
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Çirkin Aşk
Her ikimizde gözyaşlarımız akarken derin derin nefesler alıyorduk. Yoğun. Yürek burkucu. Ve yıkıcı bir şekilde.. Ve bu çok çirkindi. Ama bitti.. Aşk gerçekten bu kitapta çirkinleşmişti. Ama okurken karakterlerin hiçbirine kızgınlığım olmadı. Miles’a bile. Çünkü kızmamama neden olacak bir şeyler vardı bu çocukta. Ve haklıymışım da. Ağlamayacaktım ama mutluluk gözyaşını kendimden esirgemeyeyim dedim. BA YIL DIM! Ne diyebilirim ki. Kitaptaki her şey beni içeri davet etti. Miles ve Tate ile beraber o hayatın içinde, geldim gittim. Miles’ın geçmişinde yaşamış olduğu olayı tahmin etmiş olsam da okurken hiç tahmin etmemişim gibi beni etkiledi. Üzdü. Karmaşık birçok duyguyu yaşattı. 6 sene boyunca kendisine yaşatmış olduğu bu eziyeti anlayabildiğimi sandım AMA son sayfalarda geçmişten birini ziyarete gittiğinde o kişinin daha önceden hayatını yaşamaya başlamış olduğunu öğrenmek Miles’a koca bir haksızlık gibi geldi bana. İyi ki Tate ile karşılaşmış. Hemşireyi çok sevdim. Verdiği tepkilerden, karşılık beklemeden Miles’a yaklaşmasına kadar her şeyini sevdim. Hiç pes etmedi. Bu hikâyedeki en cesur kişi bana göre Tate. Tekrar âşık olmaktan korkan birine her şeyini sunmak, kendisini tüketmesine izin vermek kolay bir şey olmasa gerek. Ve Tate başardı. Miles, Tate’e âşık olmamak için elinden geleni yaptı ama daha fena bir şey oldu Tate’e ‘uçtu’ Miles’ın sözleriyle ifade edecek olursam; "Sana âşık olmadım Tate. Sana uçtum.” Okunmaya değer bir kitap. Yazarın ilk kitabını okuyorum ve iyi ki bu kitaptan başlamışım. Diline, anlatım tarzına, olay kurgusuna her şeyine eridim. Her ne kadar Tate ‘in bakış açısı ile yazılmış olursa olsun hep Miles ve onun hayatı vardı kitapta. Klasik bir kurgu gibi görünmesin gözünüze çünkü yazar öyle bir dil kullanmış ki okurken sanki sıra dışı bir hikâye gibiydi. Alın okuyun. Hatta okumayan kalmasın. Beni çok derinden etkiledi. Bir şeyler yıkılsa da onları tekrar inşa edebilmenin değerini çok iyi idrak ettiren bir kitaptı benim için. Kitap bitti ve bana çok güzel bir sözü hatırlattı; ‘Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.’ Bu arada yorumu yaparken kitap için bestelenmiş şarkıyı dinliyordum bu kadar mı güzel uyar be! Buyurun dinleyin; https://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=eTEs_QhWw1A "Aşk her zaman güzel değildir. Bazen hep değişeceğini umarak zamanını harcarsın. Daha iyi bir şeye dönüşeceğini umarak. Sonra farkına varmadan kendini başladığın yerde ve kalbini kaşla göz arasında kaybetmişken bulursun." ‘Ensemi daha sıkı kavradı. Ve beni öldürdü. Ya da öptü. İkisinin de üzerimde aynı hissi bırakacağından emin olduğum için hangisi olduğunu anlayamadım. Dudaklarını hissetmek her şeydi. Hem yaşamak hem ölmek hem de yeniden doğmaktı."
Baskı: Vahşi (Bela, #2)
O ne sondu öyle ya. Belli bir yere kadar Nathan artık iyi olacak hak ettiği şeyi yaşayacak dedim ama etrafında hep mi çürük elmalar olmak zorunda. Yazar resmen çocuğu haşat etti kitapta. Özellikle son sayfaları boğazımda kocaman bir yumruyla okudum. Seriyi ya çok seveceksiniz ya da hiç sevmeyeceksiniz eminim. Çünkü öyle arada kalmış hissettirecek bir yazım tarz yok. Ben çok beğendim. Özellik Nathan ve iç dünyasını okurken garip bir şekilde sayfalar su gibi aktı. Normalde iç seslerin uzunluğu sinirlerimi bozar ama burada durum çok farklıydı. Bana göre sıkıcılıktan zerre bir şey almamış, akıcı, heyecanlıydı. Şaşırtan bir sürü gelişme, üzen bir sürü davranışla karşılaştım. Her bölüm diğerini merakta bırakacak şekilde bitti. Bela’da ki Nathanı unutun, yerine daha güçlü ne istediğini bile birini koyun. Ama yine de bazı yönleri aynı kalmıştı. Onu dışlayanlara karşı öfkeli, değer verdiklerinin düşüncelerini önemseyen ve onlara koşulsuz güvenen küçük Nathan arada bir kendini ortaya çıkartıyordu. Gabriel sevdiğim tek karakterdi. Dost olarak iyi bir örnekti. Hatta heykelini dikerdim bu çocuğun Kitabın ismine değinecek olursam, neden VAHŞİ olduğunu kesinlikle anladım. Gelişen olaylar ve Nathan’ın davranışları çok iyi bir farkındalık yarattı. Tabi kusursuz değildi. Bu kadar karamsarlık şart mıydı bunu merak ediyorum. Yani Nathan açısından hiçbir şey olumlu yönde gelişmiyor. Ayrıca tahmin etiğim bir kişi tarafından tahmin ettiğim bir davranış gerçekleşti. Ve bu yüzden sonunda üzülsem ve etkilensem de yazar bir tek orada beni şaşırtamadı maalesef. Son olarak Nathan Ve Marcus’un (babası) arasındaki ilişkiye sadece son sayfalarda değinilmesi haksızlıktı. Biraz daha bu ikiliyi okumak isterdim. Ama bunlar kitapta koca bir kusur olarak gözüme çarpmadı. Biraz ayrıntıya indiğiniz zaman belki fark edilir şeylerdi. Yine de harikaydı. Diğer kitap ne zamaaan?!
Baskı: Cress (The Lunar Chronicles, #3)
Bu kitaptaki en gereksiz ve pasif kişiyi sizlere ilan ediyorum; KAİ! Seri kitapları boyunca hep bundan dert yanmıştım ve değişmedi bu kitapta da resmen ergendi. Her şeyi kabullenmiş, zekilikten payını hiç almamış zayıf bir karakterdi. Ve bu karakterin bir prens olması hikâyenin kilit noktalarından biri olması fena halde can sıkıcıydı. Cress, Thorne, Wolf, Scarlet, Cinder, İko ve Doktor öyle mücadeleler verdiler ki bence ülkeyi bu karakterler arasında bölüştürmeliler En baştan sona kadar macera doluydu. Her sayfada bir olay. Diğer kitaplarda ağır olmasından şikâyetçiydim ama burada yazar bu eksikliği gidermiş. Ve kitaptaki herkesin birbiriyle garip bir şekilde bağlantıları vardı. Özellikle Doktor Erland’ın sırrı içimi burktu. Şaşırtıcı olaylar ve sırlarla kitap çok akıcıydı. Tek eksiklik dediğim gibi sözde prensti. Sonu diğer kitapta ne olacak sorusunu sorup durmama neden olacak bir şekilde bitti. Umarım diğer kitap erken çıkar. Seriye başlamayanlara tavsiye ederim.
