gül ekmen
@gül ekmen

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Ölümcül Kimlikler
7/1029.12.2016

Baskı: Ölümcül Kimlikler

Daha önce Sefiller kitabını anlatırken; hikayenin gerçekliğini daha doğrusu samimiyetini kitapla ilişkilendirmede yazarın yaşantısını baz aldığımı, bunu da “Sefiller” kitabını “Victor Hugo yerine, yine Fransız ama aristokrat bir yazar olan Marquis de Sade yazsaydı nasıl olurdu?” diye irdelemiştim. Her zaman yaşanmışlıklardan çıkan hikayelere inanırım. Elbette hayal gücünü kurguyla başarılı bir şekilde harmanlayan yazarlar vardır ama yineleyerek söylüyorum benim açımdan sadece edebiyat değil sanatın her alanında tecrübe edilerek ortaya konmuş eserler makbuldür. Mesela Frida Kahlo tabloları… Acıyı hem Frida’da hem de tabloda görürsünüz veya René Magritte tabloları gibi. Ya da “Olgunluk Çağı” eseriyle Rodin’e olan imkansız aşkını ve acısını bir taşa resmeden ünlü heykeltıraş Camille Claudel gibi... Bunun gibi örnekler çoğaltılabilir. İşte bu bağlamda kimlik meselesini, Lübnan’da Hıristiyan Arap bir anne babadan doğan, 27 sene orada bir Lavanten olarak yaşayan –bir Lavanten dedim çünkü öyle ya Lübnan’da Hıristiyansanız azınlıksınızdır- daha da kökenine indiğinizde anneannesinin bir Osmanlı olduğunu, Fransız klasiklerini ilk kez Arapçaya çeviren dedesinin Mısır’da doğduğunu söyleyebiliriz. Hal böyleyken 1975’te çıkan iç savaş nedeniyle Lübnan’dan kaçmak zorunda kalarak Fransa’ya yerleşen dolayısıyla bir mülteci olarak yaşantısına halen orada devam eden, eserlerini Fransızca yazan Amin Maalouf’tan başkası olamazdı. Hatta öyle ki 21. yy klasikleri arasında aday gösterilen “Afrikalı Leo” eseriyle Fransız-Arap dostluk ödülünü almasına, Fransa’nın ünlü akademisinde yer almış sayılı insanlardan olmasına rağmen Maalouf, bu Hıristiyan-Arap Lübnanlı kökeni nedeniyle Fransa’da halen bir azınlıktır. İşte bu renkli kimlik inşası, Maalouf’un eserlerinde sıklıkla İstanbul, Türkiye, Akdeniz ve Doğu’yu anlatmasını tesadüfî değil, köklerine bağlı imgelerin ruhuna işlemesi sonucu olduğunun göstergesidir. Kitaba geçmeden önce kimlik kavramını tanım olarak ele alacak olursak; kimlik, “toplumsal bir varlık olarak insana özgü olan belirtiler, nitelikler ve özelliklerle, bir kimsenin belirli bir kimse olmasını sağlayan koşulların, onun kişiliğine ilişkin özelliklerin tümü, bir insanın kim olduğu” şeklinde tanımlanır. Kimliği felsefede ele alırsak; Parmenides varlığı, felsefenin başlangıç noktası olarak tanımlar. Her insan doğada biricik ve özgün bir varlık olduğundan dolayısıyla insan; “ben”i anlamadan “ben” le başlamadan başka soruları soramaz. İşte ölümcül kimlikler burada baş gösteriyor. Çünkü kişi, “ben”i ararken “biz”e gidiyor, “biz”i ararken “ırk”a, “ırk”ı ararken “ulus”a derken ayrışmalara kadar gidiyor. Anthony D. Smith; “milli şuuru, secereyi oluşturmak için bir başkasının tarif edilmesi gerekir” der. Ancak burada milli şuur, kendini neye göre konumlandırıyor bu önemli. Normalde dil, tarih, kültür gibi kurduğu değerler üzerinden konumlandırması gerekirken, kendisinden farklı olandan hareketle kendi şeceresini oluşturma yoluna gittiği için öteki ortaya çıkıyor.”Maalouf, bunu “kimlik” kavramı akıllara geldiğinde ya da söylendiğinde insanların bu kavramı, salt bir kabileye ait olma gibi algılanması temeldeki problem olarak görmektedir. Özetle kişilerin kimliği yığın öğeden oluşur. Bu tehlikenin farkına varan Nietzsche “Şen Bilim” kitabında “Ev sahibi olmamam, iyi talihimin bir parçası bile sayılabilir,” derken Adorno bunu dekonstrüksiyon ederek “Minima Moralia” kitabında “ kendi evimizi ev olarak görmemek, orada kendimizi “evimizde” hissetmemek, ahlakın bir parçasıdır.” diyerek bugün bireyin kendi mülkü karşısında düştüğü zor durumu biraz olsun gösterir. Maalouf, “Ölümcül Kimlikler” kitabında yukarıda sözünü ettiğim bu azınlık olma durumunun sıkıntılarından yola çıkarak, insanları; kendi kararlarının dışında, doğumuyla birlikte yaşadığı toplum tarafından yüklenen dil, din, mezhep, siyasi kimlik inşasıyla değerlendirmenin ne kadar zehirli, ne kadar ölümcül olduğunu dile getiriyor. Çünkü kimlik meselesi antropolojik ve sosyolojik bir mesele olması bir tarafa aynı zamanda siyasal bir mesele de olduğundan her daim sıkıntılı yerlere çekilmeye