Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Madde Ve İnsan
insan yaşadığı dünyada diğer farklı canlıların kendisi için yaratabileceği tehlikeyi etkisiz hale getirmiş olup canlılığın her ortamda yaşayabilme becerisinin sentezini kendi vücuduna yeni unsurlar ekleyerek değil çevresindeki her türlü maddeyi kullanabilme becerisini sağladığı beynindeki değişiklerle yapmıştır. Böylelikle çevrenin onu değiştirmeye zorlama etkisini tersine çevirip, çevresini kendine uygun olacak şekilde değiştirme mücadelesinin, hem kendine hemde üzerinde bulunduğu dünyaya zarar vermemesi yönünde olması gerektiği sonucuna götürmektedir. Bulunduğumuz bilgi düzeyi maddenin katı, sıvı, gaz, ses, ışık, koku, ısı ve dalga olarak şekil değiştirebildiğini öngörebilmektedir. Maddenin enejiye, enerjinin maddeye dönüşümü bize entropinin artma eğilimini göstermektedir. Entropi karışıklık, kaos, düzensizlik gibi bir çok açıklaması olmasına rağmen ben entropiyi hareket artışı olarak ele almayı yeğliyorum. İnsanın maddeye dolayısıyla çevresine bir düzen vermeye çalışması, kendisini sabit kılıp (değişken olmayan) çevresinin değişimini kontrol altında tutmaya çalışması varlığını korumaya yöneliktir. Varlığını korumak, madde ve enerjiyi kullanma imkânıyla özdeş hale gelmiş gibi görünüyor. Böyle bir durumda bile insan üzerinde durduğu temel ihtiyaçlarına bağımlı olması, yaşamasına elverişli ortamın (uygun sıcaklık ve uzay konumunun devam etmesi vb.) devam etmesi gibi hassas temellerin ne kadar sağlam olduğunu kestirememektedir. Bu iki unsur yani bağımlılık ve korku insanın temel özelliklerindendir. Varlığımızı meydana getiren ihtiyaçları karşılama yeteneğini, çevremizdeki madde ve diğer canlıları (hayvan ve bitki gibi) kullanarak geliştirmemize rağmen henüz uygun ortamın devamı konusunda şüplerimiz devam etmekte. Küresel iklimin kötü değişimlerini engellenmesi, sürekli barışın sağlanması gibi konulardaki başarının, enerji ve madde kullanımında geliştirilebilecek ve herkesin yararlanabileceği küresel sistemlerle mümkün görünüyor. İnsanın, maddeye karşı tutum ve davranışları, onu bilmesine paralel olarak belirgindir. Enerjiye karşı ise nasıl davranacağını belirleyememiş ve sınırlarını saptayamamıştır. Çünkü enerjinin, maddeyle dönüşümlü şekilleri hakkında gelişen bilgisi olmasına rağmen karanlıkta kalan daha birçok yönü bulunmaktadır. Bu değişim ve dönüşüm insanın yaşamasına uygun ortam değerlerinin (sıcaklık, hareket ve oran ) çok üst aşamalarında veya çok alt aşamalarında gerçekleşmektedir. İnsan(canlı) hem kendisi bir madde hemde maddeden enerji üreten bir varlıktır. Evrenin entropisine ne gibi etkileri olabilir ? Arttırmakta olabilir mi ? Biz tüm dünya insanları anlaşmanın yollarını bulmak zorundayız. Bu bir tercih değil zorunluluktur. Tarihe bakınız, kazanılan büyük ve uzun sürekli birlikteliklerin kaynağı madde ve enerjiye ait bilgilerin yenilenmesi ile olmuştur. Bu bilgiler güç ve hakimiyet için kullanılmış, bireysel erk veya grup tarafından temsil görmüştür. Bu bilgi eksikliğindeki yanlışlıklar sürerken ırksal ve inançsal gibi özelliklerimiz madde ve enerjiye ait bilgilerin yenilenmesinin devam etmediği ve anlaşmaların zaafa uğradığı aşamalarda ortaya çıkarak savaşların nedenleri olmuştur. Evrensel barışın sağlanmasında ulusal kimliğin, ırk ve inanç farklılıklarını sorun olmaktan çıkaran yapısıyla diğer ulus kimlikleriyle güç ve hakimiyet mücadelesi için değil, yazılı tarihin başına kadar gidilebilecek eski hesaplarla uğraşmakla da değil, ortak çıkarların oluşabileceği ve dünya kamuoyunu kazanabilineceği gibi bir çok birleştirici evrensel davranış ve sistemlerin ortaya konmasıyla mümkün olabilir. Tarihte yapılan savaşlar geniş ve büyük alanlardaki sınırlarını, çevresi alev ve insanlarla dolu olan küçük bir dünya sahnesine daraltmıştır. Terör insanlığın kanseridir. Tüm insanlığın kendi ile sorunlarını çözmesini, madde ve enerji hakkında ortak tutumunu geliştirmesini diliyorum. Yaşanabilir ve yaşatılabilir bir dünya olması dileğimle...
Baskı: Kiraze
Gerçek bir hayat hikayesinden yola çıkılarak yazılan Kiraze, Osmanlı tarihindeki bankerlik sisteminin ve rüşvet olaylarının bilinmeyen yanlarını ortaya çıkarması açısından da ilgi çekici bir roman. 1492 yılında İspanya'dan çıkıp İstanbul'a gelen Esther Kira, sarayla içli dışlı olup dönemin önde gelen bankerlerinden ve sır katiplerinden biri olur. Ancak ilk mali krizde kellesini kurtaramaz. "Kiraze" Sadece bir yahudi kadınının hikayesinden ibaret değil... Safiye Valide Sultan'nın sırdaşı, akıl hocası olması onu daha bir gizemli hale getiriyor... Solmaz Kâmuran'a göre aslında Kirâze romanının kahramanı ne Kirâze, ne de başka birisi, bu romanın bir baş kahramanı yok. İç içe geçmiş örgüler içinde ilerleyen roman sık sık Kirâze'nin hikayesine dönüşler yapsa da önemli bir ölçüde 16. yy. Osmanlısını ve Avrupası'nı anlatıyor; İngiltere sarayındaki taht kavgalarından Vatikan'daki garip ilişkilere, Avrupa'nın büyük şirketi Mendeslere, oradan Osmanlı'yla başı sık sık derde giren Venediklilere kadar 16. yy. dünya tarihinden kesitler görmek mümkün. Kâmuran, Kirâze'ye yalnız bir Yahudi kadının hikayesi olarak bakılamayacağını söylüyor. Kirâze'de yazarın kurguladığı bazı karakterler dışında tarihi kişilikler doğru zaman ve mekanda konumlanmışlar. Tarihsel romanın gerçeğe sadık kalmak gibi bir mecburiyeti olmadığını bilmemize rağmen gene de neler gerçek, neler kurgu diye merak ediyoruz: "Kirâze'nin ailesindeki karakterler ve özel yaşantısı kurgu öncelikle. Ama dört tane oğlu olduğu kesin. Bu dört oğlundan üçünün kendisiyle birlikte öldürüldüğü de kesin. Dördüncüsünün de Müslüman olup Aksak Mustafa Çavuş lakabıyla anıldığı da bir gerçek. Mendes de gerçek, zaten Osmanlı tarihinden Mendes müessesesi diye ayrı bir bölüm var. Bir Yahudiye dükalık verildiği de tarihi doğruları yansıtıyor. Nasi ailesinin bugünkü İsrail'in bulunduğu yere kentleşme çabaları ve İspanya'da Yahudi cemaati önderinin İspanya kralına karşı yaptığı konuşma gerçek, kurgu değil".
Baskı: Elif
Yazarın Rusya'yı baştan sona gezdiği (elifin tanımının bir reenkarnasyon olayı olması) ve bu ruhsal yolculuğunda, Türk kızı Hilal karşısına çıkıyor ve kendisine bu yolculukta eşlik eden sıradışı bir keman virtüözü olarak yerini alıyor. 9288 km’lik Trans Sibirya Mistik yolculuğunda krallığını arayan yazar eski hayatına elif’i bularak dönmektedir. Geçmişi ile hesaplaşması ancak bu şekilde mümkün olacaktır. Simyacı kitabı kadar da olmasa bile okunabilir kitaplar arasında. Tanrı’yı bilen tarif etmeye yeltenmez, tarif eden Tanrı’yı bilmez. (syf;111) Seni seviyorum çünkü, dünyadaki bütün aşklar aynı göle akan farklı ırmaklar gibidir. O gölde kavuştuktan sonra hepsi tek bir aşk olur, yağmur bereketi ile toprağa yağar.
Baskı: Kayıp
Hem heyecan uyandıran hem de kader ve özlem gibi derin konuların coşkulu bir dille anlatılan bir roman. Kayıp,okuyucunun hayal dünyasına girecek kadar gerçekci olan üç eşsiz karakterin hikayelerini birlikte dokuyor. Kayıp, tanıdığınız herkesin eline tutuşturmak isteyeceğiniz türden bir kitap. Yazar Jodi Picoult'un kitaplarını okuyan okurlar anımsar, aynı çizgi ve duygu yoğunluğu ve yoğun bir şekilde merak uyandıran hikayesi gayet güzel. Ara ara hikayede (çeviriğ hatası diyelim buna) kopukluklar olsa da, Hepimizin hayatta kalmak için aradığı karmaşık ve yürek parçalayıcı yollara yapılan ustaca hazırlanmış bir gezi…”
Baskı: Sürü
Kitabın en başında basit bir harita ile deniz diplerinin yapısı, kıta sahanlığı, derin deniz çukurları gibi yüzey oluşumları gösteriliyor ve insanoğlunun uzay hakkında bildiklerinin denizlerin altı hakkında bildiklerinden çok daha fazla olduğuna dikkat çekilerek kitaba bir giriş yapılıyor. Peru sahilleri, Norveç açık denizlerindeki petrol araştırmacıları, İngiliz Kolombiyası gibi kuzeyden güneye bir hat üzerinde denizlerde bir takım anormallikler meydana gelmeye başlıyor. Kaybolan balıkçı, balinaların sebepsiz yere teknelere saldırması ve saldırganlaşması, petrol araştırmacılarının deniz tabanının garip mikroorganizmalar tarafından işgal edildiğini tespit etmesi (bilinen ama evrim geçirmiş deniz altı canlıları) gibi olaylar silsilesine bilim adamları şüphecilikle yaklaşarak bunların bir tesadüf olamayacağını söylerler. Önce bireysel ve küçük gruplar halinde başlayan araştırmalar, bir süre sonra durum tüm ülkeleri ve hatta gezegenimizi tehdit eder hale gelince, dünyanın en iyi bilim adamları ile bir araştırma grubu kurularak araştırılır. Matematik, fizik, biyoloji bilimleri ve tabii ki dünyamızın ekolojik dengesi ile ilgili birçok bilgi içeren kitap 800 sayfa ve küçük puntolarla basılmış olmasına rağmen kesinlikle sıkıcı değil. Kitabın sonunda, yazarın araştırmalarından ve kendilerinden yardım aldığı bilim adamlarının bir listesi var.