Baskı: Davetsiz Misafir (Cehennem Kulübü #2)
Kitap başlarda nasılda güzeldi ama maalesef sonlara doğru karakterlere olan merakım yerini hayal kırıklığına bıraktı. Kate ve Rohan’a bir türlü ısınamadım. Aralarındaki sıkıcı diyaloglardan mı yoksa yazarın anlatımından mı emin değilim. Kitabın ilk 200 sayfası ikilinin yavaş yavaş yakınlaşmasını okudum ve gerçekten merak uyandırıyordu ama yakınlaştıktan sonraki süreç... Aslından kitap boyu bir şeyin peşinden koşmaları, bilmeceleri çözmeleri (o sayfalarda indiana jones’ın maceralarını okuyormuşum gibi geldi.) birçok tarihi aşk romanına göre farklıydı. Konusu ve kurgusu ilgi çekiciydi. Gelin görün ki ana karakterler bana göre iyi değildi. Kate, inatçı, güçlü, zeki ve konuşkan diye tanıtılsa da Rohan ile olan ilişkilerindeki aşamada sinir bozucuydu. Adam metresi olmasını teklif ediyor ve kızımız ne yapıyor? Gayet memnun olmuş bir şekilde kabul edip bir de anlaşma şartları belirliyor. Ve bu olayda Rohan’ın böyle bir şey teklif etmesini geçtim, aralarında geçenlere rağmen hala Kate’in özgürlükçü (düşman) kanı taşıyor olmasını düşünüp durdu. Aralarındaki aşkı ben inandırıcı bulamadım.. Kate o teklifi kabul ederek Rohan da garip hareketleriyle sıkılmama neden oldu. Ama olaylar nereye varacak diye merakımı hep son seviyede tutması ve farklı konusu sayesinde kesinlikle okumayın lafımı son anda okunabilire çevirdi.
Baskı: İçimdeki Sen
“Ne! Devam kitabı mı varmış? Ne zaman çıkacak mümkünse çabuk çıksın.” Kitap bitti ve ben tam olarak bu durumdayım. Ba yıl dım. O ne hüzündü öyle ya. Nasıl başlasam bilemedim. İlk başlarda kitaptaki birkaç çeviri hatası ve cümle yapısındaki bozukluklar sinirlerime dokundu çok seyrek vardı ama gözüme battı. Bu yüzden devam etmesem mi dedim. Ama Jared ve Aly beni çok meraklandırdı. Okudukça okudum ve ileriki sayfalarda o hatalar varsa bile görmemeye başladım. Kitap tamamen beni içine aldı. Kurgusu ve duyguları alabiliyor olmak yazarın diğer kitaplarını da listeme almama neden oldu. Jared, geçmişindeki bir olay yüzünden dibe batmış. Tam anlamıyla batmaktan bahsediyorum. Ve bir daha o duruma düşmemek için duvarlar örmüş. O duvarları yıkmak pekte kolay değil. Kitapta öyle pembe hayaller kurmayın derim çünkü bana göre, klasik ‘âşık oldu ve düzeldi’ durumu söz konusu değil. Aly ise hep onu (jared) sevmiş. Küçüklüğü ve ergenliğinde. Ve şimdi de yetişkinliğinde. Bu ikiliyi anlatacak olursam; Jared hırçınsa Aly sessiz. Jared sert ve sinirliyse Aly ılımlı ve sakin. Tam zıtlar. Ama bu farklılık onları daha da yakınlaştırdı. Jared onun kollarında sakinleşirken, Aly onu teselli ederken çok tatlılardı. Ve ikisinin bakış açısından okumak en sevdiklerimdendi. “Bende ne görüyorsun?” diye sordum. Bir anlığına bana dikkatli baktı. Sonra beni göğsüne çekti. Fısıldayarak, “Güzellik ve acı görüyorum. Neşe ve keder. Aynı anda hem iyiyi hem de kötüyü görüyorum. Hepsini de seviyorum.”-Aly “Sen benim ilk aşkımsın,” dedi ciddi bir sesle. Yeşil gözleri bana baktı. “Ve tek aşkımsın.” Boğazı düğümlenmişti. Güç bela yutkunarak, “Seni tüm hayatım boyunca bekledim ben.” Dedi Aly. Kelimeler karanlık ruhuma dokunmuştu. Nihayet anlamıştım. O her zaman benimdi.
Baskı: Gecenin Sonu (Seductive Nights #1)
Yarım bırakmamak için zor tuttum kendimi. Acayip sıradandı. Okurken her sayfayı umutla çevirdim cinsellik ve sıkıcı diyaloglardan başka bir şey bulurum diye ama yok. Sonu da üstümüzde bir etki bırakmak amacıyla ve tabi diğer kitabı alalım diye kötü bitmiş. Ama beni zerre etkilemedi ve inanın bu iki karakterin kaderi ayrı kalmak olmalı. Çünkü yan yanayken çok sıkıcı, yüzeysel ve saçmalar! Tavsiye etmiyorum..
Baskı: Bir Nefeste Dünya Mitolojisi
Çok ezbere ve özet bilgilerden oluşmuş kitap. Hiç tatmin edici değil.
Baskı: Sende Tutuklu Kaldım (Crossfire, #4)
Araya ne kadar zaman girdi diğer kitaplarla hatırlamıyorum bile.. Böyle olunca ana karakterler dışında diğerlerini hatırlamakta güçlük çektim. Seriler arasına bu kadar zaman koyup da biz okuyucuya eziyet etmeyin lütfen Sayfalar ilerledikçe her şey daha da oturdu bende ve Gideon rüzgârına kapıldım gittim. Yaşadığı şeyleri bu kitapta onun gözünden okurken biraz zorlandım. Çünkü o kadar anormal ve kötü ki birkaç satırı atladım. Bir insanın böyle şeyleri yaşamış olmasını bilmek… Ve o karakteri daha çok anlamama yardım etti yazar. Eva’nın geçmişini okurken de bu olmuştu. Kullandığı kelimeler ve anlatım tarzıyla o karaktere sizi yakınlaştırıp, anlamaya çalışmamızı kolaylaştırıyor. Bunlar dışında kitap boyunca, ilişkilerinin gelgitlerini okudum. Eva kızar Gideon düzelmeye çalışır ya da tam tersi. Açıkçası hareketlilik katmak için birçok malzeme vardı ama yazar kullanmamayı tercih etmiş. Ve biraz daha farklı şeyler okumak istedim. Yani potansiyel bir eski sevgili tehlikesi okumaktan gına geldi. Bir de bir benzerlik dikkatimden kaçmadı değil. Mimar sahnesi. Özgürlüğün Elli Tonu'nda Gina (sanırım) ve Ana sahnesiyle Gideon ve Ash sahnesi o kadar aynıydı ki ne oluyor dedirtmedi değil. Yine de seriyi seviyorum. Son kitap her ne kadar beklentimin aşağısında olsa da Gideon için okumaya değer diye düşünüyorum. Eva’nın kaşları kalktı. “Chris adına konuşamam ama bende gördüğün şey acıma değildi Gideon. Duygudaşlıktı belki, çünkü senin neler hissettiğini biliyorum. Ve ıstıraptı kesinlikle, çünkü yüreğim yüreğine bağlı. Senin canın yandığında benimki de yanıyor. Bununla baş etmeyi öğrenmelisin çünkü seni seviyorum ve vazgeçmeye de niyetim yok.”
