek yiyen kahramanlarımızın kahveye yumuluşları, Dean'in Bronx'un yollarında resmen sinir krizi geçirmesi beni çok eğlendirdi. Sırf bunun için bile okunabilir... :) Kitap kapaklarını diziden görüntülerle yapmaları hoşuma gitti, bazı serilerde beğenmesem de Supernatural'a çok yakışmıştı... Dean'in hazırcevaplığından ufak bir alıntı : Janine: Söylesene Dean, eğlenmek için ne yaparsın? Dean: Eğlenmek için mi? Sam: Evet Dean, eğlenmek. Zevk almak anlamına gelen yedi harfli bir kelime... Dean: Teşekkürler Google...
Baskı: Anne
İnsanların duygusal yorumlarını okurdum ve açıkçası abarttıklarını düşünürdüm. Ama kitap beni inanılmaz etkiledi. Sara ve Danny birbirlerini çok sevmektedirler, ancak Sara 16 yaşındadır ve hamile kalmıştır. Kürtaj zamanı ise geçmiştir. Sara'nın ailesi hayatına devam etmesini istemektedir ve çocuğu evlatlık vermeye karar verirler. Sara Danny ortadan kaybolduğu için bebeği evlatlık vermek zorunda kalır ancak açık bir evlat edinmedir bu. Anne'i evlatlık verdiği Eva ve George'la çok vakit geçirmekte ve onları çok sevmektedir. Ancak çocuk doğduktan sonra işler değişmeye başlar, Eva ve George Sara'nın varlığından rahatsız olmaya başlamaktadır. Okurken tek tek herkese hak verilebilecek kadar güzel işlenmiş bir dramdı. Yazarın kalemi gerçekten çok usta, bunu itiraf etmeliyim. Sara'ya bir yandan bu kadar saf olamaz diyorsunuz bir yandan hak veriyorsunuz. Ailesine bu kadar anlayışsız ve ısrarcı olamazlar diyorsunuz ama bir yandan hak veriyorsunuz. Eva ve George'a birazcık hak versem de inanılmaz kızdım. Sanırım her şeyi mahvedenler de sadece onlardı. Danny'le ilgili kısımlarda Sara kadar heyecanlandım, yüreğim sızladı. Beni yüreğimden yakalayan cümle ise: "Sara bir insanın nasıl bu kadar boş, bu kadar mutlak biçimde yalnız hissedebildiğini merak etti." Kitap hemen hemen tüm karakterler için onarım mekanizmasıyla son bulsa da, yani tüm karakterler göreceli bir şekilde mutluluğa erse de, Sara'nın nasıl mutlak bir şekilde yalnız olabildiğini ben de merak ediyorum. İnsanı yüreğinden yakalayan bir hikaye...
Baskı: Seninim (The Brand Clan Serisi, #1)
Uzun zamandır almayı çok istemiştim ama bir türlü fırsatım olmamıştı. Nihayet okudum... Hem de sadece birkaç saat içinde. Son zamanlarda okuduğum en akıcı kitaptı. Yazarın çok akıcı bir kalemi var bu kesin Konuya gelince Lena gündüzleri iş kadını olarak bir enstitüde çalışmakta, geceleri ise kardeşiyle kendisine babalık yapmış büyükbabasının bakım masraflarını karşılayabilmek için eskortluk yapmaktadır. Ancak işin içinde cinsel hiçbir hizmet bulunmamakta, Lena sadece davetlerde müşterilerine eşlik edip, davetten sonra yolunu ayırmaktadır. Esprili, güzel ve zeki biri olduğu için de çok talep edilen bir kişidir. Ve müşterisi olarak tanıdığı Roderick Brand'le gecenin sonunda yakınlaşırlar. Roderick Lena'dan o kadar etkilenmiştir ki onu ikna ederek (nasıl kandırdığını yazmayacağım, spoiler olmasın:) 3 haftayı kendisiyle geçirmesini sağlar ve olaylar gelişir. Konu güzeldi, yazarın dili de akıcı ve güzeldi, çevirmeni de tebrik etmek istiyorum... +18 bir kitap olduğunu da belirterek, çok beğendiğimi ve tavsiye ettiğimi söyleyebilirim... :)
Baskı: Mezarla Randevu (Gece Avcısı, #1)