Baskı: Canavar
Canavar çok hassas bir konuyu, pedofili ve pedofillerin cezalandırılmasını ele alıyor. Bernt Lund, 9-10 yaşlarında birçok kız çocuğuna tecavüz edip akla gelebilecek en vahşi işkencelere maruz bıraktıktan sonra katletmekten hüküm giymiş bir sapık. İdam cezasının olmadığı İsveç adalet sistemince gönderildiği Aspas hapishanesinin cinsel suçlardan hükümlü mahkumların olduğu bölümünde cezasını çekmekte. Bir nakil esnasında etrafındaki gardiyanları yaralayarak kaçmayı başaran Lund'un, özgürlüğüne kavuşur kavuşmaz yaptığı ilk şey yapmayı en iyi bildiği şey oluyor ve bir kız çocuğunu daha katlediyor. Fakat bu sefer sert kayaya çarpıyor,zira öldürdüğü kızın babası bu sapığın onu elinden kaçıran adalet sistemince yakalanamayacağından emin. O yüzden bu pisliğin başka çocukların daha canını yakmasını engellemek için adaleti kendi eline almaya karar veriyor. Kurulumu itibariyle bir gerilim romanı gibi görünse de aslında o türe ait bir yapıt değil Canavar. Kitabı yarıladığınızda yukarıda bahsettiğim olay örgüsü kabaca bir sonuca ulaşıyor. Yazarların asıl ilgilendiği husus,böylesi bir sapığı elinden kaçıran ve yakalayamayan bir adalet mekanizmasının yapamadığını yapan bir adamın işlediği cinayet,İsveç hukukundaki tabiriyle başka cürümlerin ortaya çıkmasını önlemeye yönelik bir orantılı güç kullanımı mıdır, yoksa sebebi ne olursa olsun diğer cinayetlerle eşdeğer biçimde cezalandırılması gereken bir eylem midir? Yazarlar bu tartışmada kendilerini konumlandırdıkları noktayı bir noktaya kadar belli etseler de,konuyu olabildğince farklı açılardan ele almaya çalışıyor ve bunda belli ölçüde başarılı da oluyorlar. Acılı babanın işlediği cürümü haklı bulan halk adamın ceza almamasını savunurken,bunlardan bazıları bu yönde karar çıkması halinde etrafında pedofil olduklarından şüphe ettikleri kimselere bir linç hareketi başlatmak için fırsat kolluyorlar. Öte yandan yargı çevreleri de ömür boyu müebbetin,arkasında yatan sebep ne olursa olsun böyle bir suç için ideal bir ceza olduğu kanaatinde. Kızı hunharca katledilmiş baba karakteri ise tüm bu tartışmaların uzağında,yaşamak için bir neden arayan bir adam haline gelmiş durumda. Zaten hikayedeki okuyucuya sunulan pusula da baba karakteri oluyor,zira adamın kızı kaçırıldığında yada katledildiğinde yaşadığı acıyı içinizde hissedebiliyorsunuz. Olayı bu şekilde birçok farklı yönden ele almaya çalışan yazarlar, hikayeyi mantıklı olarak kabul edilebilecek bir şekilde sonuca bağlarken kesin cevaplar vermekten kaçınıyorlar ama benim şahsi kanaatim sorununun kökeninin, bu tarz suçlarda babanın kestiği cezayı daha en başta kendisi kesmesi gereken adalet sisteminin "adalet" anlayışında yattığı yönünde. Yazarların da bu minvalde bir tavırları olduğunu hissediyorsunuz okurken. Canavar, uzun zamandır rastladığım en sürükleyici roman. Dan Brown'ın yazı stili andıran bir tarzları var yazarların. Hızlı okunabilmek kimilerince edebi düşüklük olarak kabul edilse de bizim o taraklarda bezimiz yok tabi. Getirilebilecek bir eleştiri yan karakter sayısındaki gereksiz fazlalık,bu karakterler hikayenin genel akışına çok bir etki etmedikleri gibi kendi bireysel hikayeleri de bir sonuca bağlanmıyor. Öte yandan sapığın küçük kızlara yaptığı muamelelerde biraz fazla tasvire kaçılmış,bu kısımları okumak bir hayli rahatsız edici olabiliyor. Bu hususlar dışında, hem çok keyifle okunan hem de okurken insanı düşünmeye sevkeden,son derece başarılı bir roman Canavar. Herkese tavsiye edilir.
Baskı: Drina Köprüsü (Boşnakça Üçlemesi #1)
Sırp yazarı İvo Andric’in, konusu Sokullu Mehmed Paşanın yaptırdığı bu köprü etrafında geçen ve dünya klasikleri arasında yer alan Drina Köprüsü adlı bir romanı dır. Eser 1961 Nobel Edebiyat Ödülünü almıştır. Bu romanda 350 yıllık bir gelişim içinde Vişegrad kasabasının tarihi anlatılmaktadır. Olaylar Bosna’nın Osmanlı hakimiyetine girişinden başlar. Osmanlı İslam kültürü ve batı kültürünün özellikleri ile bu etkiler arasında değişen kişileri canlandırarak devam eder. Söz konusu köprünün Birinci Dünya Savaşındaki bir bombardıman esnasında yıkılışıyla son bulur. Tarihi olayları kavramaya çalışırken ayrı toplumların insanlarına aynı sevgi ve hoşgörüyle yaklaşan romanda Osmanlı tarihi ve kültürü geniş biçimde ele alınmıştır.
Baskı: Doktor Jivago
Rusya'da 1917 Ekim Devrimi ve hemen sonrasında patlak veren Rus İç Savaşı (1917-1922) sırasında geçen roman, adını kahramanı şair doktor Yuri Jivago'dan almıştır. Arka planında bu siyasi çalkantıların bütün detaylarıyla anlatıldığı bu destansı romanın ön planında da iki kadın arasında kalıp sadakat ve ihtiras arasında bocalayan, hayatının kontrolü kendi elinden alınmış ve savaşın parçaladığı yokluklarla dolu bir ülkede oradan oraya sürüklenen aynı zamanda şair bir tıp doktorunun dramı anlatılır.
Baskı: İhtiyarlara Yer Yok
Olay Teksas'ta geçer. Moss, kasabanın dışındaki bir çatışmanın sonucunda orada bırakılmış, içinde 2.4 milyon dolar olan bir çanta bulur. Chigurg ise parayı ele geçirmek istemektedir. Şerif olayı çözemeye çalışır. Chigurg'un olayla bağlantısı olduğunu bilmektedir fakat onu yakamala çabaları sonuç vermez.
Baskı: Genç Werther'in Acıları
Vadideki Zambak'ın' bir başka versiyonu. Konu ve gidiş tarzı aynı. Tek fark sonu... Vadideki Zambak'ta aşık delikanlı yaşıyor, evli kadın ölüyor. Bu romanda ise aşık olunan evli kadın yaşamaya devam ediyor, genç adam ölüyor (intihar ediyor!). Başlangıç çok sıkıcı! Devamı da gidişatı tahmin edenler için sıkıcı olabilir. Genç Werther'in mektuplarından oluşan ve acı dolu duygularını içeren bu romanı konuya ilgi duyanların okuması daha uygun olur.