Baskı: Sezgi (Öngörü Serisi #2)
Beğendim mi beğenmedim mi? Bunun kararını vermek zor. İlk kitabı, olayların yeni ve canlılığı tabi Reed’e olan hayranlığım yüzünden beğenmiştim. Ama şimdi Evie’nin yaptığı kocaman aptallığı ve Russell’in bakış açını okumak sinirlenmeme ve sıkılmama neden oldu. Onun yerine Reed’in bakış açısını okumak istedim. (Team Reed!) Ve Evie’nin beyninin level atlamış olmasını Olaylar yavaş ilerledi. Kaçınılmazda ki gibi ilk sayfalar ağırdı. Tam geçecek dedim Evie’nin büyük, aptal davranışı ve beni nakavt edecek o son vuruş yani Russell’in bakış açısını okumak yüzümü buruşturup evde bir iki tur atmama neden oldu. Yine yeni ve yeniden yazar, son sayfalarda kitabı kurtarmayı başardı. Çünkü yeni karakterler(ya da yeni türler) işin içine girdi. Kaçırılanlar, onları kovalayanlar, dövüşler derken sayfaları hızlıca çevirir oldum. Beş yüz küsur olmasının sebebini şimdi anladım. Yazar, sıkıcı olduğunu varsayıp olayların yönünü değiştirmiş bence! Okuyacak olanlara bilgilendirme, 300 sayfadan sonra olaylar yön değiştiriyor ve güzelleşiyor. Keşke kitabın İlk 300 sayfasını kesip atsaydı yazar ve onun yerine 250 sayfalık, kısa ama sıkılmayacağım bir kitap okusaydım. Bir de söylemeden geçemeyeceğim Neden herkes Evie’e âşıktı? Seri hakkında duyduklarım ise; 5 kitaptan oluştuğu ve son üç kitabın çok hareketli olduğu. Umarım aynen dedikleri gibidir. Yoksa başka bir hüsrana kalbim dayanmaz. "Yani bana bir tırabzanı bükmenin seksi olduğunu mu söylüyorsun?" diyerek kulağına fısıldadım. Bana bakarken gözlerinin içindeki karanlık yüzünden büyülenmiştim. "Evet, söyledin ve bana insan dilinde dediğinde sana inanmıştım ama bana hiç Melek lisanında beni sevdiğini söylememiştin," dediğinde donup kaldım. Seksi sesiyle, "Oldukça" dedi.
Baskı: Kızıl Ateş (Saklı Miras #1)
Evet, tamam, doğru! fantastik kitaplara karşı pek tarafsız yorum yapamıyorum. Özellikle Çılgın Rogan gibi sert, acımasız, yakışıklı ve süper güçlere sahip bir ana karakter varsa o kitapta tutmayın beni, överim de överim Dedektif Nevada Baylor ailesi için bir fedakârlık yapmak üzere. Bağlı oldukları şirket tarafından verilen bir görevi zorunlu olduğu için kabul eder ve üstesinden geleceğinden de emin değildir. Olaya Liderler de girdi mi öleceği gerçeğine neredeyse kesin gözüyle bakmakta. Burada kesiyorum ufak bir açıklama yapacağım. Lider; büyü gücünün zirvesinde ki insan. Büyü gücüne sahip insanları Ortalama, dikkat çeken gibi gruplara ayırmışlar. Bir Lider nasıl olunuyor sorusun gelirsek, hesaplı evlilikler sonucu iki kusursuz gene sahip insanın evlenmesiyle oluyor. Nevada’dan bir lideri yakalamaları isteniyor. Ve bu lider tam bir manyak. Onu bulmaya çalışırken de bir bakmış Çılgın Rogan’ın kollarında. Çılgın Rogan da bir Lider. İşin içine kuzeninin çocuğunu bulmak için giriyor. Ve bulmak için de her şeyi yapar. Adamın gözü kara! Daha çok bahsedersem kitabı anlatacağım. Karakterlere, yazarın anlatım tarzına bayıldım. Olaylar ise bence çok iyi ve hareketliydi. Her sayfa da arabaların uçması, binaların çökmesini okurken yerimde duramadım. Tabi bir de olayların merkezinde Rogan ve Nevada varsa tadından yenmez. Bu seri tutar benden söylemesi. Tek kusur Nevada Baylor’un o iç sesleri ve müthiş seviyede ki gevezeliği. Tanrım! kadın öyle çok konuşuyor ki onunla tartışmaya giren kaybetmeyi göze almalı. İç sesler de ise kafasının karışıklığını da size yansıtıyor. Bu pek sevdiğim bir yön olmasa da yazarın kaleminin kuvvetli olmasından kaynaklanan bir durum olarak görüyorum ben. Kitabın içine o kadar alıyor yani. Aşk çok göz önünde değildi. Serinin ilk kitabı olduğu için kendinizi olayların akışına bırakıp onu biraz arka plana atabilirsiniz. Ama son sayfalarda Rogan’ın Nevada’yı elde etmeye çalışmasını bayıla bayıla ve bende istiyorum laflarıma eşlik ederek okudum. Ama beyninizi bir kurt yeyip duracak. Ne zaman Rogan ve Nevada yakınlaşacak diye. Cevabını ben size veremem. Bence alın okuyun. Saklı Miras serisinin ilk kitabıydı. Yabancı yayınlarına güveniyorum serileri hızlı bir şekilde yayınlıyor. Bunda da öyle olmasını umuyorum. Sanırım bu sene ki favori yayın evim olacak. Unutmadan ayraca bayıldım. “Sen Çılgın Rogan’sın!” diye söyleyiverdi Leon. “Evet,” derken Çılgın Rogan’ın sesi sakindi. “Ve şehirler parçalayabiliyorsun?” “Evet.” “Bütün bu para ve büyüye sahipsin?” “Evet.” Leon bu sorgulamayla nereye varmaya çalışıyordu. Kuzenim gözünü kırpıştırdı. “Ve böyle mi… görünüyorsun?” Çılgın Rogan başıyla onayladı. “Aynen.” Leon’un koyu renk gözleri kocaman oldu. Çılgın Rogan’a, sonra kendine baktı. On beş yaşındaki Leon zar zor kırk beş kilo ediyordu. Kolları ve bacakları çubuk gibiydi. “Bu dünyada adalet yok!” diye duyurdu Leon. “Bir düşünce okulu, bu tür sorunlarla baş etmenin en iyi yolunun maruz bırakma tedavisi olduğunu söylüyor.” Dedi Çılgın Rogan. “Mesela, eğer yılanlardan korkuyorsan sürekli bir tanesini ellemek bunu tedavi edecektir.” Aha. “Senin yılanını ellemeyeceğim.” Sırıttı. “Bebeğim, benim yılanımla başa çıkamazsın.” “Zenginsin değil mi?” “Evet.” “Odanın havalandırmasını falan yaptıramadın mı?” “Burada saatlerce oturmayı beklemiyordum. Eğer sıcakladıysan sütyenini çıkarmaktan çekinme.” Çılgın Rogan’a baktı “ne yaptın?” Çılgın ROgan ağzını açtı. Kadın bana döndü. “Ne yaptı?” “Araba çarptı.” Dedim Kadın çılgın Rogan’a döndü. “Neden böyle aptalca bir şey yapasın ki?” Çılgın Rogan tekrar bir şey söylemek için ağzını açtı. “Tam olarak bunun olmasını engellemek için bir ordu dolusu belalı elamanın yok mu?” “Ben…” Kadın bana döndü. “Ne tür bir arabaydı?” “Zırhlı bir Escalade.” “En azından güzel bir arabaymış.” Çılgın Rogan’a döndü. “Sana çarparak böyle güzel bir arabayı kim mahvetmek ister ki?” ‘Nevada Baylor’ı elde etmeliydi. Onu çok uzun süredir birinin istediğinden çok daha fazla istiyordu ve onu elde edecekti. Sadece onun bundan henüz haberi yoktu.