müsait bir kavram olmuştur. Mesela Güney Amerika’da siyah-beyaz bir anne babadan doğmuş bir çocuk melezken, Amerika’da siyah-beyaz bir anne babadan doğan çocuk siyahtır hatta zencidir. Amerika’da zencilerin yüzyıllar boyunca nasıl sömürülüp aşağılandığı halen konuşulurken, yine bir taraftan aynı ülke zenci bir devlet başkanı idaresindedir. Hayat ironiler zinciridir. Şöyle ki; Özellikle 20. yy küreselleşme süreciyle birlikte yeni kimlikler inşa edilip siyasal, kültürel, etnik ayrışmalara neden olsa da günümüzde kültürel kimlikten daha egemen bir kimlik vardır ki o da ekonomik kimliktir. Burada Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ironik anlatımlı kült eseri “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nün verdiği mesaja değinecek olursak; “bugün kafa yorduğumuz; kendimiz olma, etik ve ahlaki değerler, dil, din, ırk, mezhep, Doğu-Batı sentezi, yüksek medeniyet, sosyal problemler, insan ilişkileri v.s. aslında dünyada insanlar için bunların hiçbir önemi yok. Yani; insanlar ancak çıkarları ortak olduğunda aynı yöne bakıyor. Menfaatleriniz ortak değilse aynı yöne bakmıyorsunuz.” Hal böyle olunca bugün zenci birini hem aşağılayıp hem de başınıza taç edebilirsiniz ya da kadınları bir taraftan taciz ederken diğer taraftan kraliçe ilan edebilirsiniz. Daha önceki yazılarımda belirttiğim İbn Haldun’un şu sözünü tekrar yinelemek istiyorum. “Coğrafya kaderdir” ancak bu kader meselesinde coğrafyayı önemli kılan bir diğer unsur da dönemdir. Maalouf’un da yaşadığı yukarıda bahsini ettiğimiz kimlik inşası, kişinin seçimi/tercihi değildir. Kimlik meselesini ölümcül hale getiren insanlar sanıyorlar ki, insan bir kimlik üzerine inşa ediliyor buna göre değerlenip ya da değersizleştiriliyor. Hayır, durum öyle değil. Kimlik değişken bir kavramdır. Maalouf; kitabında etnik ayrışmalar yüzünden Yugoslavya’nın dağılışıyla buna çok güzel bir örnek veriyor. 1980’lerde bir Yugoslav gururla ben Yugoslav’ım derken aynı insan 1992’de ben Müslümanım der, daha sonra katliamla birlikte bugün yolda çevirdiğiniz aynı insan önce Boşnak sonra Müslüman ama aynı zamanda Avrupa’nın bir parçası olduğunu Avrupa Birliğine girmeyi umut ettiğini söyler. Şimdi bu insan aidiyetlerinden hangisidir? 20 yıl sonra tekrar sorduğumuzda kendisini nasıl bir kimlikte tanıtacaktır? Yugoslavya'daki ayrışma meselelerinden yola çıkarak ülkemizi ele alırsak; Türkiye’de bu durum 1960’lara bakıldığında sağ/sol kimlikler olarak kendini gösterirken, 1990’ların başından itibaren etnik anlamda Kürt kimliği, dinsel anlamda İslamcı kimliği olarak kendini göstermektedir. Kitapta çok yerinde bulduğum bir tespitle bu ayrışmaların insan üzerindeki etkisine değinmek istiyorum. Kimlik; başına buyruk aidiyetlerin birbirine eklendiği yamalı bir bohça değildir, kimlik insanı oluşturan aidiyetlerin bütünüdür. Birine dokunduğunuzda tüm kişiliğe dokumuş sayılırsınız. Ve kişi en çok kendisini saldırıya uğradığı kimliğiyle tanımlar. Yani Bir başka şeyin tepkiselliği karşısında kendimizi inşa ederiz. Ulus olduğunu iddia eden kitle, etnik olarak addettiği kitleyi yok saydığında, aslında ortada bir mesele yokken bir mesele ortaya çıkar. İşte bu durumu ülkemiz için ele alırsak, kimlik sadece dil ile ilinltili olarak değerlendirildiğinde; Türkler ulus, Kürtler etnik olarak sınıflandırılmaktadır. Tarih boyunca düşmanlara karşı cephede birlikte mücadele ettiğimiz ve bir arada yaşarken sorun teşkil etmeyen bu durum; birinin, bir diğerini ötekileştirdiği veya yok saydığı vakit sorun halini almıştır. Bugün hala bu ayrışma yüzünden ülke içinde neredeyse iç savaşa sürüklenecek kadar sancılı bir süreç geçirmemize ramak kala anlar yaşamamıza neden olan Türk-Kürt diye bir mesele peyda olmuştur. Evet aynı ülke içinde yaşarken, aynı kimliği taşırken birbirini öldürmeye çalışan insanlar dedim! İç savaş dedim! Sanki mümkün değilmiş gibi görünen bir şeyden söz ettim gibi geliyor değil mi? Değil. Mümkün! Okuyanlar bilir Stevenson’ın “Dr. Jekyll ve Mr. Hyde” isimli eserinde Dr. Jekyll insanın içindeki iyiyi, Mr. Hyde ise insanın içinde bastırdığı saklı duyguları, kendine yönelik bir tehdit gördüğünde fırsat bulduğu ilk anda acımasızca püskürten kötülük yapabilen diğer yüzünü temsil ediyordu. Demem o ki; hepimizin içinde bir Mr. Hyde