Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Ölüm ve Şeytan
Yıl 1260. Avrupa'nın en iddialı yapısı olan büyük katedral yavaşça Köln sokakları üzerinde yükseliyor, göğe ulaşmış kulelerinin ve payandalarının gölgesinde ise doğaüstü yeteneklere sahip bir suikastçı yeni avlanma alanını gözlüyordu. İnsandan çok bir gölgeyi andıran katil ilk kurbanının canını almakta hızlıdır; ama bu cinayetin bir tanığı vardır: Tilki Jacop adlı, alev saçlı bir hırsız. Siyahlara bürünmüş heyuladan korkmakta haklı olan Jacop, canını kurtarmak için kaçmaya başlar; bizzat Ölüm Meleği tarafından kovalanmakta olduğuna emindir. Kurnaz Tilki, şehrin sokaklarını avcunun içi gibi bilmesine rağmen en sevdiği silah tabanca kabzalı bir arbalet olan zalim ve yaman katilden bir türlü kurtulamaz. Kader, aldığı yaralar ve çaresizlik Jacop'u elbise boyacısı güzel bir kız, onun ayyaş bir serseri olan babası ile bilge bir din adamı olan ve fikir tartışmalarını şarabı sevdiği kadar seven amcasından yardım istemek zorunda bırakır. Bir arbalet okuyla gelecek zamansız ölümün tehdidi enselerindeyken, Jacop'un alışılmadık çetesi kendilerini bastırılamaz bir intikam arzusundan doğan ve şehri paramparça edecek bir komployla karşı karşıya bulur. Sokaklar kana bulanmak üzeredir.
Baskı: Zulu
Romadaki polis tiplemesi olan Ali Neuman, şiddetle erken yaşta tanışmış; çocukluk yıllarında büyük kardeşi ve babası Zulu oldukları için, Ali’nin gözleri önünde katledilmiştir. Şiddete karşı savaşan başarılı bir polis profiline sahip olan Ali Neuman, ağır suç departmanının şefidir. Hergün yeni bir cinayet olayı yaşanan Cape Town’da,18 yaşında genç bir kız, botanik parkında ölü bulunur. Polis şefi için genç kızın ölümü sıradan bir cinayet vakası değildir. Kurbanın varlıklı bir aileye mensup olması ve kanında bulunan ne olduğu anlaşılamayan madde nedeniyle geniş kapsamlı bir soruşturma başlatılır. Ali ve yardımcıları Dan ve Brian, Cape Town sokaklarında uyuşturucu satıcılarının peşine düşerler. Soruşturma ilerledikçe cinayetler de devam eder. Kanında aynı maddeye rastladıkları yeni kurbanlar bulurlar. Bir cinayet vakasıyla başlayan soruşturma, uyuşturucu trafiği ve sokak çeteleri arasındaki çatışmalardan ülke genelindeki tüm siyahları yoketmek isteyen ırkçı bir guruba kadar uzanır. Uzun yıllar orduda görev yapmış, geçmişi karanlık bir albayın izini bulurlar. Orduda görevli olduğu dönemlerde kabileler arasındaki çatışmaları körükleyen ve siyahlara karşı katliamlar yapan ırkçı albay Joost Terreblanche, ağır silahlı bir ordu kadar tehlikelidir. Romanın ilk bölümlerinde, polis şefi Ali Neuman ön planda görünüyor. Yazar, yarattığı tiplemelerin, olayı çözüp mutlu sona ulaşmalarına izin vermiyor. Romanın daha yarısına gelmeden Ali’nin yakın çalışma arkadaşı Dan öldürülüyor. Yazar, sıradan polisiye kurgunun dışına çıkıyor; gerilim dozunu yükselterek, polislerin işini zorlaştırıyor. Dan öldükten sonra cinayetlerin düğümünü, Ali’nin diğer arkadaşı Brian çözüyor. Romanın başında art