Baskı: Şeytan Tüyü (FBI/US Attorney, #1)
Eğlenceli, heyecanlı ve karakterlerine bayıldığım bir kitaptı. Cameron, federal savcı yardımcısı, çok konuşan, acayip tatlı birisi. Yani bana göre öyle ama kitaptaki çoğu kişiye göre sert ve umursamaz birisi. Tabi bu görüntünün altında yatan başka bir Cam var. Jack ise… Onu hangi kelimelerle anlatsam karar veremedim. Ama seksi, çok yakışıklı ve birazcık somurtuk biri olduğunu söyleyebilirim. Ha, korumacıyı söylemeden olmaz. Özellikle söz konusu Cameron olunca korumacılık, yerini ipleri eline almaya bırakıyor.. Birçok yanlış anlamadan dolayı Jack ve Cam birbirinden nefret ediyor. Yani tam anlamıyla öyle adlandıramasak da ilk izlenim sizi bu varsayıma yaklaştırıyor. Ama Kader ağlarını öyle örüyor ki nefret kadar kuvvetli bir diğer duygu ikisini ele geçiriyor. Özellikle birbirine böyle uzak ve düşman iki kişinin aralarında olanları okumak kitabı akıcı yapmış. Olaylar da yakınlaşmaları kadar merak uyandırıcı ve heyecanlıydı. İşin içinde çok fazla gizem yok. Kitabın başında neredeyse her şey (bütün gizem) biz okuyucuya çözülmüş bir biçimde sunuluyor. Ama bana göre bu heyecanımı kaybetmeye yol açmadı. Çünkü ana karakterlerin bunları çözmeye çalışmasını okumak da iyiydi. Tabi katilin kim olduğunu sonunda öğrenip şok olma hissini hiçbir şeye değişmem. Yan karakterlerde değinmeden olmaz çünkü Collins, Amy ve Wilkins komik ve hoşlardı. Özellikle aralarındaki diyalogları okurken gülmekten koptum. Kısacası ben beğendim. “Onunla hala yatmadın mı?'' Cameron etrafına baktı. ''Biraz yüksek sesle konuş Amy. Fön makineleri yüzünden herkes duyamadı sanırım.'' "Sizinle tekrar görüşmek güzeldi, Ajan Pallas. Nebraska'daki üç yılın, hıyarlığınızı azaltmadığını gördüğüme sevindim." Kapıyı açtığında, odanın hemen önünde duran bir adama neredeyse çarpıyordu. Adamın üzerinde iyi kesimli gri takım elbise ve kravat vardı. Jack'ten genç görünüyordu ve siyahiydi. Adam elindeki üç kahve bardağını tehlikeli bir biçimde dengelerken muhteşem bir gülümsemeyle Cameron'a baktı. "Kapıyı açtığınız için sağ olun. Neler kaçırdım?" "Kapıdan fırlayıp gidiyordum. Az önce de Ajan Pallas'a hıyar dedim."
Baskı: Amnezi (Altered, #1)
“Neyin gerçek, neyin sadece bir dejavu hissi olduğunu ayırt etmekte zorlanıyorum..” Beklediğimden çok daha iyiydi. Şöyle ki 320 sayfa bana yetmedi! Hafızaları silinmiş, üstün yeteneklere sahip, birbirinden tatlı dört çocuk ve garip olaylar, şaşırtıcı sırlar, ihanet ve iyi bir gizem. Üstelik bu söylediklerim öyle kolay kabul edilebilir şeyler de değil. Sırlar öyle sırlar ki gerçekleri öğrenince dumura uğruyorsunuz. Hele umutlanmaya kesinlikle yer yok. Ne zaman ‘şöyle olmalı lütfeen’ desem tam tersi çıktı. Anlayacağınız kitapta yok yok. Peki, Anna burada nerede mi? Onu ilk başlarda anlamak çok zor çünkü en çok Anna ile ilgili gerçekler beni çok şaşırttı. Olaylar olurken odak noktasının o olmadığını varsayıp sonra büyük bir yanılgı yaşayınca vay be dedim. Kitabın konusundan azcık bahsedeyim; Sam, Nick, Cas ve Trev şubenin denekleri. Bu denekleri kontrol etmek ve ilgilenmekte Anna’nın babasının görevi. Böyle olunca Anna da çocuklara git gide bağlanıyor. 5 sene boyunca her gününü onlarla laboratuvarda geçiriyor. Ve sonra Şube çocukları almak istediğinde seçim zor olsa da onlarla beraber kaçıyor. Olaylar da bu noktadan sonra başlıyor. Hem de ne başlamak! Her sayfa da bir ipucu ve heyecan var. Aşk yok mu diyenleri de duyar gibiyim. Evet, Aşkta var. Sam’e deli gibi âşık olan Anna, duygularının tam karşılığını alabiliyor mu anlamakta güçlük çektim. Çünkü Sam ketum biri. Ve kitap boyu bu pek değişmedi. Tek eksiklik yani bana göre tek eksiklik, Sam’in duygularını belli etmemesiydi. Bir ara acaba sevmiyor mu dediğim bile oldu. Belki de Anna’nın bakış açısından okuduğumuz için öyle hissetmiş olabilirim. Ama zaten kitapta aşk çokta göz önünde değildi. Öyle şeyler oluyor ki merak o duyguyu anında solluyor. Ben çok beğendim. Favori karakterimde kesinlikle Cas. Böyle bir tatlılık yok. Umarım 2.kitap çabuk çıkar. “Umut işte buydu. Bir gün senin olacağından emin olamadığın bir şeye tutunmak. Ama yine de tutunmak zorundaydın çünkü o olmazsa, her şeyin ne anlamı vardı?" Cas, "Lanet olsun," dedi. "Amma tuhafsın. Özgürüz. Şu an sevinçten hoplayıp zıplaman gerekiyor!" "Kendimi yakarım, daha iyi.” Dedi Nick. "Şahane." Cas ellerini ovuşturdu. "Marşmelov'u olan var mı?" Hafifçe Cas’ın dizine vurdum. "Sen olmasan ne yapardık?" "Sıkıntıdan ölürdünüz." Trev camdan dışarı bakarken "Ya da sükûnet içinde gelişirdik." diye ekledi. "Bir biftek için sokağın köşesinde bekleyebilirim," dedi Cas. Kendimi tutamayıp güldüm. "Çok iş yapabilirsin, biliyorsun." Ağzına pis bir gülümseme yayıldı. "Benimle gelirsen, sabaha kadar zengin olabiliriz." "Çok komik."