var. Ya da Shakespeare’in “Fırtına” eserindeki Caliban gibi… Yeter ki onu ortaysa çıkaracak koşullar gündeme gelmesin. Gerçi biz bunu 15 Temmuz olaylarında gördük. Vatana karşı dışarıdan bir darbe olduğu düşüncesi, insanları normalde görmemizin mümkün olmadığı hallere sokmuştu. Bıçaklar, silahlar, taşla, sopayla, tankla insan kafası ezmeler falan… Görüntüler korkunçtu ve bir insanın yapabileceği şeyler değil gibiydi. Tüm güç içten gelir dolayısıyla cüsse hiçbir şeydir. Normalde bir karıncayı incitmeye kıyamayan insanoğlunu, insanı döve döve öldürürken gördük. İnsanın insanı öldürmesi ne ki, beyinler öyle yıkanıyor ki insan canlı bomba haline gelerek başka insanları öldürmek için kendini yok ediyor. Emmanuel Levinas’; “Sonsuza Tanıklık” kitabında “öz” ün “öteki”ni nasıl öldürmeye kışkıttığını şöyle açıklıyor. “Yüzle ilişki, aynı zamanda tamamıyla zayıf olanla, tümüyle sergilenmiş, çıplak ve soyunmuş olanla ilişkidir, soyunma ve bunun sonucunda da yalnız olanla ve ölüm diye adlandırılan en derin yalnızlığa uğrayabilecek olanla ilişkidir. Dolayısıyla sonuçta Ötekinin Yüzünde daima Ötekinin ölümü vardır ve böylece bir biçimde, cinayete kışkırtma, sonuna dek gitmeye, ötekini tümden göz ardı etmeye eğilim vardır.” Yani ötekinin cinayeti işte böyle başlıyor. Maalouf der ki; “dünya bugün dahi eziyet çeken ya da eski çilelerin acısını içinde saklayan ve intikam anını düşleyen yaralı toplumlarla doludur.” Kimlik meselesi; esasen benzerlik ve ayrışmanın bir arada olduğu paradoks üzerinedir. Ülkemizde “bu kimlik meselesinde bir çözüme varılabilir mi?” diye yapılan çalışmalar seçim vaatleriyle sınırlı kalsa da, bu tip konularda Maalouf gibi ben de kendime şu soruyu soruyorum. Dünya kime ait? Bunu düşündüğünüzde aslında üzerimize yapışmış olan kimliklerimizin hiçbirinin insanı yok etmeye yönelik olmadığını, aslolan şeyin “insan kimliği” olduğunu ve bu çeşitlilikleri bir ayrışma olarak değil de zenginlik olarak ele alıp gerek ülke gerekse dünyada insanlık için olumlu yöne çevirmemiz gerektiğini düşünüyorum. İlle de bir ayrışma yapacaksak, kimlik bizim dostumuz mu yoksa düşmanımız mı bunun ayrışımını yapıp kendi kültürel kimliğimizi korumalı ancak aynı zamanda diğer kültürlerle kaynaşmalıyız. Çünkü insanlık söz konusu olduğunda, kimliğimizle değil kişiliğimizle anıldığımızı/anılacağımızı unutmamamız gerektiğini belirtmek istiyorum. Kitaptaki kimlik ve aidiyet kavramından sonra dikkat çeken diğer bir önemli konu da dinler meselesi. Maalouf, mensubu olduğu Hıristiyanlık dininden İslamiyet’e bakıyor ve geçmişte hoşgörü dini olan İslamiyet’in bugün geldiği noktaya dikkat çekiyor ve ekliyor.“İslamiyet özgürlükle, demokrasiyle, insan ve kadın haklarıyla bağdaşır mı?” Bugün bu sorunun bendeki cevabı hayır! Çünkü bize empoze edilen İslamiyet; kadına bakış açısıyla, düşünmenin, araştırmanın, sorgulamanın günah sayılmasıyla, diğer dinlere yaşam hakkı tanımamasıyla hayli ürkütücü duruyor. Benim gözümde, İslam mensubu ülkelerde bir geri kalmışlık söz konusu olmakla birlikte, cennet vaadiyle kandırılmış İslami cihad adı altındaki terör örgütleri yüzünden dünya hayli huzursuz. Aslında bunun dinlerle ilgili değil dine bakış açımızla ilgili bir durum olduğunu da biliyorum. İlk emri “oku” olan kutsal bir kitapta yani Kuran-ı Kerim’de, bize empoze edilen şeylerin aslında tam tersinin yazıldığı fakat menfaatler dünyasında günümüze böyle uyarlandığının farkındayım. Ya da en azından öyle olduğunu düşünmek istiyorum. Bu konuyu hiç araştırmadım çünkü din ve dine ait öğeler, tıpkı etnik öğeler gibi benim kimliğimi ya da kişiliğimi yönlendirmiyor. Yani İslamiyet’in ne söylediğiyle değil, insanların buna verdiği tepkilerle ilgileniyorum. Maalouf genellikle kitaplarındaki hikayeleri; Orhan Pamuk, Umberto Eco gibi ilginç tarihi olaylarla harmanlayarak anlatır. “Ölümcül Kimlikler” kitabı ise deneme türünde bir kitap. Kitabın geneline katılmakla beraber, Maalouf’un bazı düşüncelerine özellikle başörtüsüyle ilgili görüşlerine katılmıyorum. Doğu-Batı sentezinde düşünmeye, her ne kadar ayrışmamaya çalışsa da, Fransa’da büyümüş ve modernlik anlayışında oranın ilkelerini benimsemiş biri olmasından olsa gerek bazı satırlarında düşünce olarak tam bir batılı söylemleri var. “Şarkiyatçılık” eseriyle bu