Baskı: Gılgameş
Gılgamış, tarihin insana göre yeniden yazılmış hali, belki de tarihin ta kendisi... Gılgamış, kültürün, insan olmanın hikayesi; yani durmaksızın ölümsüzlüğü aramanın ve her defasında ölüme yenik düşmenin... İnsanlığın ilk yazılı metni olan Gılgamış Destanı, kaderimizi ve aynı anda tüm tarihimizi içeren bir büyük anlatı. Onu anlamak demek hem kişisel tarihimizi hem de içinde bulunduğumuz dünyanın uygarlık serüvenini anlamak, derinden kavramak demek. Çünkü, asırlar önce kil tabletlere çivi yazısıyla kaydedilmiş bu metinler, insan ırkının avcı-toplayıcı hayattan tarım toplumuna geçişinin sancılı, karmaşık öyküsünü içeriyorlar. Arkeolog Dr. İsmail Gezgin de işte bu önemli noktadan hareketle Gılgamış Destanı’nı masaya yatırıyor, metinleri çok boyutlu biçimde, farklı disiplinlerden yararlanarak ele alıyor. Hal böyle olunca da karşımıza, bizleri son zamanlarda üzerinde çokça durduğumuz, kafa yorduğumuz evrensel şifreleri çözmeye çok yaklaştıran etkileyici, dikkate değer bir çalışma çıkıyor. Kolektif bilinçdışı C.G.Jung’un arketip dediği imajlardan oluşur. Bu imajlar insanlara atalarından aktarılır. İçine doğduğu dünyanın genel imajı, insanın içinde doğduğu anda vardır. Bu alana geçildiğinde, evrenin merkezinde bulunan ana kaynaktaki bilginin saf haline ulaşılır. Olmuş olan ve olacak olan önceden sezilebilir, bilinebilir. Sümerce’de her şeyi bilen/gören adam anlamına gelen Gılgamış’ın öyküsü de insanlığın kolektif bilinçdışının yarattığı, tüm zamanları aynı anda içeren bir tür insani evrensel gerçekliğe işaret eder. Bilinçdışı, nasıl ki rüyalarımızda bireysel hayatlarımızda müdahale ediyorsa, toplumsal ihtiyaçlarda da mitos ve masal olarak karşımıza çıkar. Gılgamış’ın bize verdiği cevap işte tam da bu ihtiyaçla ilgilidir. Hikaye aslında çok bildik. Uruk kentinin üçte biri insan üçte ikisi tanrı olan kralı Gılgamış, ormanın, vahşi hayatın içinden gelen güçlü Enkidu’yla birlikte, korkunç Humbaba’yı öldürmek ve büyük sedir ormanını ele geçirmek üzere harekete geçer. Bu etkileyici maceranın ardından Enkidu’yu kaybedecek ancak halkını büyük tufandan korumanın, yeniden bir krallık yaratmanın yolunu bulacak ve ölümsüzlüğün peşine düşecektir. Enkidu için aslında Gılgamış’ın kendi vahşi içgüdüsü, kendi doğası da denebilir. Gezgin’e göre Enkidu’nun ormandan çıkarılıp Uruk şehrine gelişi, tarih içerisindeki en önemli geçiş sürecinin sembolik anlatımıdır. Tarım toplumuna, kültürlenme dönemine geçen insanın yaşadıklarıdır Enkidu’da hikayeleşen. Ve bu hikaye aynı zamanda insanın içindeki sonsuz mutluluğu, cenneti yitirişinin de acıklı hikayesidir. Çok fazla çoğaldıkları için tarım toplumuna geçmek zorunda kalan insanlar hem birarada var olabilmek için doğadan sistemli olarak koparak türlü yasalar ve yasaklarla yaşamaya başlamışlardır hem de onları bu şekilde yaşamaya yönelten dizginlenemez cinsel güdülerini lanetleyip yasaklamışlardır. “İnsanlar bu kadar çok çoğalmasaydı, cennet olarak öykündükleri o binlerce yıllık (avcı-toplayıcı) yaşama devam edebileceklerdi. Cinsellik suçu insanlığın doğadan ayrılmak zorunda kalacağı bir yazgıdır; cennetten kovulmadır. O artık doğayla barışık yaşayamaz; doğanın verdiğinden daha fazlasına ihtiyacı vardır. Annenin sütü çocuğa yetmemektedir; anneden ayrılmanın zamanı gelmiştir.” Ondandır ki, günümüze uzanan semavi dinlerde cinsellik hala yasaklıdır, avcı-toplayıcılıktan tarıma, tarımdan sanayi toplumuna cinselliğin ve dolayısıyla onun sembolü olan kadının konumu bugün hala değişmemiştir. Yazı, Gılgamış’ın bize anlattığı ve bugün hala hayatlarımıza damgasını vuran bir diğer dikkat çekici öğe... İnsanlığın ilk yazılı metni olan Gılgamış Destanı gösterir ki, insanın dil yoluyla tanıştığı kültür, yazı ile kadere dönüşür. Artık sınırları yazıyla ve yasaklarla çizilmiş bir hayat başlamıştır. Bir vakitler yaşanan özgür cinsellik sonuçta kadını eve mahkum ederken erkeği de bir tarım işçisine çevirir, bu şekilde yaşayabilmek için ise kurallara, yasaklara ihtiyaç vardır; mutluluk için ödenen bedel insanlık için çok ağır olmuştur. Bugün hemen hemen her kültürün yarattığı tufan mitosundan, Nuh Tufanı dediğimiz hikayeden de ilk söz eden eserdir Gılgamış Destanı; cennetten kovuluş, yılan mitosu, ölümsüzlük arayışı, rakamlarla şifrelenmiş evren iması, sanat ve estetik düşüncesi gibi nice ilklere tarihin başladığı noktada imza atmıştır. Gılgamış destanını okudukça, bu ilk yazılı metnin, tüm tarih boyunca yazıla gelenlerin sembolik nitelikte bir özü olduğu kanısına varıyorsunuz ister istemez. Dr. İsmail Gezgin’in rehberliğinde kültürün ortaya çıkışını hikayeleştiren Sümerliler’i anlayabilmek, onların ve dolayısıyla tüm insanlığın ilk ve ortak kahramanı Gılgamış’ı okumak, hem bugünü anlamlandırmaya hem de geleceği sağlıklı bir biçimde kurgulamaya giden yolun kapısını aralamak, hazinenin kilit taşını ele geçirmek gibi... Küresel yıkımın, gerçek tufanın bir adım öncesinde durduğumuz düşünülürse eğer, hayati değerde de denilebilir!
Baskı: On İki
Vurdalak, yani Rusçada vampir... Kahramanımız yüzbaşı Aleksey, bu sözcüğü her yanını korku sarmış tiksinti dolu bir şaşkınlıkla ilk fısıldadığında romanın ortalarına doğru bir yerlerde tuhaflıklarla dolu olsa da herhangi bir savaş romanı okuduğumuza neredeyse emin olmuş durumdayızdır. Gerçi hikayenin başından itibaren yazarın bize alttan alta verdiği ve ileride daha da çoğunu vereceğini vaat ettiği olağanüstülüğü anlamamış olmamız imkansızdır. Ama yine de filmin bir yerinde gördüğümüz ve hikayenin en kritik noktasında patlayacağından emin olduğumuz o silah patlayıverdiğinde bile bile yerimizde sıçramak nevinden bir hisle sarmalanmaktan kendimizi alamamışızdır. Belki vampir sözcüğünün olağanüstü içeriğinden, belki de yazarın etkili üslubundan... Beni bir giriş paragrafı yazmaktan alıkoyup direk hikayenin en heyecanlı anında tutan kitap belki de tahmin edeceğiniz gibi “Oniki”, sözkonusu yazar da Jasper Kent. Hikaye Napoleon’un önlenemez bir şekilde Moskova’ya doğru ilerlediği tarihlerde, yani 1812 yazında başlıyor. Kahramanımız Aleksey ve onunla birlikte çalışan üç üst rütbeli Rus askeri, cephenin gerisinde, kimi zaman casusluk da yaparak Bonaparte’ın ilerleyişini durdurmaya çalışan Ruslar kervanındalar. Ancak Bonaparte’ın ordusunun klasik yöntemlerle durdurulamayacağını da kısa süre içinde kavrıyorlar. İşte bu kavrayış yaşamlarını tümden değiştirecek bir öneriye yol açıyor. Aleksey’nin arkadaşı Dimitriy Eflak’ta Osmanlılar’la savaşırken onlara yardım eden olağanüstü savaşçıları Rusya’ya çağırmayı öneriyor. Ve on iki savaşçı eski dostlarına yardım etmek için kısa bir süre içinde Fransız işgaline maruz kalacak Moskova’ya gelerek bu dört askerle bağlantı kuruyorlar. Ancak daha en baştan savaşma yöntemlerinin alışıldık tarzın çok dışında olduğu ve karşılarındakilerin de bu tarzı sorgusuz sualsiz kabul etmeleri gerektiği ortaya çıkıyor. Böylelikle Aleksey ile arkadaşlarının ve elbette Rusya’nın en ufak bir yardıma bile çok fazla ihtiyaç duyduğu o kritik günlerde on iki garip savaşçı Moskova’nın derinliklerine dalıyorlar. Gündüzleri ortadan kaybolup düşmanlarını sadece geceleri vahşice öldüren, durdurulamaz on iki tuhaf adam... Aleksey’in bu on iki savaşçıya dair ilk andan itibaren hissettiği, ancak bir türlü adını koyamadığı şüphenin karşılığı, onları izlemeye başlamasıyla ortaya çıkıveriyor: Vurdalak... Her ne kadar Ruslar’ın tarafında savaşıyor da olsalar Aleksey’in ilk tepkisi bu savaşçıları öldürmeye başlamak... Bir anlamda insanlığa karşı işlenen suçu durdurmaya çalışmak... İşte tam bu noktada bir asker olan ve ömrünü farklı milletlerden insanları öldürerek geçiren bir adamın savaş, suç, cinayet, vahşet ve yıkım üzerine düşüncelerini okumaya başlıyoruz. Vurdalakların vahşetine ve öldürme şekillerine şahit oldukça ülkesinin ve kendisinin savaşlarla dolu geçmişini irdelemeye başlıyor Aleksey. Önceleri onun gözünde savaşırken öldürmek bir zorunluluk, hatta bir onur. Ancak bu düşünce kendi ellerliyle ülkelerine soktuğu ve giderek amansız bir takibe, mücadeleye girdiği vampirlerle ilişkiye girdikçe yavaş yavaş kimin daha vahşi olduğunun kararını verememeye doğru evriliyor. Zira, Fransızlar tarafından yakılıp yıkılan görkemli Moskova’nın, öldürülen binlerce masum sivil insanın, derken Bonaparte’ın ensesinde Rus ordusu olduğu halde Rus kışından kaçışının ve bu kaçış sırasında önce atlarını sonra arkadaşlarını açlıktan yiyerek, donarak ölen Fransız askerlerinin acıklı görüntüsü Aleksey’e hiç de yardımcı olmuyor. Bütün bunlar olup biterken Aleksey’in bir numaralı düşmanı olan vampir Yuda da, kahramanımıza ve biz okurlara iki anlamda hiç beklenmedik ve son derece tatsız bir son veriyor: Moskova’da görüşmeye başladığı ve aşık olduğu fahişe Domnikiia ve karısı Marfa arasında verdiği ikiyüzlüce kararın, -ki bir yanda metresi bir yanda da karısıyla ölene dek mutlu yaşayacağı sanısıdır bu- sonsuza kadar cezasını çekecek bir şüpheye boğulması... Ve vahşet dediğimiz şeyin, zevk için öldürme arzusunun, doğaüstü yaratıklara atfedilemeyecek kadar insani ve ötelemeyeceğimiz kadar yakınımızda olduğu kavrayışı... Sözün kısası, doğaüstü yaratıkların, vampirlerin vahşeti aracılığıyla insanın içindeki vahşeti anlatmayı, bu vahşetle yüzleşmeyi tercih etmiş bir yazar Jasper Kent. Bu anlamda “Oniki”, zamandaşı olan diğer vampir kitaplarından da bir parça ayrılıyor. Oniki, vampir öykülerinin suyunun çıktığını düşünenleri de, ki oldukça haklılar, vampir öykülerine doyamayanları da, hatta tarihi romanları seven okurları da hayal kırıklığına uğratmayacak nitelikte bir roman. Ve dolayısıyla bu haftanın en şahane kitabı.