Son zamanlarda alıştığımız türlerden olan romantizm ve macerayla bezenmiş fantastik kitaplardan biriydi... Kitaplardaki mıymıntı kadın karakterlerden hoşlanmıyorum... Bazen sevdiğimiz asil ve hanımefendi karakterler olsa da genellikle her şeyi devletten bekleyen asalak karakterler insanı sıkıyor... Cat kızımız ise bir yarı vampir. Aslında çok nadir bir tür. Annesine bir vampirin tecavüz etmesi sonucu doğuyor. Annesi doğal olarak vampirlerden ölümüne nefret ediyor. Diğer yandan içinde yarı 'şeytan' kanı taşıdığı için Cat'e de temkinle yaklaşıyor. 16 yaşında bunu öğrenen Cat gidiyor, ilk vampirini avlıyor. Böylece hem annesini mutlu etmekte, hem de kendi nefretini dökmektedir. Bu avlanma sırasında deneyimli bir vampirle karşılaşır. Onu avlamaya çalışırken asıl av kendisi olur. Bu kişi 'Bones' tur!! Bones da vampir avlamaktadır, hem de bir vampir olarak... İkili ortak çalışmaya başlar çünkü Cat'in yarıvampir olması işlerine çok yaramaktadır... Neyse bu kadar spoiler yeterli :) Bones alışık olduğumuz şovalye ruhlu erkeklere pek benzemese de çok zeki ve eğlenceli olduğu bir gerçek. Cat ise kimseyle yakın olamamasına, kimse tarafından sevilmemesine rağmen, çok mücadeleci bir karakter. Okurken çok keyif aldım. Ama kitap sona doğru öyle bir yön değiştirdi ki açıkçası ağzım açık kaldı... 2. kitaba hemen başlamak lazım :)
Baskı: Sonunu Bile Bile (Last Man Standing, #1)
Çok övgüsünü duyduğum, merak ettiğim ve uzun zamandır kitaplığımın bir köşesinde duran bu eğlenceli seriye nihayet başladım ve ilk kitap bitti. 4 yakın arkadaş en son hangilerinin evleneceğine dair iddiaya tutuşurlar. Açıkçası benim en çok merak ettiğim kişi soğuk Amerikalımız Sinclair ama o 3. kitapta. Ve gruptan ilk ayrılan kişi Gideon… Gideon başından toy zamanlarında 1 günlük evlilik geçmiş ve o evlilikte de hain Violet’in nişanlısını kıskandırmak için kullanılmış özünde iyi ama “kibirli” biridir. Bir davette gözde dul Judith’le karşılaşır ve onunla geçici addettikleri, ciddi olmayan bir ilişkiye girerler. Judith ise genç yaşta evlenmiş ve genç yaşta dul kalmış, acılar çekmiş, kocasının intiharından kendini sorumlu tutan bir bayandır. Ne istediğini bilen, özgür ruhlu biridir. Aslında bu özgür ruhunun bir yandan da birlikte olduğu insanlara zarar vermemek için olduğunu ilerlerde görmekteyiz. Bir yandan iki taraf hem kendi hem de birbirlerinin geçmişleriyle yüzleşmek zorundadırlar. Gideon’un halası ise onun genç bir kızla evlenmesini ve bir varise sahip olmasını istemekte, Judith’i çok yanlış bir seçim olarak görmektedir. Kitabın ilk yarısı açıkçası beklentilerimi karşılamayacak kadar sıkıcı ve yavan geldi bana. Violet’in verdiği davetten sonrası eğlenceli ve okunur bir hal aldı benim için.Violet son zamanlardaki okuduğum kitaplardaki en ikiyüzlü ve çıkarcı kişiydi sanırım… Saçı başı yolunacak cinsten… Kitabın ikinci yarısını okunmaya değer buldum… Alıntılara gelince… Midesinde kelebeklerin uçuşmaya başlayacağını da hiç ummuyordu. Hayır, bunlar kelebek olamazdı. Kelebekler son derece narin ve kırılgan yaratıklardı. Midesinde dönüp duran şeyler bundan çok daha fazlasıydı. Kelebekten çok kaza benziyorlardı. Hatta bir kaz sürüsüne. Düşünmeden ağzını açarsa dudaklarının arasından bir gaklama ya da bir tüy çıkabilirdi… ….. “Ne olursa olsun kendimi hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim.” İç geçirdi. “Ya da bu kadar aptal.” Helmsley kıkırdadı. “Aşkın belirgin işaretleri.” “Keşke bilebilseydim.” “Her zaman her şeyi bilemezsin, tecrübelerim bana bunu öğretti. Bilseydin her şey çok daha kolay olurdu ve aşk söz konusu olduğunda kolay diye bir şey yoktur.” Kadehini kaldırdı. “Aşk, inançların şekil değiştirmesine çok benzer.” “Ya bu değişimden korkacak kadar ihtiyatlıysan?” “O zaman olduğun yerde döner durursun. Kapana kısılırsın.” Helmsley ona baktı. “Ve yalnız kalırsın.”