meselelere değinen Edward Said modernleşme çabasındaki ülkeler için tehlikeyi şu şekilde anlatır. “Batı’nın tek gayesi; popüler kültürlerini yayarak, Doğu toplumlarının tarihleriyle, kimlikleriyle, ana dilleriyle dahası bellekleriyle oynayarak onları aptallaştırıp, iradelerini ele geçirmektir.” der. Görünen o ki pek de haksız sayılmaz. Maalouf kitabın son bölümünde; kendi kafasındaki ütopyasını ortaya koyar ve “herkesin, kendi kimlik dili, İngilizce ve özgürce seçilmiş genellikle bir başka Avrupa olmak üzere üç dil bileceğini böylece bir sevgi dili oluşturacağını, bu oluşumun “yeni Avrupa’yı“ oluşturacağını söyler. Ve benimde insanlık adına temennim olan şu sözlerle kitabını noktalar. "Genelde bir yazar son sayfaya geldiğinde en kalpten dileği, kitabının yüz yıl sonra, iki yüz yıl sonra hala okunuyor olmasıdır. Kuşkusuz bu asla bilinemez. Sonsuz olması istenen ve ertesi gün ölen kitaplar varken, bir okullunun eğlencesi olsun diye yazıldığı sanılan bir başkası ayakta kalır. Ama daima umut edilir. Ben ne bir eğlencelik ne de edebi bir eser olan bu kitap için o dileği tersine çevireceğim: "Torunum yetişkin biri olup da, günün birinde rastlantıyla aile kitaplığında onu keşfettiğinde biraz sayfalarını karıştırsın, biraz göz atsın, sonra omuz silkerek ve büyükbabasının zamanında hala böyle şeylerin konuşulmasına ihtiyaç duyuluşuna hayret ederek hemen aldığı tozlu yere geri koysun."

Seraphita
7/1029.12.2016

Baskı: Seraphita

Sefiller
10/1012.12.2016

Baskı: Sefiller

Afgan asıllı yazar Khaled Hossini ve Lüblan asıllı yazar Amin Maalouf; romanlarındaki karakterleri ve geçen olayları öylesine derin işler ki yüreğinizin bir yerine acı çöreklenir. Çünkü Orta Doğu’yu anlatır. Onun kalemindeki Orta Doğu, kan ve gözyaşı demektir. İki yazarında ortak noktası, 1970’lerde savaş ve yönetim şekilleri nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kalıp Paris’e yerleşmeleridir. Bugün ki Paris’ten bakıp bize bugün ki Orta Doğu’yu anlatırlar. Bu anlatımı şuraya bağlayacağım. İbn Haldun’un çok güzel bir sözü vardır. “Coğrafya kaderdir” der. Evet, coğrafya kaderdir ancak bu söz ifadede biraz eksik kalır. Kader meselesinde coğrafyayı önemli kılan bir diğer unsur da dönemdir. Bugün Orta Doğu’yu terk edip Paris’te refaha kavuşan insanoğlu bakın 1800’lü yılların Paris’inde neler yaşamış. Konuya geçmeden önce böylesi derin meseleleri ve hikayeleri konuya vakıf kişilerden öğrenmeyi yeğlediğimi belirtmeliyim. Çünkü herkes algısı dahilinde, kullandığı kelime kadar dilinin döndüğünce anlar ve anlatır. Victor Hugo’nun yaşam hikâyesiyle bu anlamda dönemin Paris’ini okura nufüz ettirmede iyi bir yazar olduğunu düşünüyorum. Düşünsenize Nişantaşı çocuğu Orhan Pamuk bize yoksulluğu anlatıyor! Bu bağlamda Hugo’nun biyografisinden söz ederek yazıma başlamak istiyorum. Romantik akımın öncülerinden Fransız yazar Victor Hugo’nun doğduğu dönem itibariyle Fransa; Krallık ve Napolyon İmparatorluğu’nun baş gösterdiği politik anlamda karmaşaların yaşandığı bir ülkeydi. Hugo’nun inanç yönünden zayıf olan babasının subay olması nedeniyle sürekli yer değiştirmesi, sıkı katolik olan annesini rahatsız ediyordu. Annenin, bir süre sonra çocuklarını kendi inançlarına göre yetiştirmek istemesi üzerine Hugo kendisini Paris’te Katolik Krallık yanlısı okullarda bulur. Bu yönde eğitim alan Hugo’nun ilk yazılarında Katolik inanca ve Kraliyet’e olan bağlılık hissedilse de; Fransız Devriminde, Cumhuriyeti ve özgür düşünceyi savunmuştur. Zaten III. Napolyon askeri darbesinde ülkesinden sürgün edilmiş, genel af çıkmasına rağmen, 19 yıl ülkesine geri dönmeyip başka ülkelerde yaşamıştır. Sefiller’i de bu sürgün zamanlarında tam 17 yılda yazmıştır. Sefiller öncesinde yine Sefiller kadar bilinen, o dönem Hugo’nun parasızlık nedeniyle alelacele yazdığı ilk eseri “Notre Dame’nin Kamburu” vardır. Aslında bakımsız olan Notre Dame Katedrali, bu eser sayesinde turist akımına uğramış ve sonradan restore edilmiştir. Hugo aile hayatı anlamında birazda talihsiz bir adamdır. Annesinin, çocukluk arkadaşı ve ilk aşkı Adele ile evlenmesine müsaade etmemesi nedeniyle Hugo; Adele ile ancak annesinin ölümünden sonra evlenebilmiştir. Tabi geçen bu süreç 20 yıllık bir süreçtir. Adele ile evlenir fakat ilk çocuğu doğumdan kısa