Baskı: Onlar
Ortada büyük bir sır vardır, tarihin derinliklerinin içinden gelen... Sır açığa çıkma tehlikesiyle karşılaşınca bir takım insanlar gizemli şekillerde ölürler, bir takım başka insanlar da, dedektifler, şifre çözücüler.. vb. bu ölümler üzerine harekete geçerek önce cinayetleri çözmeye sonra da büyük sırrı anlamaya başlarlar. Dünyanın çeşitli yerlerinde geçen soluk soluğa bir mücadele okuruz, tabii işin içinde duygusal ilişkiler de vardır. Adına ne derseniz deyin, tarihi-aksiyon, tarihi-gerilim hatta komplo teorisi, fark etmez. Bu tür hikayelere artık fazlasıyla aşinayızdır, bir yenisini neden okuyalım ki? Aslında bu türden çok işlenen, örneği piyasada bolca bulunan hikayelerden birini okumak için iki sağlam sebebe ihtiyaç duyarız. Bir: Hikayenin yazarı. İki: Hikayenin dili ve işleniş biçimi. Eğer bu iki unsur sağlamsa türün iyi bir örneğiyle karşı karşıyayız, heyecan verici sağlam bir hikaye bizi bekliyor demektir. Tıpkı Adam Blake’in Onlar'ında olduğu gibi. Adam Blake, aslında bir takma ad. Artık kültleşmiş, kalbimizde ayrı bir yeri olan X-Men ve Fantastik Dörtlü çizgi romanlarının baş yazarının takma adı. Hal böyle olunca Onlar'ı elimize almak mukadderattan oluyor. Ve yanlış bir karar vermediğimizi kitabın her sayfasında bir kez daha anlıyoruz. Geriye, başta da dediğim gibi, türün bu çok iyi örneğine kendimizi bırakmak kalıyor.
Baskı: Prag Mezarlığı
“Bir biçim, birçok bakış açısına göre düşünülüp anlaşılabildiği; kendisi olmaktan asla geri kalmaksızın, büyük bir görünüm ve çeşitli titreşimler ortaya koyabildiği ölçüde geçerlidir”, der Umberto Eco “Açık Yapıt”ta. Bir bildiri olarak ortaya çıkardığı ve sonrasında kuramsallaştırdığı “Açık Yapıt” düşüncesi içinde tek-yönlü, klasik kurgu ve yorum biçimlerini reddeder Eco. Ancak yanlış anlaşılmasın, bu noktada biçimin ölümünü de ilan etmez; aksine biçimi yazar-yaratıcı ve okur arasında etkin bir ilişki sağlayan bir olanaklar alanı olarak görmeyi amaçlar. Bir düşünür olarak ortaya attığı kuramın içini bir yazar olarak da doldurduğunu görürüz Eco’nun. Gülün Adı, Foucault Sarkacı, Baudolino ve diğerleri çok katmanlılıkları, farklı yorumlara açıklıklarıyla kuşkusuz birer açık yapıttırlar. Peki son romanı “Prag Mezarlığı”? İtalyan yazar, eleştirmen, düşünür Umberto Eco, son romanı Prag Mezarlığı ile karşımızda. Yine tarihin içindeki gezisini sürdürüyor. Eco, belli ki pek çok yoruma açık olanaklar alanı olarak gördüğü “biçim”i en çok yine pek çok yoruma açık bir olanaklar alanı olan “tarih”e uygulamayı seviyor. Yazarın bu noktada büyük bir tarih koleksiyoncusu olduğunu da hatırlamadan geçemiyoruz. Hikayemizin ana ekseni Yahudi katliamının da dayanağını oluşturan “Siyon Bilgelerinin Protokolleri”nin yazılış serüveni. Daha doğrusu kahramanımız Yüzbaşı Simonini’nin düzenlediği sahte bir belgenin Siyon Bilgeleri Protokolleri’ne dönüşmesi. Büyük bir tarihi komplo düşüncesi üzerine kaleme alınmış “Prag Mezarlığı”. Mevzu oldukça ağır ve içinden çıkılamaz gibi görünüyor ama her ne kadar içinden çıkılamaz olsa da, o kadar ağır ve daraltıcı değil. Zira kahramanımız Yüzbaşı Simonini, kelimenin tam anlamıyla çok renkli bir kişilik, öyle ki kendini anlatmaya “kimden nefret ediyorum?” sorusuyla başlıyor. Nefret alanı oldukça geniş; başta Yahudiler olmak üzere, Masonlar, Cizvitler, İlluminatiler, Almanlar, İtalyanlar ve hatta kadınlar… Hal böyle olunca herkesi herkese satan, yalanlarla, düzmece belgelerle, türlü sahtekarlıklarla oluşturduğu yaşamını hangi devlete ait olduğu belli olmayan bir derin devlet adamı olarak sürdürüyor. Ancak buradaki sorun herkesi herkese satan, kimin yanında olduğu çıkarlarına göre an be an değişen Simonini’nin kendisinin de kim olduğunu karıştırmış durumda olması. Gidip gelen hafızasını tazelemek için kaleme aldığı güncesine Dalla Piccola adında bir rahip karışıp duruyor. Kim bu Piccola? Gerçek bir kişi mi, Yüzbaşı Simonini’nin çeşitli işler çevirmek için girdiği kılıklardan biri mi, yoksa kahramanımızın unuttuğu belleği ya da o uyurken harekete geçip kalemi eline alan alter egosu mu? Aynı anda hepsi ve hiçbiri demeye getiriyor Umberto Eco elbette. Biz okurlar Simonini’nin ve Rahip Dalla Piccola’nın kimlikleri üzerine düşünürken bir yandan da müthiş bir olay örgüsünün içinde çeşitli gizemler ve komplolar peşine düşüyoruz. 19.yüzyıl Avrupası’nın, özellikle de Paris sokaklarının şahane bir fotoğrafını çekiyor Eco. Şehrin kanalizasyonları, bu kanalizasyonlarda yatan cesetler, türlü çeşit batakhaneler, kilise ayinleri, yeme içme, gezme ve giyinme biçimleri, ev içleri, karanlık sokaklar, mezarlıklar, gerçek tarihi kişiler… Bütün bunların hepsi Simonini’nin komplocu zihnini besleyen, ona komplo olanakları sağlayan veriler. Biz de bu çarpık bakış açısıyla izliyoruz 19.yüzyılı. Eco hiç de haksız sayılmaz, zaman değişse de gerçeklerin yüzeydeki bir pislikten başka bir şeye benzemediği bir dünyada daha derin, daha hastalıklı pislikler peşindeyiz hala… İkiye bölünmüş bir bilinç gibi görünen Dalla Piccola ile Simonini’nin hikayesinin bize ulaşmasını sağlayan, bu gizemi çözmek için Simonini’ye hatırladıklarını kayda geçirmesini salık veren doktor Froide, yine hikayenin oldukça yoruma açık sonuna götürüyor bizi. Simonini kendince iyileşiyor. Ancak Eco’nun roman boyunca pek çok gerçek tarihi karaktere yaptığı gibi, doktor Froide’u hastalarının cinsel yaşamlarıyla kesinlikle ilgilenmeyen bir karakter olarak anlatması, ister istemez aklımızda kalıyor… Bu gibi ayrıntıların aklımızda kalmasının önemli bir sebebi var. Eco’nun en etkileyici özelliği kimi zaman gerçek adlarıyla verdiği gerçek kişileri ve gerçekten yaşanmış tarihi olayları ele alırken mükemmel bir kurgunun oyuncu yapısını ortaya koyabilmesi. Her şeyin kurgudan ibaret olduğunu ancak yine, ironik olarak olanaksız bir şekilde, bu kurgunun yapıtaşlarından birinin okur olduğunu hissettirmesi… “Prag Mezarlığı”nı okuduktan sonra şüphesiz siz de hikayenin onu okuyan her farklı kişinin algısına, kültürel seviyesine, birikimine ve en mühimi dünya görüşüne göre yeniden şekillenebileceği yanılgısına kapılacaksınız…
Baskı: 1Q84
Handan Akdemir (1Q84’ün editörü): Eğer romantik biriyseniz 1Q84’ü çok seveceksiniz. Eğer aksiyon seven bir okursanız bayılacaksınız. 1Q84’ü okurken bir şakırtı duyacaksınız. Murakami’nin 1Q84 kitabını okuyan herkesin algısında yeni bir kapı açılacak. O kapının kilidi çok paslı olabilir, denizlerin altında kalmış, yosun tutmuş olabilir ama bu kitap kesinlikle hayata bakışınızı değiştirecek. Doğan Hızlan: Murakami, masal ve gerçeği öylesine bir arada anlatıyor ki, insan bu gelgitler arasında hem kendini hem dünyayı tanıyor. Haruki Murakami yüzyılın yazarı… Elif Şafak: Murakami’nin abartısız tarzını ve yalnızlığı anlatma biçimini seviyorum. Deniz Yüce Başarır (Doğan Kitap Yayın Direktörü): 1256 sayfalık 1O84’ün yayına hazırlanması aylarca sürdü. Kitap, Japonca aslında Hüseyin Can Erkin tarafından çevrildi. Kült kitabın serüveni…
Baskı: Psişik Arkeoloji
Psişik arkeoloji Psikometri, durugörü ve önsezi gibi psişik yetileri kullanarak yapılan arkeoloji çalışmaları. Duyular dışı algılamalar ve radyestezi-radyonik bilim ile kazı yapılacak alanların tespit edilmesi, elde edilen tarihi eserlerin psikometri ile net geçmişlerinin keşfedilmesi, arkeolojik kazı yapılacak alanın psişik olarak taranması gibi konuları içeren inceleme alanıdır. Bu bahsettiğimiz yetilerimiz hepimizin tanrısal yetileridir. Bunlar kendimizi bilme yolunda bir adım daha atmamızı sağlayan araçlardır. Ruhsal yeteneklerin tamamını kullanmak temel amaç değil ama en önemli araçlardır. Bunlar sayesinde yolumuzu kestirebilir, görüşümüzü ve farkındalığımızı arttırarak, ruhumuzu yükseltebiliriz. En önemli yeti, tekamül etmektir. Bunlar tekamül sırasında kullanacağımız araçlardır. Mutlaka bunla sınırlı değildir ruhumuzu. Bahsedilen ve araştırılan nice parapsikolojik fenomenin ötesini barındırdığı kesindir. Kuran’In dediği gibi; ne gökler ne yerler ne de dağlar bu emaneti kabul etmemiştir. Bunu ancak insan kabul etmiştir. Bu da bize bir kere daha ne denli sınırsız olduğumuzu düşünme fırsatı vermektedir.