Baskı: Ares- Mahşerin Dört Atlısı #1
Onlar mahşerin 4 atlısı... Ares - Savaş , Thanatos - Ölüm, Reseph - Salgın ve grubun tek bayan üyesi Limos - Kıtlık... Her atlının bir mührü var ve bu mühür kırıldığında atlılar karanlık tarafa geçiyorlar... Kitap ilk atlı olan Reseph'in mührünün kırılmasıyla başlıyor. Salgın haline gelen Reseph diğer atlıların da mühürlerini kırmak için bir nevi savaş başlatıyor. Savaşın mührünü ise sadece kovulmuş melekler taşıyacak kadar güçlüdür, ancak Reseph kovulmuş melekleri öldürmeye başlayınca mühür bir şifacı ve insan olan Cara'ya geçer. Cara tükürükleri atlıları felç eden cehennem köpeklerinden biri olan Hal'ı iyileştirerek ona bağlanır ve olaylar bu şekilde gelişir. İnsan olarak Cara mühürü sadece 3 gün taşıyabilmektedir ve tüm şeytanların ve Salgın taraftarlarının hedefidir. Bir de Ares'le aralarında gelişen duygular vardır. Serilerin ilk kitaplarında genellikle olduğu gibi ilk 50 sayfa yazarın açıklayıcı olmak için ayrıntı vermesiyle biraz sıkıcı gelse de olaylara girişle kitap heyecanlı bir hal aldı. Cara'nın bir türlü 'agimortus' diyemeyip bunu yerine 'agimrbid', 'agimorthingy' şeklinde kelimeler kullanması gibi kendini komik duruma düşüren saf halleri eğlenceliydi. Bir de Ares'in şu düşüncesine gülmüştüm: " Hal mı? Nasıl biri bir cehennem köpeğine isim koyar ki, hem de Hal?" Cerberus'un geldiği sahne de oldukça etkileyiciydi. Başlardaki ayrıntılar konudan soğutuyor gibi dursa da kitap çok etkileyici ve değişikti. Ayrıca da çok heyecanlı bir yerde sona erdi. Limos'un hikayesini çok daha merak ettiğimi belirtmeliyim. Özellikle Satan'ın gelini olan Limos'un Satan'la ilişkisini...