bir süre sonra vefat eder. En büyük kızı Leopoldine ise, henüz 19 yaşındayken bindiği geminin alabora olması yüzünden denizin dibine batarken onu kurtarmaya çalışan eşi ile birlikte ölür. Eşi ve iki oğlu hatta sevgilisi de kendisinden önce ölen Hugo’nun ortanca kızı da akıl hastanesine yatırılmış. Bu kayıplar Hugo’yu oldukça derinden yaralar, öyle ki ömrünün sonuna kadar büyük kızına ithafen şiirler yazması da kızının bu talihsiz ölümüne bağlanır. Daha çok yazarlığı ve şairliğiyle tanınan Victor Hugo; geneli kalem ve mürekkep kullanılarak çizilmiş 4000 adet illüstrasyon ve eskizin de sahibidir. Bir dönem felç geçirse de iyileşen, insanlık için çalışmalarından asla ödün vermeyen, son ana kadar üretim halinde olan Hugo, 83 yaşında zatürreden vefat etmiştir. Kitaba gelecek olursak; hikaye1815’te başlar, 1832 Paris Haziran Ayaklanmasında son bulur.19 yy Fransa’sının tarihini, mimarisini, ahlak felsefesini, ailevi bağlarını, romantizmi ve elbette yoksulluğu, yoksulluğun insanı nasıl dönüştürdüğüyle birlikte, toplumun ve sistemin çarklarında insanın çaresizliğini de ele alınır. Paris’in insan manzaralarını gözler önüne seren Sefiller‘in yazarı Hugo kitabın önsözünde şunu belirtir. “Yeryüzünde yoksulluk ve bilgisizliğin egemenliği sürdükçe, böylesi kitaplar gereksiz sayılmayabilir.” Evet yıl olmuş 2016. Yoksulluk elbette var ama bunun nedeni elverişsiz topraklar değil, bunun nedeni insanlığa elverişsiz insanlar! Anlamsız savaşlar! Hugo’nun deyimiyle “insanlığa rağmen insanlığa karşı, insanlık tarafından yapılan savaşlar.” Charlie Chaplin'i herkes bilir hani filmlerinde hiç konuşmadan seyirciye bir şeyler anlatır güldürür. Böyle tanınıp bu şekilde bir ün yakalamışken o bile bu büyülü sessizliğini İkinci Dünya Savaşı'nda bozar. Neden biliyor musunuz? Çünkü toprak kaygısıyla savaşlarda maddi anlamda çok kayıplar verilse de ülkeler bir şekilde toparlanıyor ama insanlık ölüyordur. Artık hırsın gölgesinde bağırarak bunu anlatsan da anlamayacak insanlara karşı sessizlikte ne anlatabilirim düşüncesiyle Chaplin “Büyük Diktatör” isimli ilk sesli filmini çeker. Filmde Chaplin’in bir konuşma sahnesi vardır. Şöyle der; “Bu dünyada herkese yetecek yer var. Ve toprak hepimizin ihtiyacını karşılayacak kadar bereketlidir. Hayatın bize çizdiği yol özgürlük ve güzelliklerle dolu olabilir, ama biz bu yolu yitirdik. Hırs insanların ruhunu zehirledi, dünyayı bir nefret çemberine aldı, hepimizi kaz adımlarıyla sefaletin ve kanın içine sürükledi. Hızımızı arttırdık ama bunun tutsağı olduk. Bolluk getiren makineleşme bizi yoksul kıldı. Edindiğimiz bilgiler bizi alaycı yaptı; zekamızı ise katı ve acımasız. Çok düşünüyoruz ama az hissediyoruz. Makineleşmeden çok insanlığa gereksinimimiz var. Zekâdan çok iyilik ve anlayışa gereksinimimiz var. Bu değerler olmasa hayat korkunç olur, her şeyimizi yitiririz.” İşte bu konuşma bugünkü insanlığın geldiği yeri açıklar. Yoksulluğu açıklar, yoksulluğun pençesinde kalan ve dışlanan insanların davranışlarını açıklar. Sistemin çarklarında ezilen bir insanın ne kadar kötü olabileceğini açıklar. Bugün bizim ülke sistemimizde bundan aşağı kalır nitelikte değildir. İnsanlara bir ay boyunca on saatlik bir mesaide emeklerinin karşılığı olarak asgari 1.300.00 TL verip o parayla ailesini geçindirmesini, kendini geliştirmesini, sağlıklı olmasını, spor yapmasını bekliyorsun, diğer yanda bugün niteliksiz fakat biraz sanşlı, çokça onursuz insanları ömrü boyunca yese bitiremeyeceği paraya boğuyorsun. Paraya boğulan; o parayla ne yapacağını şaşırıp kendini rezil ederken, parayı bulamayan parayı bulmuşlara ve sisteme olan hırsından kendini rezil ediyor. Sonuç “insanlık” kaybediyor. Chaplin halkı yöneten devlet adamlarına seslenirken der ki; "Diktatörler kendi hırsları için halkı köleleştirir. Aklın idare ettiği bir dünya için savaşalım. Bilim ve ilerleme herkese mutluluk getirsin.” Ve Chaplin’i tamamlar nitelikte Günümüz post modern kültür teorilerine geçişten önce, modernliğin eşliğinde kapitalizm ve emperyalizmin kök salma sürecine dair önemli fikirler barındıran eserleriyle bilinen Edward Said entelektüeli tarif ederken "Kamu adına bir mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi ya da kanıyı temsil etme, cisimleştirme, ifade etme yetisine sahip olan