Baskı: Hiçlikten Gelen Kız (The Passage, #1)
Hiçlikten Gelen Kız Justin Cronin’in The Passage adlı üçlemesinin ilk kitabı. Kitap Türkçe’ye Hiçlikten Gelen Kız şeklinde çevrilirken, İngilizcesini okumak isteyenler kitabı The Passage olarak aramalılar. Kitap askeri bir deney olan Noah projesinde meydana gelen terslikler sonucunda insanları vampirleştiren bir virüsün tüm dünyaya yayılmasını anlatıyor. Bu felaketle karşı karşıya kalan dünyanın tek umudu Amy ve arkadaşlarıdır. Hayatta kalmak ve normal bir yaşam sürmek için uğraş veren Amy ve arkadaşları başarılı olabilecek mi? Hiçlikten gelen bu kızın gücü dünyayı kurtarmaya yetebilecek mi? Kitabın konusunu okurken yeter ama bir vampir kitabı daha okursam veya filmi izlersem kafayı yiyeceğim nedir bu dediğinizi duyar gibiyiz Haklısınız, bu vampir mevzusu bunalttı artık; ama, bu kitapta vampir olayı dışında muhteşem bir anlatım ve kurgu var. Bambaşka bir dünya ve çeşitli karakterler ustaca yaratılmış. İlk bir kaç sayfadan sonra kitabı elinizden bırakamıyorsunuz. Kitabın sürükleyiciliği bu romanda hayati önem taşıyor; çünkü, şiirde Han Duvarları neyse romanda da Hiçlikten Gelen Kız o Kitap uzun değil, çok uzun İşte bu uzunluğunu gözardı etmenize yardımcı olacak usta kalem ve kurgu sizi okurken alıp götürecek. Özellikle fantastik romanları sevenler kaçırmasın, zira bu üçlemenin geriside gelecek. Bir an evvel okumaya başlamalısınız, ancak diğerlerine yetişirsiniz .
Baskı: Öfkeli Yıllar
ALTAN Öymen ’in Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonraki 1950-55 yılları arasındaki dönemi anlattığı “Öfkeli Yıllar” kitabı, Türkiye’de siyasetin ve demokrasimizin bugünkü tıkanma noktalarını anlamak bakımından da önemli şifreler taşıyan oldukça eğitici bir kitap. Altan Öymen, bu dönemi büyük bir ustalıkla dört düzlemde anlatıyor. Birinci düzlemde, bir ailenin tarihi ve genç bir gazetecinin öyküsü var karşımızda. İkinci düzlemde, bu gazetecinin tanıklığı üzerinden Türkiye’de siyasi olayların gelişimini, üçüncü düzlemde ise o dönemin gazeteciliği ve hükümet-basın ilişkilerinin sancılı seyrini izliyoruz. Ve dördüncü düzlemde de, Öymen, Soğuk Savaş’ın şekillenişi ve Ortadoğu’daki büyük krizleri ve darbeleri aktararak, o dönemde Türkiye’deki olayların dünyadaki hangi gelişmelerin içine oturduğunu da gösteriyor. GERİLİM O DÖNEMDE DE FARKLI DEĞİLDİ Kitabın ana temasını Türkiye’de ilk kez iktidarın sandıkta el değiştirmesinden sonra demokrasinin Türkiye’de yaptığı sancılı başlangıç oluşturuyor. Öymen’in kitabının en çarpıcı yönü, dün ile bugün arasındaki büyük benzerliklerde karşımıza çıkıyor. Özellikle “Öfkeli Yıllar” şeklindeki başlığı, galiba en büyük benzerliği anlatıyor. Demokrasimizin emekleme döneminin siyasette büyük bir gerilime sahne olduğunu ve geçen 60 yıl içinde siyasete hâkim olan genel üslup açısından büyük bir ilerleme sağlanamadığını görüyorsunuz. İktidara geldiği için kendini her şeyi yapmaya yetkili görmek şeklinde özetlenebilecek “çoğunlukçuluk” anlayışı, DP’nin belki de en önemli handikapını oluşturuyor. Bu noktada düşündürücü olan, bu yanlış demokrasi tefsirinin izdüşümlerinin bugün de sıkça karşımıza çıkıyor oluşu. Kitap, DP’nin farklı görüşlerin ifade edilebilmesine hiçbir tahammülünün olmadığını, elindeki siyasi gücü ve devlet imkânlarını muhalefeti köşeye sıkıştırmak ve basının nefesini kesmek için acımasızca kullanabildiğini çok çarpıcı örneklerle anlatıyor. BESLEME BASIN NASIL OLUŞTURULUR? Menderes’in basın politikasının iki boyutu var. Bir taraftan basın üzerinde açık bir baskı rejimi kurulurken, diğer yandan da devlet imkânlarıyla yandaş bir basın yaratılıyor. O dönem “besleme basın” deniyor. Öymen, bu bölümde yayın hayatına kendisine biat eden gazeteler kazandırmak işiyle Menderes’in şahsen ilgilendiğini çok çarpıcı tanıklıklar üzerinden aktarıyor. Türkiye’deki muhafazakâr kesimin rol modellerinden Necip Fazıl Kısakürek’e Başbakan Menderes’in yanından çıktıktan sonra hemen yandaki odada örtülü ödenekten nakit 5 bin lira verilmesi bunlar arasında sayılabilir. Bu para yeni bir gazetenin hazırlığı ve Kısakürek’in “rahatı” için verilmiştir. Daha sonra Kısakürek’e yine Başbakan’ın talimatıyla Osmanlı Bankası’ndan geri ödemesiz 30 bin liralık bir hibe kredi de verilecektir. Özellikle devlet ilanlarını yönlendirerek çok sayıda yeni gazete çıkmasını teşvik eden Menderes’in, kendisini eleştiren gazetelere karşı ise en ufak bir tahammülü yoktur. Basını susturmak için başvurduğu yöntemlerden biri de vergi denetiminin gazete patronlarını köşeye sıkıştırmak için kullanılmasıdır. Bağımsız gazetecilik yapan Safa Kılıçlıoğlu’nun Yeni Sabah Gazetesi’ne Maliye müfettişlerini gönderir. Müfettişler altı ay süreyle gazetede kalır. DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİNE ELEŞTİREL BAKABİLMEK DP’nin 1954 seçiminden iki ay önce çıkardığı 6334 sayılı basın yasası ise gazetecilerin neredeyse her haber için hapse atılmalarının önünü açan son derece soyut suç tarifleri getirir. Ve gazetecilerin sıkça tutuklanıp soluğu cezaevinde aldıkları bir dönem başlar. Öymen’e göre, DP, otoritesi dışında kalan ne kadar güç varsa hizaya getirmek hedefiyle davranır. Örneğin, 1954’te seçim zaferinden sonra ilk icraatı istediği yargıcı emekli etmesini mümkün kılan bir yasa çıkartarak yargı üzerinde muazzam bir baskı kurması olur. Özetle, “Öfkeli Yıllar”, DP’nin iktidara geldikten sonra büyük bir hızla otoriter bir yönetime kaymasının öyküsü aslında. 1960 darbesinin yanlışlığı ve Menderes’in asılmasının Türkiye tarihinin bir utanç sayfasını oluşturması, DP döneminin hiç de parlak olmayan demokrasi sicilinin sorgulanmasını engellememelidir.