Baskı: Sonsuza Kadar (Sequel, #1)
Bu kadar beklettiğim için kendime o kadar kızıyorum ki anlatamam. Okuduklarım içinde Westmorelandlar favorimdi, özellikle de Royce (Düşler Krallığı) ama Jason bambaşka ya. Herhalde onun yaşadıklarını yaşayan hiç kimse hayatta kalamazdı... Kadınlardan (anne veya eş) hiçbir zaman sevgi görememiştir. Babası soylu annesi ise basit bir kadındır ve babası onu amcasına emanet etmiştir. Diğer yaşadıklarını ise dinlerken bile insanı aşırı üzecek derecede. Kaptanın da dediği gibi ( ben onu çok sevmiştim) bırakın bunu size Jason kendi anlatsın... Victoria kızımızsa Amerika'da yetişmiş annesi İngiliz, babası İrlandalı bir doktor olan asi, uçarı ama sevgi dolu bir kızdır. Victoria da türlü acılar çekmiştir. Annesi ve babası ölmüştür, Victoria da kız kardeşiyle birlikte İngiltere'deki akrabalarının yanına gelmek zorunda kalmıştır. Amerika'daki sevgilisinden haber gelmemektedir. Jason'ın sürekli hediye alması ve sürekli her güzel şeyden, her mutlu edici olaydan sonra mücevher alması çok içime dokunmuştu. Hiçbir zaman karşılıksız sevilemeyecek küçük bir çocuk gibiydi. Çok güzel bir hikayeydi ve benim favorilerim arasına yerleşti. Judith McNaught aşk romanlarını salt cinsellik ve birkaç güzel sözden ibaret kılan yazarlar gibi değil. Kitap boyunca her türlü duyguyu hissettirebilecek kadar güzel bir olay örgüsü sunuyor size. Sanırım alıntılar bile kitabın güzelliğini anlatabilir... Charles: "Birinci isim, genç Lord Crowley. Benden Victoria'ya kur yapmak için izin istedi." Jason heyecansız bir sesle :"Olmaz," dedi. "Acele kararlar veren bir çocuk." (...) "Crowley'in arkadaşı Lord Wiltshire." "Çok genç, sonraki?" "Arthur Landcaster." "Çok kısa boylu. Sonraki?" Charles meydan okurcasına sert bir sesle, "William Rogers." dedi. (...) "Hayır." "Hayır mı?" Charles'ın sabrı taşmıştı. "Neden?" "Rogers'ın ata binişini sevmiyorum." "Ata-" Charles kulaklarına inanamıyordu, ne diyeceğini şaşırmıştı. "Pekala. Listemdeki son isim Lord Terrance." (...) Jason'ın çenesi tehditkar bir şekilde kasıldı. "Ondan da hoşlanmıyorum..." --- Victoria: "Birbirimizi sevmeye ve onurlandırmaya yemin ederken kilisenin çatısına yıldırım düşerse hiç şaşırmam." Jason: "Düğünümüz kilisede olacak. Eğer yıldırım düşecek olursa da çatının onarım masraflarını ben karşılarım" (...) Güven dolu bir sesle konuşmaya çalışarak yemini tekrarlamaya başladı ama tam onu hep seveceğine yemin ettiği anda Jason bakışlarını birdenbire kilisenin kubbesine doğru kaldırdı, dudakları dalgacı bir gülümsemeyle hafifçe kıvrıldı. Jason çatıya yıldırım düşüp düşmeyeceğine bakıyordu... --- Victoria: " Her şey için teşekkür ederim. Birçok açıdan bana karşı çok iyi çok cömert davrandın. (...) Kalmama izin verdin, bana güzel giyisiler aldın, partilere götürdün, benim için düello bile ettin. (...) Hiç istemediğin halde benimle kilisede evlendin. (...) Bütün bunlar için teşekkür ederim" Jason uzanıp elinin sırtıyla kızın solgun yanağını okşadı. Yumuşak bir sesle: "Rica ederim" dedi Victoria : "Şimdi boşanmak istiyorum..." --- "Elini boğazına götürerek titrek bir sesle : "Jason!" dedi. "Çok şükür sensin. Ben seni hırsız sanmıştım, tam bakmaya geliyordum." Jason kızın hala yukarıda tutmakta olduğu muma bakarak, "Çok cesurca," dedi. " Ya gerçekten hırsız olsam ne yapacaktın, beni kirpiklerimi tutuşturmakla mı tehdit edecektin."