bireydir... Bence entelektüelin görevi krizi evrenselleştirmek, belli bir ırkın ya da ulusun çektiği acıları daha geniş bir insani bağlama oturtup bu deneyimi başkalarının acılarıyla ilişkilendirmektir" der. Şimdi sözde Cumhuriyetimizde diktatör ya da entelektüel kavramlarından hangisi ağır basıyor varın siz karar verin. Sefiller kitabında da olay örgüsü de yukarıda açlık sınırındaki insanların yapabileceklerini anlatan benzer bir konuyu ele alıyor. Acıkan yeğenlerinin karnını doyurmak için bir ekmek çalan ve bunun karşılığında 19 yıl hapis yatan bir adamın yani Jean Valjean’ın hikâyesi. (Sahi bizde de baklava çaldığı için 9 yıl hapis cezasına çarptırılan bir çocuk vardı. Tabi buna keza bir de milyon dolarları nerede saklayacağını bilemeyen adamlara, paranın kaynağını sorduğunuzda görevinizden ihraç edilmeyle birlikte o paraları faiziyle birlikte o adamlara geri ödeme gibi trajikomik hallerimiz. Sormadık, soramadık çünkü kandırıldık! ) Kahramanımız Jean Valjean hapisten çıkar iyi bir adam olmaya karar verir fakat toplum yasaları adaleti sağlamak, insanları iyiye sevk etmek üzere kurulmamıştır. Toplum yasaları tam tersi kötülerin çoğunlukta olduğu toplum düzeninde; iyiler, kendi çıkarlarını sekteye uğratmasın diye herkesi ya kendileri gibi yapmaya çalışan ya da dışlayarak yok etmeye çalışan bir çark üzerine kurulmuştur. Günümüz insanı da dışlanıp yok olmaktansa aidiyet hissiyle hiç yoktan bir yerde var olarak varlığını sürdürmeyi tercih eder. Can Yücel’in dediği gibi “ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi, ne kadar rezil olursak o kadar iyi”. İşte sana körlerin sağırları ağırladığı toplum düzeni! İstisnalar kaideyi bozmaz diyerek onurlu yaşam mücadelesini sürdüren insanları azınlık olarak addediyorum. Zaten bir süre sonra, bu çoğunlukta olan insan güruhunu, kapitalistleşmenin ağında modern yaşamın yarattığı açmazlarda görürüz. Onlar artık sahip oldukları şeylerin kölesi olmuşlardır. Hem hayatta hem de kitapta bu bataklığa saplanmış kitlenin eşyalarla arasında bir aidiyeti gözümüze çarpar. Chuck Palahniuk’un “Dövüş Kulübü” kitabının özü de bu kavramı ifade eder. “Sahip oldukların sonunda sana sahip olur” Kendi çevresinde dışlanan Jean Valjean, kimlik değiştirerek Madeleine adıyla iş hayatına atılır, zengin olur, halk tarafından çok sevilir belediye başkanı seçilir. Fakat onun kimliğinin farkına varan gözü pek bir polis memuru Javert, Jean Valjean’ın peşini bırakmaz. Satırları okurken Javert için “ne yüce adalet duygun varmış be adam bırak artık Jean Valjean’ın peşini, başka suçlu mu yok git onları yakala” deyip durdum. Ama sonunda İhtilalin başladığı sırada Cumhuriyetçiler tarafından idamına karar verilerek esir alınan Javert, kendisini idam mangasından kurtaran Jean Valjean’a minnettarlık duyar. İhtilal bittiğinde teslim olmak için Javert’in yanına giden Jean Valjean, Javert’i bulamaz çünkü Javert minnettarlık duygusuyla Jean Valjean’ı tutuklayamayacağı için Seine nehrine atlayarak intihar eder. Ne onurlu bir davranış.Tıpkı; alışveriş merkezindeki çatının çökmesiyle 54 kişi hayatını kaybedince "Benim de sorumluluğum var." deyip istifa eden Letonya Başbakanı Valdis Dombrovskis gibi ya da yaptıkları ihalelerde yolsuzluk yaptığı ve bir işadamından 10.350 euro değerinde saat aldığı ortaya çıkınca istifa eden İtalya Altyapı ve Ulaştırma Bakanı Maurizio Lupi gibi ya da ülkesindeki Amerikan üssünü kapatma sözüne sadık kalamadığı ve parti üyelerinden birinin yolsuzluğa karışması sebebiyle istifa eden Japonya Başbakanı Yukio Hatoyama gibi Hatoyama istifa konuşmasında, "Eksiklerim çoktu. Böylesine güzel bir ülkeye liderlik yapma onuruna layık gördüğünüz için teşekkür ederim." demişti. Ya da bizim ülkemizden örnek verecek olursak, sahi var mı ya böyle bir örnek? Elbette vardır. Vardır da benim aklıma gelmiyordur! Gelince yazarım! Karakterlerden yine beni çok etkileyen diğer bir karakter yoksul bir kadın olan Fantin’dir. Fantin’in Cossette isminde bir kızı vardır ve yoksulluktan onu bir yere emanet etmek zorunda kalıp çalışmak için Madeleine baba diye bildiği Jean Valjean’ın fabrikasına gelir. Fantin beni bu hikayede en çok etkileyen karakter olmuştur. Çünkü o, kızı için saçlarını ve dişlerini satan bir annedir. Annelik denince Fantin sayesinde