Baskı: Limonlu Pastanın Sıradışı Hüznü
Hiç bir şey anlamadım. Karakterlerin garip yetenekleri var ama nasıl kullandılar ya da kullandılar mı bilmiyorum. Sanki her sayfa farklıydı. Olaylar çok kopuk geldi bana. Özellikle yazarın dili çok sıkıcıydı. Benim için tam bir vakit kaybı.
Baskı: Kötü Çocuk
Aslında wattpad de yazılıp sonra kitaba çevrilmiş olanları okumamaya yeminliydim. Çünkü şuana kadar okuduklarımın neredeyse hepsi o kadar basit bir kurgu ve hiç bir zaman benimseyemeyeceğim bir dille yazılmıştı ki kitapçılarda gördüğümde kafamı çevirir oldum. Ve şimdi kafamı çevirmek değil dönüp bakmamaya kararlıyım. Uzun zaman önce yokluk dönemime denk gelen bir kitaptı kötü çocuk. Yorum yapma zahmetine girmemiştim şimdide çok söze gerek yok. Ergen bir kız ve sıradanın da sıradanı ergen bir çocuğun hikayesi. Bir de ikincisini çıkarmışlar! yayın evlerine ufacık bir tavsiye edebi değeri yüksek kitapları bastırmanız sizin yararınıza olur...
Baskı: Yorgun Hayaller
Bıktım. Şu çeviri hatalarından heba olan o kadar kitap var ki gerçekten artık insana yeter dedirtiyor. Kitap boyunca ne demek istediklerini çözmeye çalıştım. En kötü tarafı da yaptıkları hatalar yüzünden duyguları alamadım. Birisi el atmalı artık bu işe... Bunlar dışında R.K’nin Yerde kitabından sonra çıkartırsa kitap almamaya yeminliydim ama ön yargılarımı yıkmam gerektiğine karar verdim ve bu yeni seriye başladım. Pişman değilim. James ve Bianca yanlarında daha sönük kaldılar. Çünkü Tristan ve Danika'nın ilişkisi farklı bir boyuttaydı. Önce arkadaş olarak başlayan ama aralarında ki çekime bir türlü karşı koyamayan ikili beni benden aldı. Cinsellik son sayfalar da kitabı epey kapladı ama bu beni rahatsız etmedi. O anlamsız, sadece sayfaları doldurmak için yazılanlardan olmadığı için memnunum. Tristan, çekiciydi. Her ne kadar bela olsa da garip bir şekilde bazı anlar da sorumluluk sahibiydi de. Ama Danika’yı değiştirmesi benden kocaman bir eksi aldı. Danika’nın ilk başlarda ki sert tutumunu Tristan’nın yaptığı hatalardan sonra da görmek istedim ama olmadı. Bir ara bu hızlı değişimden rahatsız oldum ama sonradan toparladı. Danika, susmayan, herkesin suratına rahatsız olduğu şeyi söyleyen birisi. Geçmişte yaşamış olduğu sıkıntılara rağmen aklı başında birisiydi. Ama dediğim gibi Tristan az da olsa yoldan çıkardı onu. Ve bu beni rahatsız etti. Tristan ise beni büyük bir yanılgıya uğrattı. Sayfaları çevirdikçe ilk tutumumda değişti. Yumuşak ama serseri bir yanı vardı. Konuşmalarından ve Danika’ya yaklaşımından böyle anladım ama sayfalar ilerledikçe belalı ve öfke kontrolünü yitirmiş biri çıktı karşıma. Bazen çok anlamsız davrandı ve onun açıklamasını da alamadım. Tristan’ın bakış açısından da sayfalar vardı. Ama bu o anlamsız davranışlarını açıklamaya yeterli olmadı. James ile tanışmaları ve adamın herkes üzerindeki kontrolüne bir kez daha şahit oldum. Asıl merakta kaldığım kısım onların nasıl -Yerde kitabındaki gibi- düşman oldukları. Danika neden aksıyordu o kitapta? Bunların cevabı maalesef burada değildi. Umarım iyi bir çeviri ile yakın zamanda bizlerle buluşur. “Şimdi anlıyorum, seninle tanışmadan önce aşk hakkında hiçbir fikrim yoktu. Oysa, bizimkisi aşktı; aşk insanın hayatını zorlaştırmıyormuş, asla seninle olduğum zamanlar gibi mutlu olmadım ve bu zamanların nasıl geçtiğini anlamadım. Benden vazgeçmeni kaldıramam, ben de senden vazgeçemem. Gülüşünü seviyorum, dürüstlüğünü seviyorum, sadık olmanı seviyorum, espri anlayışını seviyorum ve sen bana şaka yaptığında gözlerinde oluşan ışığı seviyorum. Sanırım en çok da bunu seviyorum. Sadece seni sevmiyorum, sana ihtiyacım var. Sanırım bu bir uyarı, bir şekilde senden kolay vazgeçeceğimi düşünüyorsan şaşırmış olmalısın, toparlan sevgilim, öyle ya da böyle seni yeniden kazanacağım.” –T.
Baskı: Londra Caddesi (On Dublin Street, #2)
Evet, kitabı okuyan herkesten duyduğunuz o cümleyle başlıyorum. Kesinlikle Dublin Caddesi gibi değildi. Hatta Braden ve Joss’un olduğu sayfaları okumak Cam ile Jo’dan daha iyi geldi bana. Onlar gibi bir çift olamasalar da gözümde, yine de iyilerdi. Jo ve kardeşi arasında ki bağı sevdim. Daha doğrusu bir ablanın anneye dönüşümü beni gerçekten etkiledi. Tabi sinir olduğum noktalar ve tutarsızlıklar vardı. Sevgililerden alınan yardım mı yoksa değer verdiklerinden aldığın yardım mı geri çevrilir? Bu konuda Jo bana kalırsa tam bir aptaldı. Cam ise çokta sıra dışı değildi ama KALEDONYA OL hikâyesiyle ilgimi çeken biri oldu. Sonra da Jo’ya yol gösterici tavırlarıyla bir kademe daha atladı. Uzun bir şeyler yazmak isterdim ama kitapla ilgili, klasik olması dışında diyecek pek bir şey yok. Fazla bir beklentiyle okumayın. Özellikle Dublin’den sonra...