Baskı: Bakire
17 yıl önceki bir cinayet, bir sürü insanın kaderini, hatta bir kasabanın kaderini nasıl değiştirebilir? Abby ve Mitch yıllardır birbirini seven 2 sevgilidir. Mitch 18, Abby 16 yaşındayken karlar içinde bir kadın ceseti bulunur. Kimliği teshiş edilemediği için isimsiz bir mezara konur ve ona "Bakire" denir... Ancak onun kim olduğunu bilenler vardır... Bakireyi kim öldürmüştür, onun öldürüldüğü gece orada olan Patrick neden okuluna geri yollanmış ve kasabaya hiç dönmediği söylenmiştir? Mitch neden Abbyle vedalaşamadan kasaba dışında bir üniversiteye yollanmış ve 17 yıl boyunca doğduğu kasabaya ve Abby'ye bir daha geri dönememiştir. Abby'nin babası bulunan cesedin yüzünü neden parçalamıştır? Okurken hep ara vereceğim deyip kendimi kaptırıp sayfalarca okudum... Hep "Devam et, devam et..." diye seslenen bir kitap gibiydi. Bazı şeyleri verilen ufak ipuçları sayesinde tahmin edebilsem de, olayların gidişatı çok güzeldi... Aradan 17 yıl geçse de sırlar sonsuza kadar devam etmiyor... Abby'nin de dediği gibi: " Hortumlar dünyayı dümdüz edebilir, sevdiğin insanlar bir gecede ölebilir, yarın ne olacağını asla bilemezsin ve anı yaşamazsan, hayatı yaşayamazsın... "
Baskı: Şeker Portakalı (Zeze, #1)
Her okuduğumda (en az 3-4 kere okudum) içimdeki çocuğu ağlatan, harika bir kitap...
Baskı: Aşk
Mevlana ve Şems furyasını başlatan romanlardan biri güzel ama biraz yüzeysel buldum. Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrarı daha başarılıydı bence...
Baskı: Ejderin Aşkı (Ejderha Serisi 1)
Kitap 2 hikayeden oluşuyor. Önerilere uyarak 2. hikayeyi önce okudum ve bence daha iyi oldu. 2. hikayede annesi kraliçe tarafından nefret edilerek büyütülen Prenses Rhiannon ile kraliçenin baş muhafızı Bercelak'ın hikayesi anlatılıyordu. Rhiannon başlarda Bercelak'tan nefret etse de daha sonra onunla annesine karşı savaştılar. Rhiannon ne baş belasıydı öyle :) 2. hikayede ise Bercelak ve Rhiannon'un en büyük çocukları Yok edici Fearghus ile zalim abisine karşı savaşan savaşçı ruhlu Rhiannon'dan huysuzluk ve baş belalığı konusunda aşağı kalmayan Kanlı Annwyl'in hikayesi anlatılıyordu. Özellikle birinci hikayeyi okurken daha çok eğlendim :) Fearghus yaralı bir şekilde bulup mağarasına getirdiği "insan" Annwyl'i iyileştirir, bir yandan da ona aşık olur. Annwyl ise ejderhaların insana dönüştüğünü bilmediğinden Ejderhası ve hergün kendisine ders veren yakışıklı şovalyesi arasında kalır. Diğer yandan ise abisi Kasap Lorcan vardır. Ejderha kardeşlerin aralarında çekişmelerine ve Annwyl'in Rhiannon'a laf soktuğu kısımlarda çok güldüm:) Fearghus da ejderha olarak kendini bir insan olan Annwyl'e şu sözlerden de anlaşılacağı üzere layık görmez: "Ve daha önemlisi Annwyl onu hala istiyor muydu? Ya başkasını bulduysa? Bir insanı? Öksürürken yanlışlıkla ateş topu atmayacak birini..." :) Çok değişik, macera dolu, bir yandan da eğlenceli bir hikayeydi, tavsiye edilir :)