annelerin evlatları için neler yapacağını ya da kimi annelerin kendi rahatı için evlatlarına nasıl davrandığını sorgulayabilirsiniz. Zaten Hugo; Fantin’in bu davranışı karşısında insanın içini dağlayan şu satırlarla dile getirmiştir. “Bu bir köle satın alan toplumdur. Kimden? Sefaletten, açlıktan, soğuktan, yalnızlıktan, yoksunluktan, yüz üstü bırakılmışlıktan. Acıklı bir alış veriş! Bir lokma ekmeğe bir ruh! Sefalet teklif eder, ruh kabul eder.” Fantin hastalıktan ölür ve Jean Valjean, Fantin’in kızı Cossette’yi evlatlık edinir. Cossette büyür aşık olur Marius isimli bir gençle evlenir ve iyice yaşlanan Jean Valjean ölür. Öldüğünde başucunda iki şamdan vardır. Bu iki şamdan Jean Valjean’ı bir kötü adam olmaktan kurtaran, kaderini değiştiren ve Hugo’nun, “Sefiller”i yazma amacını sağlayan bizi şu öze götüren piskoposun verdiği şamdanlardır. “Şu anda okuyucunun eli altında bulunan kitap, eksikleri, üstün veya zayıf tarafları ne olursa olsun, bir baştan bir başa bütünü de, teferruatlarında kötülükten iyiliğe, adaletsizlikten adalete, sahtelikten hakikate, geceden gündüze, ihtirastan vicdana, çürümüşlükten hayata, canavarlıktan vazifeye, cehennemden cennete, hiçlikten Allah'a doğru bir yürüyüştür. Çıkış noktası madde, vardığı nokta ruhtur. Başlangıçta canavar, neticede melektir.” Henüz izleme fırsatım olmadı ama Fransa dahil tüm dünyada büyük başarı yakalayan Sefiller romanının bir müzikali ve müzikalden uyarlanan filmi de bulunmaktadır. Sefiller ile ilgili en ilginç detay ise; romanda Louis Philippe’nin anlatıldığı bölümde 823 kelimeyle Fransız edebiyatının en uzun cümlesinin kurulmuş olmasıdır. Bana ilginç gelen diğer bir bilgi ise; Hugo, Sefiller kitabı ilk kez basıldıktan sonra satışların nasıl gittiğine dair yayıncısına bir telgraf gönderir. Telgrafın tamamı “?” bu ve yayıncısının Hugo’ya coşkulu cevabı ise şu :“!” Kısa ve net. Ben aynı dili konuşmak diye buna derim. Sefiller kitabı Osmanlıcaya çevrilen ilk romanlardandır. “Mağdurin” ismiyle ilk tercümesi Şemsettin Sami tarafından yapılan kitabı, Namık Kemal’in ölüm anına kadar elinden düşürmediği söylenir. Türkiye’de ise; aydınların -topluma ibret verecek nitelikte- bir roman olarak büyük önem verdiği Sefiller, farklı yayın evleri tarafından tam metni olmasa da basılmaya devam etmektedir. Elimdeki iki ciltlik İletişim yayınevi Cenap Karakaya çevirisi fakat Hasan Ali Yücel çevirisiyle İş Bankası yayınlarının beş ciltlik çevirisi de mevcuttur. Dediğim gibi bu çeviriler Hugo’nun anlatımının tam metnini yansıtıp yansıtmadığını bilemiyorum ek bilgi Sefiller çevirisinde Nesrin Altınova’yı çok methediyorlar.

Faust
7/1005.12.2016

Baskı: Faust

Baskı: Saatleri Ayarlama Enstitüsü

İki alem arasında salınıp duran bir halkın boşluğu… Yalnız, umutsuz karamsar ve çok titiz bir ruh. Tanpınar’ı birkaç satırla anlatmam mümkün olmadığından ben de “Tanpınar Türkiye’dir.” diyerek otobiyografi kısmını geçmek istiyorum. Ancak yazarlığıyla tanınan Tanpınar’ın aslında en büyük tutkusunun şiir olduğunu, altmış kadar şiiri olmasına karşın otuz yedi şiirinin yayımlandığı bir şiir kitabının da olduğunu belirteyim. Şiir demişken Dergah’ta yayınlanan Tanpınar’ın mektuplarında yer alan hocası Yahya Kemal Beyatlı ile olan anısını paylaşmak istiyorum. Yahya Kemal bir dost meclisinde otururken Tanpınar’a “şiirden vazgeçin” dedi. “Onu yapmayın, o benimle bitti. Müsaadenizle bendeniz o işi yaptım. Artık yapamazsınız” diye baba nasihati verir. Tanpınar ilkin kızar ama “Bülbül Manzumesi” ile buna hak verir ve “şiir Yahya Kemal ile bitmiyor, burası muhakkak ama ben bu işi pek beceremiyorum” der. Ahmet Haşim ve Yahya Kemal’in dostu olan ve Batı’da da Paul Valery ve Marcel Proust'u örnek alan Tanpınar, sembolist ifade ile estetiğe önem verdiği şiirlerinde müzik ve imaj kaygısı taşır, romanlarında ise zaman kavramıyla toplumsal meselelere, psikolojik anlara ve bilinçaltına önem verir. Şiir tutkusu büyüktür fakat “şiirlerime sığdıramadıklarımı romanlarımda yazıyorum” diyerek kendisini ifade edecek cümleleri bulamayınca romana yönelir. “Eşik” şiiri de bu çıkmazı anlatır. Çünkü kendisi de bir eşiktedir. Bu durumu bir konuşmasında şöyle ifade eder: “Şiir kendisi için, roman hayat ve insan içindir diyebiliriz… Şiir ‘ben’ in peşindedir. Ama