Baskı: Sultanı Öldürmek
Ahmet Ümit’in yeni romanı ‘Sultanı Öldürmek’, kendi kendisini bir cinayetle itham eden Müştak Serhazin ile başlıyor. Altmışlarındaki bir tarihçi olan Müştak Bey, cinayeti işleyip işlemediğini bilemiyor, çünkü psikojenik füg hastalığından mustarip. Romanın bir diğer ana karakteri ise ondan 550 yıl önce yaşayan Fatih Sultan Mehmed. Ümit, bu kez iki ana karakterinin psikolojisine bir hayli eğilmiş ve psikolojik bir roman ortaya çıkarmış. Elbette bu aynı zamanda tarihi bir roman. Belki de şöyle demek daha doğru olacak; tarihçiler üzerinden yazılmış tarihi bir roman. Ahmet Ümit’in sadık okurları Başkomiser Nevzat’ın sürüklediği polisiye gerilimi de yine tadacaklar. Ama baştan söyliyeyim, biraz değişik ve sürprizli bir şekilde... ‘Sultanı Öldürmek’in çatısını ‘baba’ oluşturuyor. Buna baba sorunsalı da, baba katilliği de diyebiliriz. Baba derken güç ve iktidarı kastediyorum… Çok doğru yakalamışsın. Aslında bu roman Türkiye’de olmayan baba katilliği meselesini inceliyor. Türkiye’de olmayan derken, insanların babasını fiili olarak öldürmesinden söz etmiyorum. Bu topraklarda, Osmanlı, Hitit, Roma döneminde taht kavgalarında babalar öldürülmüştür. Ama burada kültürden söz ediyoruz. Babayı öldürmek derken, geçmiş kültürle hesaplaşmayı kastediyorum. Baba dediğimiz şey geçmişi temsil ediyor. Ne yazık ki Türkiye muhafazakâr bir toplum ve bu muhafazakâr toplumun hem nedeni hem sonucu olarak geçmiş kültürü, yani babayı eleştirmiyoruz. Bunun sosyolojik nedenleri de var gerçi. Türkiye uzunca bir süredir kırdan kopan, sanayileşmeyi yaşayan bir ülke. Kültür olarak babayla ilişkimiz, babaya bağlılığımız, baba eviyle irtibatımız, babadan geçinmemiz, babaya diklenemememiz devam ediyor. Baba figürü, eski kültürde padişah, kral ya da imparator bunlar aynı zamanda kendini tanrının temsilcisi olarak görüyor. Baba figürü; iktidar, kral, yönetici olan kimse... Osmanlı döneminin bitmesiyle birlikte güya cumhuriyete geçtik ama baba figürü devam etti. Atatürk hepimiz için babaydı aslında. Adnan Menderes geldi. O da babaydı. Askerler her zaman babaydı. Bugün Tayyip Erdoğan da babayı oynuyor. Babayla bir meselemiz var. Evet, doğrudur bu romanın sorunsallarından bir tanesi babayla hesaplaşmak, geçmiş kültürle hesaplaşmak ve bu bizim yapamadığımız bir şey. Ruslarda ya da Batılılarda bu hesaplaşma daha yaygın bir şey, ki Turgenyev’in romanı bile vardır, ‘Babalar ve Oğullar’ diye. Dostoyevski’nin ‘Karamazov Kardeşleri’ başlı başına babayla hesaplaşma meselesidir. Oysa bizim romanlarımızda, sinemamızda babayla hesaplaşma yoktur. Babayı adeta geleneğin, kutsalın, hayatın devamı olarak görme alışkanlığımız sürüp gelir. Aslında bu topraklara baktığımızda, özellikle Akdeniz kültüründe babayı öldürmek Sofokles’in Oidipus’u ile başlar. Farkına varmadan babayı öldürür. Ama daha sonraki süreçte baba meselesi başka bir anlam kazanır. Tarihi zaferler yönüyle değil de biraz da başka taraflarıyla yakalayalım diyorsun yani bir anlamda… Hitit, Roma ve Osmanlı İmparatorluğu’na referans vermek lazım… Hititler’de de taht kavgaları için aile içi şiddet hüküm sürüyordu. Bunu önlemek için Telipinu Fermanı bile yayınlanmıştı. Romalılar’da da devam etti. Ne yazık ki Osmanlı’da da baba, oğul, kardeş katli sürdü. Bu anlamda Osmanlı’daki örneklere baktığımızda Fatih’in zehirlenmiş olma ihtimali çok yüksek. Kimin yaptığından emin olamayız fakat Fatih’in oğlu II. Beyazıt’i, oğlu Yavuz Sultan Selim’in öldürdüğünü biliyoruz ve tarihçiler bunu kabul ediyor. Padişahların kendi oğullarını öldürttüğünü de yakinen biliyoruz ki bunların arasında Yıldırım Beyazıt da var. Yıldırım Beyazıt kendi oğlunu öldürmüştür. Kardeşler birbirini öldürmüştür. Bu kanlı kavga devam etmiştir. Bu anlamda tarihi ve taht kavgasını okurken bu yönüyle de ele almak gerekiyor. Sadece zaferlerden kahramanlıklardan oluşan bir tarih değil aynı zamanda iktidarda kalmak için bedeller ödenen; kardeş, baba, oğul kanı dökülen bir tarih gibi okumakta fayda var. “Bu ülkede o kadar çok kutsal vardı ki, insanı insan yapan o sıradan değerlere pek yer kalmıyordu,” dedirtiyorsun karakterine. Bu eleştiriyi açalım mı biraz… Bunu, yine baba katilliği meselesiyle bağlayabiliriz. Babanın yaptığı her şeyi kutsal görürüz. Oysa ki bugün bir problem varsa öncelikle babalarımız suçlu. Bugün bir ülke kötü yönetiliyorsa, gelişemiyorsa, töre cinayetleri varsa, insan haklarında geriyse burada birinci derecede babalar suçludur. Çünkü buradaki baba figürü devlet figürüyle aynı. Baba figürünü besleyen şeyleri söyleyeyim: Din, devlet, gelenek. Oysa kutsal olan insan hayatıdır. Bütün bunlar insan hayatı içinden çıkmış olan olgulardır. Zamanla değişecektir, değişe değişe geldi zaten. Bugünkü devlet insanların ilk kurduğu devlet değil. Demokrasi, Yunanların bulduğu demokrasi değil. Ama bunları korumaya çalışan insanlar tutucu insanlar. Bu tutuculuk mahvediyor her şeyi. O zaman ne oluyor? Birbirimizi öldürmeye başlıyoruz. O zaman insanları Sivas’ta yakıyorlar, başörtüsü olana gerici diye bakıyorlar, ateisti yok etmek gerekir diye bakıyorlar, farklı cinsel yönelimi olanları akıl hastanesine koymak gerekir diyorlar, solcuyu yok edelim, sağcıyı mahvedelim diyorlar. Kutsallık bizim birlikte yaşamamızı engelliyor. Kutsallık bölüyor parçalıyor. Oysa yukarda da söylediğim gibi kutsal olan tek şey hayattır. O bizi birleştirir. O hayatın içinde farklılıklar olacak, olmalı. Bunlarla uğraşa uğraşa gitgide psikolojisi bozulan bir toplum olduk. Buradan senin romana geleceğim… ‘Sultanı Öldürmek’, psikolojik bir roman olmuş, yanılıyor muyum? Yanılmıyorsun... Bence ‘Sultan’ı Öldürmek’ dört şekilde okunabilir. Birincisi, büyük bir aşk hikâyesi... İkincisi, tarihçilerin üzerinden bir tarih romanı… Üçüncüsü polisiye roman ve son olarak psikolojik bir roman. Çünkü Müştak Serhazin’in, psikojenik füg diye bir hastalığı var ama bence daha derin bir hastalığı var. Öte yandan hepimiz Müştak Serhazin’in hastalığından mustaribiz. Unutma ve içe kapanıklık, otoriter bir babanın gölgesinde, otoriter bir devletin gölgesinde kalma hastalığımız var. O yüzden de hayata atılmak yerine kendi küçük dünyalarımızda yaşamayı daha güvenli buluyoruz. Bu güvenli dünya adına açığa çıkmak istemiyoruz. Yine psikolojik açıdan bakarsak romanda iki farklı ana karakterin var… Evet… Romanı iki büyük karakter üzerine kurduğumu söyleyebilirim. Bir yandan kendi kabuğundan çıkmak istemeyen Müştak Serhazin, diğer yandan dünyayı fethetmeye çalışan Fatih Sultan Mehmed. Bu anlamda sadece psikolojik roman derken Müştak Serhazin’in kişiliğinde bir psikolojik roman değil, ‘Sultanı Öldürmek’ aynı zamanda Fatih Sultan Mehmed’in şahsında da bir psikolojik çözümleme romanı diyebiliriz. Küçük bir çocuk, bir şehzade ya ölecek ya tahta çıkacak. Bu ikilem içinde olan, şansın gülmesiyle taht yolu açılan bir çocuk… İki yıl tahtta kaldıktan sonra büyük bir entrikayla, 14 yaşındayken tahttan uzaklaştırılan ve bunun travmalarını yaşayan ve belki de bu yüzden bu kadar hırslı olan padişahın olgunlaşması ve onun psikolojik profili de diyebiliriz bu romana. Rüyaları da bu kez işin içine katmışsın. Bilinçaltının izlerini de sıklıkla görüyoruz. Bu romanda farklı anlatım teknikleri kullandım mesela bilinç akışı tekniği. Müştak, gördüğü her şey hakkında yorum yapmaya başlıyor. Genellikle benim romanlarımda diyaloglar vardır. Karakterlerimin karşılıklı konuşmasıyla psikolojilerini ve durumu anlatırım. Ama burada öteki romanlarımda çok da görülmeyen kendi içinde bir konuşma var. Müştak Serhazin, annenin hastalıklı sevgisi, Baba’nın otoriteyle bastırdığı içindeki öteki Müştak’la konuşuyor. Belki içindeki saldırgan Müştak’la barışsa biraz daha normal bir adam olacak. Ama o hanım evladı çocuk, öteki saldırgan Müştak’la bütünleşemediği için onunla buluşmayı özlüyor. Burada yine baba meselesine dönmemiz gerekiyor. Suçluluk duygusu da ondan kaynaklanıyor. Hepimizde o suçluluk duygusu var. Bu, kültürümüzün beslediği bir psikoloji. Müştak’ta da bu duygu hep devam ediyor. Fatih, ondan çok uzakta bir kişilik.Ama olaylar onu düşünmesini sağlıyor. Birdenbire farkına varmadan kendisiyle Fatih arasında kıyaslamalara başlıyor. Burada rüyalara dönüyoruz. Bilinçaltı en iyi rüyada ortaya çıkıyor çünkü. Önce Freud’la karşılaşıyor. Freud’la iktidarı, erkek ve çocuk olmayı tartışıyor. Sonraki rüyasında ise Fatih’le karşılaşıyor. Fatih karşısında kendi aczini görüyor ama öte yandan kafasında Fatih çözümlemesini de yapıyor. Fatih’in öldürülmüş olabileceği düşüncesi rüyasında alttan çıkıveriyor. Bunu biliyor ama dile getirmekten korkuyor. Bugün birçok tarihçi, muhtemelen zehirlenmiştir der. Ama bunu yüksek sesle dile getiren bilim insanı çok