Baskı: Sen Gelmeden Önce (Westmoreland, #3)
Tam bir romantik yanlışlıklar komedyasıydı… Okurken ya “Bu kadar da olmaz artık.” Dedim ya da “Ee, şimdi ne olacak?” dedim. Stephen soylu ve “bekar” bir gençtir ve İngiliz sosyetesinin gözdesidir. Sheridan ise asi kızıl saçları gibi asi ruhlu, babası tarafından bir erkek çocuk gibi yetiştirilmiş daha sonra teyzesinin himayesine verilmiş bir refakatçidir. İngiltere’ye evlenmek amacıyla gelen soylu bir genç kıza refakatçilik yapmaktadır ama bu genç kız kaçtığı için kızın nişanlısıyla konuşması gerekmektedir. Bir önceki gece kızın nişanlandığı soyluya arabayla çarparak ölmesine sebep olduğu için vicdan azabı içinde olan Stephen ise karşısındaki bayanı Baronet’in nişanlısı sanmakta ve durumu açıklamak istemektedir. Ancak Sheridan kaza geçirir ve hafızasını kaybeder. Stephen’ı nişanlısı zannetmektedir. Herkesin karşısındakini bir başkası sandığı eğlenceli bir hikayeydi. Stephen’ın Sheridan’a koca seçtiği, listelere bakıp hepsine bir kusur bulduğu kısımda çok gülmekle beraber en çok güldüğüm Nicki ve Stephen’ın kavga ettiği kısmı da alıntı olarak paylaşıyorum. Tavsiye edebileceğim bir Judith klasiği… “ ‘Anlatacak bir şey yok.’ Dedi Nicki sakin bir tavırla. Ortadaki kart destesini alarak karıştırmaya başladı. ‘Bir evlilik tartışması yaptık.’ (…) Nicki’nin hırpalanmış gömlek yakasına bakarak, ‘Ne! Evlilik mi!’ diye bağırdı. ‘İki erkek nasıl bir evliliği konuşabilir ki!’ Nicki kayıtsızca: ‘Damadın kim olacağını tartışabilir.’ Dedi. Cesur olanı sordu, ‘Karar verildi mi bayım?’ (…) Nicki ortaya parayı sürerken ‘Evet’ dedi. ‘Ben sağdıç oluyorum…’ ”
Baskı: Kördüğüm
Öneriler sonucu almıştım, kapağına da ilk görüşte vurulmuştum... Çok tatlı, gülümseten bir hikaye... Kızımız Ronnie ve oğlumuz Dylan iki rakip köşe yazarıdır. Rekabetlerinin temeli Ronnie'nin istediği işi Dylan'ın kapması olsa da sütunlarda kadın-erkek tartışması üzerine ilerler, hangisinin daha üstün olduğu konusunda sürekli iddiaya girerler... Birbirlerine utanç verici şeyler yaptırırlar ve birbirlerinden ölesiye nefret ederler... Ancak arkadaşları ortak olduğundan sürekli de karşılaşırlar. Hikayemiz de bir iddiada Ronnie'nin Dylan'a örgü öremeyeceğini söylemesiyle başlar. Dylan örgü örmelidir ve dersleri de Charlotte'in de yardımıyla Ronnie vermeye başlar. İkili aynı zamanda birbirlerine deli gibi tutulurlar ama diğer yanda da çekişmeleri vardır. Bunun üstesinden gelebilecekler mi? İkisinin de inadından kolay kolay vazgeçmeyeceği herhalde Ronnie'nin beni de güldüren şu sözlerinden anlaşılabilir: "Dylan Stone'a karşı böyle bir çekim hissedemezdi. Cam parçaları yemeyi, yanan kömürler üzerinde yürümeyi, bütün vücuduna kağıt kesikleri yapıp limon suyu dolu bir fıçıya atlamayı tercih ederdi..." Yüz güldüren, çekişmeli bir kitaptı. +18 olduğunu belirtmekte de fayda var...