karakter olarak karşımıza çıkan Brian, sayfalar ilerledikçe romanın odağındaki isim oluyor. Güney Afrika’nın 2000’lı yıllardaki panoramasını romanın içinde okuyucuya aktaran yazar, ülkedeki suç oranının çok yüksek olduğuna dikkat çekiyor. Afrika kıtasında diğer ülkelere kıyasla gelişmiş ve büyümüş bir ülke olan Güney Afrika, roman boyunca karşımıza çıkan suç vakalarından sonra tehlike kavramıyla adeta özdeşleşiyor. Demokrasinin Afrika kıtasındaki macerası bir hayli sarsıcıdır; Afrikanın ilk demokratik ülkesi ve aynı zamanda dünyanın en tehlikeli ülkesidir Güney Afrika. Cinayetler, silahlı saldırılar ve tecavüz suçlarıyla ilgili bazı istatistiklere romanda yer veriliyor. Ülke içindeki etnik guruplar arasındaki çatışmaların kökenini ülke tarihinden anekdotlarla anlatan yazar, çatışmaların kaynağını Apartheid dönemindeki anti demokratik ve ırkçı uygulamalara bağlıyor. Yazarın, Güney Afrika tarihindeki ırkçı çatışmalar hakkında detaylı bilgi vermesi bir gerilim romanı için fazlasıyla siyasi görünüyor. Ancak, romandaki suç örgütünün kökleri ülkenin siyasi geçmişine kadar uzanıyor. Yazar ülke tarihinde etnik guruplar arasında uzun yıllar devam etmiş olan çatışmalar hakkında bilgi vererek romanını gerçekçi kılıyor. Şiddet sahnelerini tasvir ederken gösterdiği yeteneği, o sahneleri bütün detaylarıyla zihninizde canlandırmanızı sağlayarak sizi romandaki gerilimin içine çekiyor. Romandaki alt metinler ve çok katmanlı kurgu, Zulu’yu basit bir polisiye-gerilim romanı olmaktan kurtarıyor.
Baskı: Bülbülü Öldürmek
Harper Lee... Yazdığı tek romanla 20. yüzyıl edebiyatının önemli kalemlerinden birine dönüşmüş bir isim. 1960’ta yayımlanan ve kısa zamanda ‘çok satanlar’ arasına giren ‘Bülbülü Öldürmek’le insanoğlunun ‘iyicil’ doğasını su yüzüne çıkaran bir metne imzasını koyan Lee’yi yalnızca bu eseriyle tanımıyoruz tabii ki. Truman Capote’nin çocukluktan itibaren arkadaşı olan yazar, ‘Soğukkanlılıkla’nın araştırma aşamalarında Capote’ye eşlik etmişti. Philip Seymour Hoffman’a Truman Capote kompozisyonuyla Oscar kazandıran Bennett Miller filmi ‘Capote’de, Harper Lee’yi Catherine Keener canlandırmış, yazarın kimliğine dair kimi ipuçları vermişti bize. Gelelim, Harper Lee’ye Pulitzer Ödülü getiren yarı otobiyografik romanı ‘Bülbülü Öldürmek’e... Bu metin, başta da söylediğimiz gibi insanın iyilikle imtihanını merkeze alıyor, tabii ki ‘kötü’yü de araç olarak kullanarak. ABD’nin güneyindeki ‘siyah düşmanlığı’ malûmunuz. Roman, ‘Büyük Bunalım’ döneminde bu bölgedeki küçük ve sıkıcı bir kasabayı mekân alıyor. Avukat Atticus Finch’in iki çocuğundan küçük olanı Scout anlatıyor bize hikâyeyi. Ağabeyi Jem’le birlikte gözlemledikleri üzerinden takip ettiğimiz bu hikâye, babalarından öğrendikleri ‘adil olma’ kavramıyla birlikte ‘büyüyen’ çocukların olaylara bakışlarındaki ‘saflık’a vurgu yapıyor. Ama bu saflık, bizi yanlışa götürmüyor hiçbir zaman, aksine ‘doğru’yu yanıbaşımıza taşıyor. Bu ikiliye bir de yeni arkadaşları Dill ekleniyor ve üç çocuğun