Baskı: Lanetli (Causal Enchantment, #1)
Kurgusu iyiydi ama yazarın bu kurgu kullanamamasından dolayı karakterler ve olaylar sönük kalmış. Halbuki On Küçük Nefes gibi güzel bir kitap olmasını umuyordum. Daha merak uyandırıcı, heyecanlı, 'bir şeyler vaat eden' türden bir dil isterdim. Anlatılan dünya ve o dünyada ki karakterler bende pek oturmadı. Evangeline'in bir vazoyu kırmasıyla başlıyor her şey. O vazonun sahibi Sofie ile tanışıp anında başka bir şehre gitmesi (Olayın garipliğine bakar mısınız? Eva'nın saflığının başka bir şeye döndüğünü anladığım anlardan biri bu. Yani kitap boyu bu tip davranışlarla karşılaşacaksınız.Dikkat!) ve o şehirde öğrendikleri o kadar hızlı oldu ki 'ne oluyor ya' dedirtti. Ve sonra rüyalarındaki(!) çocuk Caden. Tahmin edersiniz ki Eva ona aşık oluyor ama kitap boyu aralarında ki bağı benimseyemedim. Bir şeyler eksikti. İlk kitap olmasından dolayı da olabilir bu söylediklerim. Devam kitaplarını okumam asla dedirten bir beğenmeme söz konusu değil. Çünkü sonunda gerçekleşen olaylar diğer kitaplar da neler olacağını merak etmemi sağladı. Bu arada yabancı yayınlarına hayranım şu orijinal kapakları yüzünden. Ve çevirmenlerine. Umarım hep böyle devam eder..
Baskı: Fareler ve İnsanlar
'İnsanın yüreğinin iyi olması için akla ihtiyacı yoktur. Bana zaten bu ikisi birlikte pek olmuyor gibi geliyor. Gerçekten akıllı bir adama bakıyorsun, hiç de iyi biri olmadığını görüyorsun.'
Baskı: Tatlı Yalan (The Maddox Brothers, #2)
Klasik bir Maddox erkeği olan Thomas ve inatçı, sadece işiyle evli, aşkı bilmeyen Lindy ‘nin(Liis) kaçıp kovalayan hikâyesi. Ben çok beğendim. Her Maddox kardeş, birbirini tekrarlamayan kendine özgü davranışlarıyla kendini okutuyordu. Travis ve Trenton uçuk tiplerdi ama Thomas, diğerlerine göre sorumluluk sahibi, küçükken bile büyük olmaya mecbur kalmış, kardeşleri ve babası için en iyisini düşünen bir FBI Ajanı. Ve Kalbi kırılmış. Biliyorsunuz diğer kitabın sonundaki bombayı. Arka kapakta İlk aşkının Lindy olmadığını iddia eden bir tanıtım okuyorsunuz ama bana göre Lindy her açıdan Thomas için bir ilkti. Sinir bozucu davranışları olmadı değil tabi Lindy de ona eş değerdi. Sürekli kendini geri çekmesi biraz sinirlendirdi beni ama sonra hak veriyorsunuz. Sonuçta 3.bir kadının varlığını hissediyor. Diğer kitaplarından farkı; işleri yüzünden gelişen olaylar ve karakterlerin aralarındaki ilişkiydi. Normalde Trenton ve Travis kızların peşinden epey koşmuştu ama Thomas azcık olan katı tutumunu korudu ve bu çok hoştu. Jamie ve Maddox kardeşleri bilirsiniz eğer serinin diğer kitaplarını sevdiyseniz bunu da çok seveceğinize eminim. Ayraca da bayıldıııııım. “Aşk, tahminler ya da davranışsal belirtilerle ilgili değildir. Sadece olur ve senin, onun üstünde bir kontrolün yoktur.” “Emirlere itaatsizlik etmek gibi bir alışkanlığın mı var Ajan Lindy? Bu yüzden mi seni buraya gönderdiler? Emrim altında olman için mi?” “Beni isteyen sendin hatırladın mı?” Yüz ifadesini hala çözememiştim ve bu beni deli ediyordu. “Ben seni istemedim,” dedi. “Ben elimizdeki en iyi yabancı dil uzmanını istedim.” “O, ben oluyorum efendim.”
Baskı: Benim Uzak Yıldızım (Starbound, #1)
Böyle güzel bir kitaba böyle tatmin etmeyen bir son yakışmadı. Seri olmasından kaynaklı bizi merakta bırakacak sonları çoktan kabullendim ama burada ki son her şeyi daha da karmaşık hale getirdi. Bunun dışında akıcıydı. Heyecanlı ve sayfaları çevirmem için neredeyse sadece karakterler yeterli oldu. Normalde bu tarz kitaplar da sıkılırım. Bir yerden kurtulmaya çalışan bir grup genç ve klasik olaylar dizisi… Ama bu sefer öyle olmadı çünkü klasik şeylerle karşılaşmadım. Traver ve Lilac’ın birbirlerine olan içten duyguları, olaylara yaklaşım biçimi ve yazarın kurguladığı dünya sayfalarda kaybolmama yetecek türdendi bana göre. Traver, deneyimli olsa da okudukça onun da korktuğunu bilmek daha da gerçekçilik katmış kitaba. Normalde bir kahraman vardır serttir ve her şeyin üstesinden gelir. Tamam, belki bizimki de kahramandı ama onun düşüncelerini okurken bazen çaresiz oluşu ve neye inanması gerektiğiyle ilgili yaşadığı tereddüt Traver’ı farklı bir yere koydu. Lilac da çok başarılıydı. İlk başlarda Traver’a karşı tutumu sinirlerimi bozsa da ilerleyen sayfalardaki değişimi ve ona bağlanışı çok hoştu. Şımarık bir genç kız ve sert bir binbaşıyla karşılaşacağıma çok emindim hâlbuki Son sayfalar da yüreğim ağzıma geldi. Okuyanlar bilir. Ve sonra bir mucize. Yazar heyecan katmasını iyi biliyor anlamış oldum. Anlatımı da gayet net ve anlaşılırdı. Tavsiye ederim. Bir belirsizlik yaşıyorum diğer kitap gerçekten de başka bir çifti mi anlatıyor? Öyleyse içim biraz buruk çünkü bu ikiliyi okumak isterdim. Ve eğer öyleyse bu bilinmeyen gezegende yaşanılanlara nasıl bir açıklık getirilecek meraktayım. Dediğim gibi daha birçok soruyla baş başa bıraktı.. Lilac Rose LaRoux. Dokunulmaz. Zehirli. Adımı Zehirli Sarmaşık koysalarmış keşke. Ya da Yüksükotu. Veya Güzelavratotu. Kapıyı, bükülen çerçevesinden ayırmak için bütün ağırlığımı vererek omzumla açmam gerekti. Kafası bozulduğunda Bayan LaRoux’nun çıkartacağı türden sesleri andıran, acımasız bir gıcırtı çıkarttı. Soruyu tarttı, sonra başıyla onayladı ve saçlarını ait oldukları yerde toplamak için, elini başına götürdü. “Nereye oturacağım?” Oturmak mı? Buraya kadar sizin için cebimde taşıdığım şu rahat şezlonga elbette, Majesteleri. İyi ki sordunuz. :)) ‘Kimse onu benden almasın yeterdi.’ "Sen ölürsen, bende ölürüm."