Baskı: Gece Yarısı Uyanışı (Gece Yarısı Nesli, #3)
O soylu savaşçıların en korkutucusu... Taş kalpli, duygularını asla ele vermeyen biri, yürüyen bir ölüm makinesi... Bu kitapta Soylu Savaşçımız Tegan anlatılıyor. Açıkçası ben favorim Lucan olsa da Tegan gibi birinin nasıl bir eş bulacağını ya da bulabilecek mi hep merak ediyordum... Elise herhalde aklıma son gelen kişiydi (Elise olduğu kitabın arkasında da yazdığı için spoiler saymıyorum;) ) Bir de nedense 2. kitapta Elise'i hep daha olgun bir teyze gibi düşündüğümdendi. Elise Issızlarla mücadelede hem eşini, hem oğlunu kaybetmiştir. Bir tür intikam yemini ederek gündüzleri Issızların köleleşmiş insanlarını öldürmektedir. Ancak insanların içindeki en karanlık düşünceleri duyma yeteneği onu çok zorlamaktadır. Elise'i 4 aydır görmeyen Tegan onu Issızların saldırısından kurtardığında hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyor muydu acaba? Elise ve Tegan kısa geçilse de güzeldi, ancak asıl düşman şimdi ortaya çıktı. Rio'nun ayağa kalkmasına da çok sevindim bu kitapta. Bir sonraki kitapta hem onu okuyacağımız, hem de asıl düşmanla tanışacağımız için çok heyecanlı olacağına inanıyorum.. Tavsiye edilir :)
Baskı: Kızıl Öpücük (Gece Yarısı Nesli, #2)
Soylu savaşçılarımızın macerası 2. kitapta devam ediyor. Bu kitapta Issızlarla Soyluların savaşında Issızlara öncülük edecek lider bir insan aracılığıyla Kızıl adı verilen bir uyuşturucu sürer piyasaya. Bu uyuşuturucu normal bir vampiri ıssıza çevirecek kadar susuzluğa hapsetmektedir. Olaylar Soylu Savaşçımız Dante'nin gözünden anlatılır. Dante bir gece ıssızlarla çatışmasında yaralanır. Kendini bir kliniğin deposuna zor sürükler. Burada veteriner kızımız Tess'le tanışır. Bir yandan kızılla mücadele ederken bir yandan Tess'le mücadele eder. Tess'in kızıl satıcısıyla tanışıyor olması, onu da bu mücadelenin içine çeker... Yine çok güzeldi, aşk, macera, heyecan, ne ararsanız...
Baskı: Gece Yarısı Öpücüğü (Gece Yarısı Nesli, #1)
Onlar kendi türlerinin kan şehvetiyle başa çıkamayan, yoldan çıkmış Issızlarına karşı savaşan bir grup Soylu Savaşçı... Yıllardır Issızların karşısında durabilen tek güç onlar... Ama bu seferki farklı, bu seferki bir savaş..! Soylu Savaşçıların lideri Lucan! Kadimlerin kanını taşıyan ilk nesil soylu vampirlerden. Diğer yandan beğenilen eserlere imza atan fotoğrafçı Gabrielle! Gabrielle bir cinayete şahit olur ama sıradan bir cinayet değildir bu. Böylece hayatına Lucan girer. Gabrielle farkında olmadan vampir sığınaklarının fotoğraflarını çekmektedir. Bu onu da savaşın içine sürükler... Ama bir sorun vardır, ikisi arasındaki tutku! Ve Gabrielle bir soy eşidir. Lucan ondan beslenirse ona bağlanacaktır. Ve Lucan bunu asla istememektedir. Bir yanda yüzyıllardan gelen bir savaş, bir yanda Lucan'ın savaşçılarından sakladığı zayıf yanlarını gören Gabrielle ve Lucan'la arasındakiler... Dokunan yanar... Çok heyecanlı, sıcak, vampirlere bambaşka bir açıdan bakan bir kitap. Özellikle kökenleri açısından. Tek kelimeyle harikaydı...
Baskı: Bunu Sen İstedin!
3 arkadaşın aşk hayatlarını anlatan romantik komedi, okurken eğlendim, güldüm... :)
Baskı: Türkçe Aşk Laçkadır
Yazar kendine: "Yaralı bir aslandan daha tehlikeli olan tek şey yaralı bir mizah yazarıdır." demekle sanırım çok haklıymış. Okurken yer yer gülsem de kadınları hedef alan, yer yer oldukça seksist söylemlerde bulunan bir kitaptı. Ciddiye almadan okunmalı..