azdır. “Aman ceddimize zarar gelecek” mantığı işler. Yani hâlâ babayı koruma durumu var. O zaman şu soru akla geliyor: Bilim insanları gerçekleri mi söyleyecek yoksa bir şeyleri mi korumaya mı çalışacak? Halbuki 1964 yılında Abdi İpekçi bir açık oturumda bunu gündeme getirmişti. Kitapta Ahmet Ümit okurlarına değişik gelecek taraflardan biri de Başkomiser Nevzat’ın ortalarda öyle çok da görünmemesi. Bu kahramanlarının arasında Nevzat’ın olduğu üçüncü romanım. Bir süre sonra insan hep aynı şeyleri anlatmaktan sıkılıyor. Bu üç yıldır yazdığım bir kitap. ‘İstanbul Hatırası’ndaki Fatih bölümünü yazarken bu romanı yazmayı düşünmüştüm. Hep aynı şeyleri yazarsam yazarlığım bitecek. O nedenle farklı şeyler yazmalıyım. Nevzat, Zeynep ve Ali’yi bir zanlının gözünden görmek çok şık oldu. Romanın sürprizlerinden bir tanesi bu. ‘Sultanı Öldürmek’i yazarı olarak değerlendirdiğim zaman, Ahmet Ümit romanlarının bir halkası olduğunu söyleyebilirim ama elbette mantıksal olarak biraz daha farklı. Tarih, polisiye, gerilim, aşk hepsi var ancak bu sefer psikolojik taraf biraz öne çıkıyor. ‘İstanbul Hatırası’ söyleşimizde “İstanbul talan ediliyor bu roman onun çığlığı,” demiştin. ‘Sultanı Öldürmek’ için ne dersin? Ben tarihçi değilim. Tarihçilerin malzemesini aldım ve bir roman malzemesine çevirdim. Tarihimize ciddi bakmıyoruz. Tarihimize bakmak için daha cesur olmamız gerekir. Osmanlı devletini bir imparatorluğa dönüştüren bir padişahın ölümü hakkında kuşkular var ve bunların üzerine gitmiyoruz. Bu romanı yazarken Edirne’ye gittim. Edirne, Fatih’in doğduğu şehir. Oradaki Cihannüma Kasrı, eski Osmanlı saraylarından biri. Fatih Kostantiniyye’nin fethini orada tasarladı. Ama şimdi orasının durumu içler acısı. 1453 diye bir film yapılıyor, insanlar o filme büyük bir istekle ve merakla gidiyor öte yandan bu önemli şahsiyetin İstanbul’un fethini tasarladığı saray rezil bir durumda. Yani samimi değiliz. Riyakârlık toplumun her tarafına sızmış durumda. Oradaki yetkililere şurayı bir telle çevirin bari dedim. Tarihe bakmakta daha cesur olalım. Bunun bir sakıncası yok. Bunu yapınca geçmişimiz lekelenmiyor. Fatih çok büyük bir figür. Ona bakarken daha gerçekçi olmak lazım. Onun kadar cesur olmak lazım. Fatih, kendi tarihine cesur bakan biriydi... Sorun belki de tarihe bakarken Fatih kadar cesur olmamaktan kaynaklanıyor. Klasiklere göndermeler Bu kez edebiyat göndermeleri bol bir roman olmuş… Bu romanda Müştak Serhazin’in ‘Yeraltından Notlar’daki kahramanla,‘Suç ve Ceza’nın kahramanı Raskolnikov’la, bizde ‘Anayurt Oteli’nden Zebercet karakteriyle bir akrabalığı da var. Beni etkileyen ve aynı zamanda Müştak Serhazin’in okuyabileceği klasik kitaplara göndermeler yaptım. Tolstoy, Dostoyeski, Çehov gibi. Aslında bütün yazarlar aynı kitabı yazıyoruz. En başından itibaren, Gılgamış destanından bu yana kutsal kitaplardan beri yazdığımız kitap hep aynı. Şiir, öykü, tiyatro, destan, masal hep aynı... Ne peki bu yazdığımız şey? İnsanı, insan ruhunu, insanın çevreyle, doğayla ilişkisini anlatmak... O yazarların hepsi beni biçimlendiren yazarlar. O nedenle onlara göndermeyi bir görev bildiğimi söyleyebilirim. Bu bir hoşluktur benim için. Tabii felsefeci olarak da Nietzsche’yi anmalıyım. ‘Fatih için üzüldüm’ ‘Sultan Öldürmek’i okuyacaklar bildikleri Fatih dışında nasıl bir Fatih bulacaklar? Umarım güzel şeyler bulurlar ama ben bu kitabı yazarken Fatih’i bir çocuk olarak gördüğümde üzüldüm. Neden üzüldüm? Çünkü padişah olma şansı nerdeyse yok. Tümüyle rastlantıyla yahut Osmanlı derin devletinin çatışmaları sonucu padişah olmuş biri. O günlerde koca Çandarlı Halil bu çocukla uğraşıyor. II. Mehmed’i düşürmek için yeniçerileri ayaklandırıyor. On dört yaşında bir çocuğun başına gelmedik kalmıyor. Ölme ihtimali çok yüksek başlarda. Çünkü önünde iki abisi var. Büyük abisi eceliyle ölüyor. Babası küçük abisi Alaeddin Ali’yi seviyor. Alaeddin Ali’nin öldürülmesi II. Mehmed’in yani Fatih’in yolunu açıyor. Fatih, mayasında padişahlık olan biri. Çok iyi bir eğitimi var. Aldığı eğitimde de kendisine Büyük İskender’i, Jül Sezar’ı örnek seçmiş. Bir dünya imparatorluğu kurma ideali var. Babası II. Murad öyle değil. Yapısındaki bu çelikleşme saray entrikalarında hakkının yenmesiyle oluyor. Çandarlı Halil çok büyük kazık atıyor ona. Babası da buna bir anlamda göz yumuyor. Hep şu şekilde anlatılıyor. Fatih, dirayetli, kararlı, tuttuğunu koparan bir hükümdar. Ama iktidarın zirvesinde yapayalnız bir insan, çevresi düşmanlarla dolu kimseye güvenmeyen bir adam... Ama bu adamdan bir dünya imparatoru çıkıyor. Bir devleti alıyor imparatorluk haline getiriyor. Korkusu, kuşkusu onu güçlü kılıyor. Korku, tehlike ve entrika bir çocuktan bir padişah yaratıyor. Kitabı okuyanlar Fatih’le ilgili bunları görecekler.
Baskı: Samizdat: Hakikatlere Dayanacak Gücünüz Var mı?
Soner Yalçın’ın yeni kitabı ‘Samizdat’, Türkiye’nin 12 Eylül’ü tartıştığı bir dönemde raflardaki yerini aldı. Kitabın ismi ilk anda tuhaf gelebilir. Rusça “samizdat” “kendi” anlamındaki “sam” ve yayımcı anlamındaki “izdat” kelimelerinin birleşmesinden oluşuyor. Ağır baskı ve sansür koşulları altında ortaya çıkıyor. Baskı araçları ve fotokopi makinaları kontrol altında olduğu için muhalifler fikirlerini el yazısıyla kaleme alıyor. Bu yüzden “samizdat”ı aynı zamanda inadın ve düşünmekten, yani insan kalmaktan vazgeçmemenin adı olarak kabul etmek mümkün görünüyor. ‘Samizdat’ı okurken Yalçın’ın da inat ettiği görülüyor. Başta hükümet olmak üzere herkesin hızlı 12 Eylül muhalifi kesildiği günümüzde başına gelenler darbe günlerini aratmıyor. Önce tutuklanıyor; sonra yazı yazması engelleniyor. Gazetesiyle ilişkisi kesiliyor, ardından kitaplarını yayımlatamaz hale geliyor. Yalçın’ın tek çaresi kitabını kağıt-kalemle yazmak ve bunu yayımlayacak bir yayımcı aramaktır. ‘Samizdat’ işte böyle doğuyor. Kitabın alt başlığı da çok anlamlı. Soner Yalçın, 12 Eylül’ü alkışlayanların bile demokrasi havarisine dönüştüğü bir dönemde sanki herkesle dalgasını geçiyor ve “Hakikatlere dayanacak gücünüz var mı?” diye soruyor. Herkesin ve özellikle de darbe karşıtı olduğunu söyleyenlerin yanıtlaması gereken bir sorudur. Sahiden Türkiye’de neler olup bittiğini anlamaya ve cezaevlerindeki gazetecilerin neden orada olduğunu öğrenmeye cesaretimiz var mı? Uyuyanları rahatsız etmek Yalçın, cezaevinde yazdığı kitabını gözaltına alındığı ilk 29 günün etrafında şekillendirmiş. Kitapta özgürlük tutkusu, hasret, evlat sevgisi, öfke, inat gibi insana dair birçok şey varsa da ‘Samizdat’a bir cezaevi kitabı demek mümkün değil. Yalçın kitabında kendi başına gelenleri aktarmakla yetinmemiş; cezaevinde karşılaştığı Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy davalarının ünlü sanıklarından yola çıkarak söz konusu davalar hakkında da pek çok şey anlatmış. Örneğin, Oktay Yıldırım’la birlikte hücrede kalışını anlatırken, Ergenekon Davası’nın temeli sayılan Ümraniye bombalarının dünya hukuk tarihine geçecek hikâyesinden de bahsetmiş. Nasıl gözaltına alındığını yazarken, daha önceki aramalar esnasında “sehven” yapılan hatalara da değinmiş. Bilgisayarlarına virüs yoluyla girdiği tespit edilen dosyalardan bahsederken, telefonlara “sehven” yüklenen numaraları, karakol yolunda birden çoğalan CD’leri ihmal etmemiş. Cezaevinde bütün iddianameleri, dava tutanaklarını titizlikle inceleyen Yalçın bütün bunlara bir de kişisel gözlemlerini eklemiş. Kaldığı hücrede elini kulağına götürerek sekiz saat boyunca hayali cep telefonuyla konuşanlar, akıl hastaları, şeyhler, telefonuna kontür alamazken helikopter ihalesine girenler, kontrole gelen sanıkların hasta olduğunu söyledikleri için örgüt üyesi ilan edilenler… Yalçın’ın o kendine has akıcı üslubuna rağmen Samizdat’ı okurken insanın üzerine bir ağırlık çökmesi kaçınılmaz. 12 Eylül gibi ‘Samizdat’ı aynı zamanda bir çığlık olarak da değerlendirmek mümkün. Soner Yalçın kitabında gözaltına alındığı günden itibaren basında kendisi aleyhinde yürütülen kampanyaya da cevap veriyor. Tıpkı 12 Eylül günlerinde olduğu gibi kulaklarına fısıldananları sormadan, soruşturmadan yazanlarla, gazeteciliği polislikle karıştıranlarla hesabının bitmediğini söylüyor. Ama basınla ilgili yazılanlar bunlarla sınırlı kalmıyor. ‘Samizdat’ta ortaya ciddi iddialar da atılıyor. Örneğin Yalçın kitabında tutuklanmadan önce kendisine ortak program yapmayı teklif eden, ısrarla Odatv’de yazar olmak isteyen isimlerin operasyon sonrasında kanal kanal dolaşarak aleyhinde konuştuklarını söylüyor. ‘Samizdat’ samimi ve bir o kadar da rahatsız edici bir kitap. Darbeyle hesaplaştıklarını iddia edenlerin yaptıklarını kırılıp dökülmeden, korkmadan, sansürsüz bir biçimde okuyucuyla paylaşıyor.