Baskı: Kan ve Yıldız Işığı Günleri (Duman ve Kemiğin Kızı, #2)
İlk kitaba harika derken ikinci kitap sanki mümkünmüş gibi ilkini de solladı. Kitabın konusunu anlatarak zaman kaybetmek istemiyorum. Konuyu anlatsam hiçte yeterli olmayan karmaşık bir şeyler ortaya dökülecek bundan eminim. İki âşık düşünün ama şu zamana kadar hiçbir kitapta rastlamadığınız türden. Onlar gelecek. Karou umut, Akiva Işık. Ne desem bilemiyorum ilk kitapta bu kadar sarsılmamıştım ama şimdi olayların ilerleyişi ve anlatım beni benden aldı. Yazarın garip ama çok hoş bir dili var. Savaşı öyle şiirsel bir dille anlatmış ki ya da masalsı mı demeliyim bilemedim. Harikaydı. İlk başlar da kişilerin çok olmasında dolayı kafam karıştı, isimler birbirine girdi. Ama sonra her biriyle ayrı ayrı bağ kurdum. Savaşta iki tarafında masumları olduğunu, barış için çabalayanların feda ettiklerini okurken garip bir havaya girdim. Ve kitabı okurken büyük şaşkınlıklar yaşamaya hazır olun. Resmen yazar ters köşe yapmaya bayılıyor bunu anladım. Şimdi 3.kitabı kim bilir kaç yılında çıkartırlar. (Sevgili Artemis Yayınları bir kere de şaşırt bizi. Lütfen!) Bu seriyi kaçırmayın. Akiva ve Karou ile tanışın. Başkada bir şey demiyorum 'Dünyaları dolduran hayatın kendisidir. Seni ya hayat yönetir, ya ölüm.' 'Aşk bir elementtir.' Ve duyduğum en mutlu haber Film olacakmış!
Baskı: İblis Kral'ın Öpücüğü (Immortals After Dark, #7)
Heyecanı dorukta tutan bir kitaptı. Ve karakterler… Woede’ler tartışmasız bu seride favori karakterlerim. Rydstrom, isteklerini her zaman krallığının gerisinde tutmuş, tacı için mücadele eden yakışıklı iblis kralı. Ve en merak ettiğimdi. Sabine, İllüzyonlar Kraliçesi. Ne iyi ne de çok kötü. Ama İsteklerinin peşinde koşan ve almayı bilen biri. Sert ve seksi ayrıca yalancı. Kardeşinden başka güvendiği ve önemsediği kimse yok. Bilin bakalım kime kadar? Eveet Rydstrom’a kadar. Zevk Mahkûmu kitabının son sayfalarında nasıl tanıştıklarını hatırlarsınız. Kitap oradan başlıyor. Okurken bir birine bu kadar zıt iki kişi nasıl olacak diye endişelendim çünkü Sabine kitabın başlarında gözüme kötü bir kadın gibi görünmüştü. Tabi İblisimizin de ezeli düşmanının kardeşi. Böyle olunca yalnız ve uzun zamandır eşini bekleyen Rydstrom için bir hayal kırıklığı olabileceği beynimi yedi durdu. Bu cümlenin sonunda koca bir ama bekliyorsunuz değil mi? Evet, ama öyle olmadı. İlerledikçe olaylar çözülmeye başladı Sabine’in asıl amacı anlaşıldı. Aslında böyle katı ve sevgisiz olmasının nedenleri bence epey sağlamdı. O yüzden birbirini çok iyi dengeleyen bir çift oldular. Laf dalaşları güldürdü, yan yana olma istekleri duygulandırdı ve mücadeleleri vay be dedirtti. Ve yan karakterlerden en beğendiğim çatlak Nix yine beni diğer kitabı okumaya sevk etti. Kitapta Karanlığın efendilerine Nix (her şeyi bilen Nix) tarafından yapılan gönderme çok meraklanmama neden oldu. Diğer kitap ne zaman? Yazara değinmeme gerek var mı bilmiyorum. Serinin 6. kitabında artık hoşuma giden merak uyandıran ve akıcı olan anlatım biçimini çok benimsedim. Ve her kitapta olaylar birbirinde farklı olsa da karakterler arasında bir bağ var. Seri, sürekli kendisini bir tık yukarı çeken farklı gelişmelerle karşımdaydı. Bence başlamayan varsa başlamalı. Farklı hayal dünyalarını okumak her zaman güzel olmuştur. Hele kitap sizi o dünyanın içine tamamen alabiliyorsa bundan güzeli yok. Bu seri de onlardan biri. Lanthe’nin sesi fısıltı şeklinde çıkıyordu. “Şuan uçan canavarlardan kaçıyorum. Sen?” Sabine, “ İki metre on santimlik bir öfke iblisinden kaçıyorum.” :) “Bilmiyorum.” Diye bağıran Rydstrom yumruğunu duvara vurdu. “Bir şey hissetmeni istiyorum. Benim için.” Ardından tekrar Sabine’in üzerindeydi, ensesini kavradı. “Çünkü sen yüreğimi yerinden oynatıyorsun.”
Baskı: Eksik Parça (Mara Dyer, #1)
Kafamda binlerce soru dönüp duruyor şuan. Acayip karmaşık bir 400 sayfa okudum ve sorularımın cevabını bulmak yerine bir de bir ton soru ekledim. Kendimi tutabilseydim ikinci kitaba kadar az da olsa merakım giderilirdi ama yok meraklı yanım ağır bastı. Merak kediyi öldürürmüş. Ayneen katılıyorum bu söze çünkü bu sona yüreğim dayanamayabilir.. Öncelikle kitaba bayıldım. Kurgusu, akıcı olan yazım tarzı sıkılmamı engelledi. Ve o her sayfada merak uyandıran his peşimi hiç bırakmadı. Ne olacak diye diye kör olmaktan son anda yırttım. Çünkü günün yarısında başladığım kitabı kafamı hiç kaldırmadan bitirdim. Kitaba dönecek olursak, okumaya başlayıp yarısına geldiğimde Mara’nın psikolojik bir rahatsızlığı olduğunu düşündüm. Ama yavaş yavaş sayfaları çevirdikçe normal bir durumun olmadığı ortaya çıktı. Ve ben hala ne olduğunu çözemedim. Mara ne? Bilen varsa beni de aydınlatsın lütfen. Tramvatik şeylerle nasıl baş edebildi? edebildi mi ondan da emin değilim. Çevresinde gelişen tuhaf olaylara odaklanmaktan kızı aslında kafam da hiç tartmamışım. Sessiz, dikkat çekmemeye çalışan, arkadaşlarının yasını tutarken bir yandan da kendisinde ki tuhaflıklarla uğraşan birisiydi. Okurken onun adına çok üzüldüm. Emrah oldu resmen kız. Ama sonra Noah çıktı sahneye. Onu Mara’nın sözleriyle tanıtayım size; “Tıraşsız geçen gün sayısı: Uç ile beş arasında. Çarpık tebessüm: Tehlikeli. Gözler: Mavi ve sonsuz. Saçlar: Güzel, mükemmel bir karmaşa.” Bende bir kaç kelime ekleyeyim ki güzel görünüşten ibaret olmadığını anlayın. Serseri görünüşünün altında sakladığı kocaman bir sırrı var. İlerleyen sayfalarda Mara’nın yanında olan ve hep ona yardımcı olan Noah bu hikâyedeki favorim. Ama ondaki sırrı fark etmedim değil. Yazar bunun hakkında ipucu vermese de çoğu kitapta başımıza gelen tahmin edilebilirlik bir durumdu. Bunun dışında kitaptaki karamsar hava bana göre çok ağırdı. Umarım ikinci kitapta azcık da olsa bu hava dağılır. Tavsiyemdir.