gözünden bir insanlık dersi veriyor roman. ‘Bülbülü Öldürmek’in temelini adalet duygusu oluşturuyor. Atticus, bir beyaza tecavüz ettiği iddiasıyla yargılanan bir Afro-Amerikalıyı savunma görevi üstleniyor. İdealist avukatın bu hamlesini kasabadaki ‘önyargılı’ kitle onaylamıyor tabii, ama onun inandıklarının doğruluğu er ya da geç kanıtlanıyor, acı tecrübeler yaşanma pahasına. Hikâyenin öteki kanadındaki çocuklarsa, önyargının başka bir boyutuyla haşır neşir oluyorlar. Mahallelerindeki hiç görmedikleri bir adamı duyduklarıyla yargılayıp ondan korkuyorlar. Gerçekmiş gibi uydurulanların etkisindeki üç çocuk, Boo Radley adlı bu adamı gözlerinde iyice büyütüp bambaşka bir boyuta taşıyorlar. Çocuklarına doğruyu göstermek için elinden geleni yapan, ideallerini çocuklarına da aşılamaya çalışan Atticus ise içinde bulunduğu toplumdan soyutlanma pahasına inandığı şeyin peşinden gidiyor. Her iki hikâyeyi birbirine paralel biçimde anlatan roman, sanığın yargılanması sırasında bu hikâyeleri buluşturuyor. Atticus, doğru argümanlarla tümüyle beyazlardan oluşan jüriyi ikna etmeye çalışıyor. O da biliyor önyargıların kırılmazlığını, beyazların “Suçsuz!” diyemeyeceğini, davayı kazanma şansının sıfıra yakın olduğunu. Ama elinden geleni yapıyor, çabalıyor, ‘iyi’nin kazanması için uğraşıyor. Bu noktada, babalarını mahkemenin siyahlara ayrılmış olan balkonundan izleyen çocuklar, o güne kadar ondan öğrendiklerinin ete kemiğe büründüğüne tanık oluyorlar. ‘Erdemli’ olmanın sınıfsal değil, nereden gelirse gelsin ‘doğru’yla anlam kazanan bir şey olduğunu net biçimde görüyorlar. Çocukların çok korktukları Boo Radley ise hikâyenin şahikasında önemli bir rol üstleniyor. Toplumsal önyargıların nasıl kırılabileceği üzerine benzersiz bir finalle nihayete eriyor roman. Hem yetişkinler hem de çocuklar, adalet duygusundan bir an bile uzaklaşmamanın erdemiyle yüceliyorlar. Bugün bile yoğun biçimde hissedilen önyargıysa, en azından bu romanda yerle bir oluyor.
Baskı: Limasol
Fransa’da 2011 Polisiye Edebiyat Ödülü’nü alan Limasol, sürükleyici, kara bir casusluk romanı olmasının ötesinde, kimliğini arayan iki sorunlu halkın bireylerini uzak gölgeler olmaktan çıkarıyor. İntihar bombacıları, örgüt üyeleri, şairler, entellektüeller, uyuşturucu bağımlıları, bağnazlar, laik aileler Sarid’in kaleminde psikolojik derinlikleriyle, ayakta kalma çabalarıyla ve atalardan kalma değerlerine tutunma içgüdüleriyle kanlı canlı figürlere dönüşüyor. Aşkın da yine mücadeleyle şekillendiği romanda; yorgun evliliğini zorluklarla yürüten kahraman, orta yaşlı Dafna’nın efsanevi güzelliğinde neredeyse bir barış mesajı yakalıyor. Ancak aşktaki özverisi bile koşullarla acılaşarak asla neşe getirmiyor hatta kendi kaçınılmaz sonunu hazırlıyor. Düşman nedir? İnsanın asıl düşmanı kimdir? gibi derin sorulara da cevap arayan Limasol, Ortadoğu’daki ezeli çarpışmaya değerlerini ve insanlığını koruyarak bakmaya çalışmanın sancılı ve sürükleyici hikâyesini akıcı bir dille okura aktarıyor.