Baskı: Ölüm ve Şeytan
Yıl 1260. Avrupa'nın en iddialı yapısı olan büyük katedral yavaşça Köln sokakları üzerinde yükseliyor, göğe ulaşmış kulelerinin ve payandalarının gölgesinde ise doğaüstü yeteneklere sahip bir suikastçı yeni avlanma alanını gözlüyordu. İnsandan çok bir gölgeyi andıran katil ilk kurbanının canını almakta hızlıdır; ama bu cinayetin bir tanığı vardır: Tilki Jacop adlı, alev saçlı bir hırsız. Siyahlara bürünmüş heyuladan korkmakta haklı olan Jacop, canını kurtarmak için kaçmaya başlar; bizzat Ölüm Meleği tarafından kovalanmakta olduğuna emindir. Kurnaz Tilki, şehrin sokaklarını avcunun içi gibi bilmesine rağmen en sevdiği silah tabanca kabzalı bir arbalet olan zalim ve yaman katilden bir türlü kurtulamaz. Kader, aldığı yaralar ve çaresizlik Jacop'u elbise boyacısı güzel bir kız, onun ayyaş bir serseri olan babası ile bilge bir din adamı olan ve fikir tartışmalarını şarabı sevdiği kadar seven amcasından yardım istemek zorunda bırakır. Bir arbalet okuyla gelecek zamansız ölümün tehdidi enselerindeyken, Jacop'un alışılmadık çetesi kendilerini bastırılamaz bir intikam arzusundan doğan ve şehri paramparça edecek bir komployla karşı karşıya bulur. Sokaklar kana bulanmak üzeredir.
Baskı: Zulu
Romadaki polis tiplemesi olan Ali Neuman, şiddetle erken yaşta tanışmış; çocukluk yıllarında büyük kardeşi ve babası Zulu oldukları için, Ali’nin gözleri önünde katledilmiştir. Şiddete karşı savaşan başarılı bir polis profiline sahip olan Ali Neuman, ağır suç departmanının şefidir. Hergün yeni bir cinayet olayı yaşanan Cape Town’da,18 yaşında genç bir kız, botanik parkında ölü bulunur. Polis şefi için genç kızın ölümü sıradan bir cinayet vakası değildir. Kurbanın varlıklı bir aileye mensup olması ve kanında bulunan ne olduğu anlaşılamayan madde nedeniyle geniş kapsamlı bir soruşturma başlatılır. Ali ve yardımcıları Dan ve Brian, Cape Town sokaklarında uyuşturucu satıcılarının peşine düşerler. Soruşturma ilerledikçe cinayetler de devam eder. Kanında aynı maddeye rastladıkları yeni kurbanlar bulurlar. Bir cinayet vakasıyla başlayan soruşturma, uyuşturucu trafiği ve sokak çeteleri arasındaki çatışmalardan ülke genelindeki tüm siyahları yoketmek isteyen ırkçı bir guruba kadar uzanır. Uzun yıllar orduda görev yapmış, geçmişi karanlık bir albayın izini bulurlar. Orduda görevli olduğu dönemlerde kabileler arasındaki çatışmaları körükleyen ve siyahlara karşı katliamlar yapan ırkçı albay Joost Terreblanche, ağır silahlı bir ordu kadar tehlikelidir. Romanın ilk bölümlerinde, polis şefi Ali Neuman ön planda görünüyor. Yazar, yarattığı tiplemelerin, olayı çözüp mutlu sona ulaşmalarına izin vermiyor. Romanın daha yarısına gelmeden Ali’nin yakın çalışma arkadaşı Dan öldürülüyor. Yazar, sıradan polisiye kurgunun dışına çıkıyor; gerilim dozunu yükselterek, polislerin işini zorlaştırıyor. Dan öldükten sonra cinayetlerin düğümünü, Ali’nin diğer arkadaşı Brian çözüyor. Romanın başında art karakter olarak karşımıza çıkan Brian, sayfalar ilerledikçe romanın odağındaki isim oluyor. Güney Afrika’nın 2000’lı yıllardaki panoramasını romanın içinde okuyucuya aktaran yazar, ülkedeki suç oranının çok yüksek olduğuna dikkat çekiyor. Afrika kıtasında diğer ülkelere kıyasla gelişmiş ve büyümüş bir ülke olan Güney Afrika, roman boyunca karşımıza çıkan suç vakalarından sonra tehlike kavramıyla adeta özdeşleşiyor. Demokrasinin Afrika kıtasındaki macerası bir hayli sarsıcıdır; Afrikanın ilk demokratik ülkesi ve aynı zamanda dünyanın en tehlikeli ülkesidir Güney Afrika. Cinayetler, silahlı saldırılar ve tecavüz suçlarıyla ilgili bazı istatistiklere romanda yer veriliyor. Ülke içindeki etnik guruplar arasındaki çatışmaların kökenini ülke tarihinden anekdotlarla anlatan yazar, çatışmaların kaynağını Apartheid dönemindeki anti demokratik ve ırkçı uygulamalara bağlıyor. Yazarın, Güney Afrika tarihindeki ırkçı çatışmalar hakkında detaylı bilgi vermesi bir gerilim romanı için fazlasıyla siyasi görünüyor. Ancak, romandaki suç örgütünün kökleri ülkenin siyasi geçmişine kadar uzanıyor. Yazar ülke tarihinde etnik guruplar arasında uzun yıllar devam etmiş olan çatışmalar hakkında bilgi vererek romanını gerçekçi kılıyor. Şiddet sahnelerini tasvir ederken gösterdiği yeteneği, o sahneleri bütün detaylarıyla zihninizde canlandırmanızı sağlayarak sizi romandaki gerilimin içine çekiyor. Romandaki alt metinler ve çok katmanlı kurgu, Zulu’yu basit bir polisiye-gerilim romanı olmaktan kurtarıyor.
Baskı: Bülbülü Öldürmek
Harper Lee... Yazdığı tek romanla 20. yüzyıl edebiyatının önemli kalemlerinden birine dönüşmüş bir isim. 1960’ta yayımlanan ve kısa zamanda ‘çok satanlar’ arasına giren ‘Bülbülü Öldürmek’le insanoğlunun ‘iyicil’ doğasını su yüzüne çıkaran bir metne imzasını koyan Lee’yi yalnızca bu eseriyle tanımıyoruz tabii ki. Truman Capote’nin çocukluktan itibaren arkadaşı olan yazar, ‘Soğukkanlılıkla’nın araştırma aşamalarında Capote’ye eşlik etmişti. Philip Seymour Hoffman’a Truman Capote kompozisyonuyla Oscar kazandıran Bennett Miller filmi ‘Capote’de, Harper Lee’yi Catherine Keener canlandırmış, yazarın kimliğine dair kimi ipuçları vermişti bize. Gelelim, Harper Lee’ye Pulitzer Ödülü getiren yarı otobiyografik romanı ‘Bülbülü Öldürmek’e... Bu metin, başta da söylediğimiz gibi insanın iyilikle imtihanını merkeze alıyor, tabii ki ‘kötü’yü de araç olarak kullanarak. ABD’nin güneyindeki ‘siyah düşmanlığı’ malûmunuz. Roman, ‘Büyük Bunalım’ döneminde bu bölgedeki küçük ve sıkıcı bir kasabayı mekân alıyor. Avukat Atticus Finch’in iki çocuğundan küçük olanı Scout anlatıyor bize hikâyeyi. Ağabeyi Jem’le birlikte gözlemledikleri üzerinden takip ettiğimiz bu hikâye, babalarından öğrendikleri ‘adil olma’ kavramıyla birlikte ‘büyüyen’ çocukların olaylara bakışlarındaki ‘saflık’a vurgu yapıyor. Ama bu saflık, bizi yanlışa götürmüyor hiçbir zaman, aksine ‘doğru’yu yanıbaşımıza taşıyor. Bu ikiliye bir de yeni arkadaşları Dill ekleniyor ve üç çocuğun gözünden bir insanlık dersi veriyor roman. ‘Bülbülü Öldürmek’in temelini adalet duygusu oluşturuyor. Atticus, bir beyaza tecavüz ettiği iddiasıyla yargılanan bir Afro-Amerikalıyı savunma görevi üstleniyor. İdealist avukatın bu hamlesini kasabadaki ‘önyargılı’ kitle onaylamıyor tabii, ama onun inandıklarının doğruluğu er ya da geç kanıtlanıyor, acı tecrübeler yaşanma pahasına. Hikâyenin öteki kanadındaki çocuklarsa, önyargının başka bir boyutuyla haşır neşir oluyorlar. Mahallelerindeki hiç görmedikleri bir adamı duyduklarıyla yargılayıp ondan korkuyorlar. Gerçekmiş gibi uydurulanların etkisindeki üç çocuk, Boo Radley adlı bu adamı gözlerinde iyice büyütüp bambaşka bir boyuta taşıyorlar. Çocuklarına doğruyu göstermek için elinden geleni yapan, ideallerini çocuklarına da aşılamaya çalışan Atticus ise içinde bulunduğu toplumdan soyutlanma pahasına inandığı şeyin peşinden gidiyor. Her iki hikâyeyi birbirine paralel biçimde anlatan roman, sanığın yargılanması sırasında bu hikâyeleri buluşturuyor. Atticus, doğru argümanlarla tümüyle beyazlardan oluşan jüriyi ikna etmeye çalışıyor. O da biliyor önyargıların kırılmazlığını, beyazların “Suçsuz!” diyemeyeceğini, davayı kazanma şansının sıfıra yakın olduğunu. Ama elinden geleni yapıyor, çabalıyor, ‘iyi’nin kazanması için uğraşıyor. Bu noktada, babalarını mahkemenin siyahlara ayrılmış olan balkonundan izleyen çocuklar, o güne kadar ondan öğrendiklerinin ete kemiğe büründüğüne tanık oluyorlar. ‘Erdemli’ olmanın sınıfsal değil, nereden gelirse gelsin ‘doğru’yla anlam kazanan bir şey olduğunu net biçimde görüyorlar. Çocukların çok korktukları Boo Radley ise hikâyenin şahikasında önemli bir rol üstleniyor. Toplumsal önyargıların nasıl kırılabileceği üzerine benzersiz bir finalle nihayete eriyor roman. Hem yetişkinler hem de çocuklar, adalet duygusundan bir an bile uzaklaşmamanın erdemiyle yüceliyorlar. Bugün bile yoğun biçimde hissedilen önyargıysa, en azından bu romanda yerle bir oluyor.