Baskı: Karmakarışık (Tangled, #1)
Ne kadar güldüm öyle. Okuduğum birçok güzel yorumu her yönüyle hak ettiğine gözlerimle tanıklık ettim. Bütün kitap Drew’un bakış açısından, okuyucuyla sohbet eder bir havayla yazılmış. Ve Drew beni kendine hayran bıraktı. Çoğu zaman tavsiyeleri ve yaptıkları sinirlerimi bozsa da genel itibariyle tatlı, yemelik bir şekerdi adeta. Duymasın genel de tatlı lafını erkekler sevmezmiş. Bu da tavsiyelerinden biriydi. Şaşırdığım nokta yazarın kadın olması. Ama yazılanlar sanki bir erkeğin yazabileceği, bir erkeğin iç dünyasından çıkabilecek şeylerdi. Tebrikleeer Emma.. Dili ve anlatımı harikaydı. Şimdiki zamanla yazılmış olsa da bu durum ilk kez beni etkilemedi. Normalde o ekle yazılan kitaplarda kapıda kalmış gibi hissederim ama tam tersi bana böyle bir şey hissettirmedi. Ve çevirmene teşekkürlerimi sunuyorum. Çünkü bilmemiz gereken her şeyi çevirmiş. Bazı kitaplarda başınıza gelmiştir mutlaka, çeviri esnasında bazı kısaltmalar veya bir film hatta bir kaç kelime aynen o şekilde, sayfanın sonunda açıklaması yapılmadan bırakılır ve bizler de netten yardım almak zorunda kalırız. Heh işte kitapta bunların hiç birine gerek kalmadı. Bu yüzden çevirmene minnettarım. Bu arada adı geçen filmleri bulabilirsem izlemeyi düşünüyorum. Karakterler arasında ki diyaloglar en çok güldüğüm noktalardı. Zekice yapılan göndermeler, ince manalar vardı. Ve öyle bomboş, küfürlü konuşmalarla gülmeyi amaçlayanlardan kesiinlikle değildi. Tamam, belki azcık edepsizlik vardı ama Drew bunu bize bilimsel bir şeymiş gibi yansıttı bana göre. Adam çok iyi kelime oyunları yapıyor yahu! Kate’e gelirsek onun için pek bir şey diyemeyeceğim ama çetin cevizdi. Hırslı ve zeki. Drew’u alt edebilecek türden biri. Hatta ‘tam bir Alexandra’ dyebiliriz. ;) Bence okuyun Drew’u tanıma fırsatını kaçırmayın. Pardon Drew’un grip olma macerasını kaçırmayın diyecektim. Elimde olsa bütün kitabı alıntı şeklinde paylaşacaktım ama bunlarla idare edin okuyana kadar :) "Sen, ona Salak Sally demiyor muydun?" "Evet," diye buyuk bir ciddiyetle başını sallayarak onaylıyor. "Diyordum. Ve ona aşıktım." Hala hicbir şey anlamış değilim. "Bütün üçüncü sınıfların onu, Salak Sally diye çağırmasına sen sebep olmadın mı?" Tekrar başıyla onaylıyor ve "Aşk, insana aptalca şeyler yaptırıyor işte." diyor, sesinin bilgece çıkmasına özen göstererek. Sanırım öyle. Çünkü... "O kız, sırf sen başına bela oldun diye, haftada iki kez terapiste gitmek icin dersten erken cıkmıyor muydu?" Bunu bir sure duşunuyor. "Evet, doğru. Bilirsin, aşkla nefret arasında cok ince bir cizgi vardır, Drew." "Sally Jansen, o sene okul değiştirmemiş miydi, hani-“ "Bak dostum, demek istediğim, o kızdan hoşlandım. Onu sevdim. Harika olduğunu duşunuyordum. Ama bu duygularla başa cıkamıyordum. Bunları nasıl doğru şekilde ifade edebileceğimi bilmiyordum." Ne zaman birisi - bu birisi de genellikle ben oluyorum - küfür etse, içine bir dolar koymaları gerekiyor. Bu hızla giderse, Mackenzie üniversite parasını o kavanozdan çıkaracak. Görünüşe göre, pek çok kadının ant içtiği 'karşı cinsin yanında salatadan başka bir şey yemem' kuralını pek takmıyor gibiydi. Hem kadınlar bu fikri nereden edindiler ki? Sanki bir adam kalkıp arkadaşına, "Oğlum, kız çok çirkindi ama o marulu öyle güzel yedi ki, ona sahip olmak zorundaydım," diyecekmiş gibi. “…şu çocuğa Sindirella'yı seyrettirme. O çizgi filmin nasıl bir örnek teşkil etmesi gerekiyor cidden? Başkahramana bak bir kere. Lanet olası ayakkabısını nerede bıraktığını bile hatırlamayan, malın teki. Sonra bir de kalkıp tayt giymiş bir puştun ayakkabıyı getirmesini bekliyor. Böyle boktan şey görmedim." Yaşlı kadınların bana karşı bir şeyi oluyor. Nasıl açıklarım bilmiyorum ama yanağımdan makas alma, kafamı sıvazlama türünde bir şeyden bahsetmiyorum. Kıçımı avuçlama, şeyimi okşama ya da 'neden tekerlekli sandalyemi süpürge dolabına itmiyorsun, içeride neler neler yaparız' türden bir şeyi kastediyorum. İnsanın psikolojisi bozuluyor. NYU bir inceleme yaptı. Farelerle. Erkek farelerin beyinlerine elektrotlar yerleştirerek kafeslerine iki buton koydular. O küçük şanslı piçler mavi butona bastığında, elektrotlar orgazmı tetikliyordu. Kırmızı butona bastıklarında ise, yemek veriliyordu. Farelerin hepsine ne olduğunu bilmek ister misiniz? Öldüler. Açlıktan hem de. Hiçbiri asla kırmızı butona basmadı. “…Bana küfret, vur, içinde ne varsa dök. Hepsini kaldırabilirim. Çünkü sen beni ittikçe, ben bunun gerçek olduğunu ispatlamak için daha çok savaşacağım. Hiçbir yere gitmediğimi ve sana olan hislerimin değişmeyeceğini göstereceğim. Ve sonra bir gün — belki yakın zamanda değil, ama bir gün — sana, 'sen, Kate Brooks. Sen hayatımın aşkısın’ diyeceğim ve sen, bunun doğru olduğundan hiçbir şüphe duymayacaksın."