o ben, ben değilim artık, benim bir halimdir… Şiir hülasa zamansızdır. Benim roman ve hikâyeciliğim belki de şiir için gerekli bu zamansızlığı temine yarar.” diyerek hislerinden, anılarından, düşüncelerinden, roman ve hikâyeleri sayesinde kurtulup şiirlerinde serbest kaldığını söylüyor ve kısaca roman, hikâye ve şiirinin amacını açıklıyordu. Tanpınar’da kimlik, ötekinin sınırlarının bilinmesiyle olur. Tanpınar’ın gerek şiirlerinde, gerekse hikaye ve romanlarında zaman kavramı çok kere karşımıza çıkar. İtiraf etmeliyim bende bunu Marcel Proust’un dairesel zaman algısıyla özdeşleşmiş kitabı “Kayıp Zamanın İzinde” serisini okumak için yaptığım araştırmalarda öğrendim. Tanpınar, zaman kavramını; “Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında. Yekpare geniş bir anın, parçalanmaz akışında.” mısralarından da anlaşılacağı gibi öncesiz ve sonrasız olarak bir bütünlük içinde ele alır. Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Tanzimat’tan Meşrutiyet ve dahi Cumhuriyet’e kadar kapsadığı zaman, olay örgüsü ve karakterlerin kişilikleriyle Türkiye Cumhuriyetinin modernleşme evresinde yaşanan toplumsal travmalara hiciv niteliğinde bir romandır. Daha önce okuduğum Batı’nın Gördüğü Türk kitabında benim de zaman zaman katıldığım, şimdi bu kitapla bağdaştıracağım öz eleştiri niteliğinde bir görüş vardı. Diyordu ki; “Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Batılılaşma sürecinde geri kalmışlığı çağrıştıran ne varsa toplumun o zamanki değerleri hiçe sayılarak bir kenara atılmış, hazır olmayan halka devrim niteliğinde yeni değerler yüklenmiştir. Bu değerleri bir anda benimseyemeyen halk içinde günümüzde de hali hazırda yaşanan ayrışmalar söz konusu olmuştur. Bu sancılı süreci önleyebilmek adına keskin bir devrimden ziyade halkın benimseyebileceği evrimsel bir devrim daha mı yerinde olurdu.” İşte bu iki düşünce arasında Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile modernleşme sürecinde toplumun içinde bulunduğu Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi içi boş kurumlara, çıkar çatışmalarına, hurafelere gönderme yaparak evrimsel devrimin daha iyi olacağına dair tutumunu dile getiriyor. Kendi ifadesiyle “iki alem arasında salınıp duran bir halkın boşluğu.” Esasen 1950’li yıllar Tanpınar için de bir geçiş dönemi olmuştur. Tanpınar da 1950’den önceki eserlerinde kendicilik algısı, bütünlük peşinde koşma gibi mistik meselelerden usanmış ve kendi bilincini inşa eden dili inşa etmiştir. Bu bağlamda Saatleri Ayarlama Enstitüsü hem Tanpınar’ın kendi temasını ve sanatını ironize etmesi anlamında hem de ironik bir dille yazılmış olmasına rağmen hacim açısından çok önemli bir romandır. 1949’ dan sonra “Doğu Doğudur, Batı Batıdır” cümlesi Tanpınar’ın inandığı ifadedir ve Tanpınar sentezcilikten vazgeçmiştir. “Şarkla garp birbirinden ayrı. Biz ikisini birleştirmek istedik. Hattâ bunda yeni bir fikir bulduğumuzu bile sandık. Halbuki tecrübe daima yapılmış, daima iki çehreli insanlar vermişti” demiştir. Tanpınar’a göre modernleşme ve ilerleme; batılılaşma sevdasından mütevellit oradakini buraya kopyalamaktansa, kendi uygarlığımızı, kendi hayat şekillerimizi yaratmak için Doğu-Batı ikileminde kendi gerçekliğimize uygun bir sentezi benimseyerek, yalnızca bireysel değil toplumsal ve kültürel açıdan da ahlaklı bir şekilde emek sarf ederek, çalışmakla mümkün olacaktır. Kitabın karakterlerini inceleyecek olursak; Tanpınar’ın da bizzat kendisi olduğunu düşündüğüm anlatıcı karakter olan Hayri İrdal’ın hayatı, ailesi ve ailesinin çevresindeki insanlar göz önüne alındığında dini hurafelerle ve batıl inançlarla bezeli bir çocukluk gençlik dönemini içeriyor. Bu dönemde karakterini kendisine saat tamir etmeyi öğreten ustası Nuri Efendi etkiliyor. Nuri Efendi geleneksel, çalışkan ve dürüst bir insan. Ancak İrdal, eşinin tabiriyle öylesine sünepe, içine kapanık bir adam ki girdiği işlerde başına gelen çeşitli talihsizliklerden dolayı bir türlü muvaffak olamıyor. Sonunda yine bir saat mevzuu üzerinden Saatleri Ayarlama Enstitüsünün fikir babası olan Halit Ayarcı ile tanışıyor. Halit Ayarcı’yı anlatmak için Goethe’nin Faust eserinden söz etmek istiyorum. Okuyanlar bilir. Orada bir mefisto (şeytan) vardı. Mefisto insanın en çaresiz zamanında karşısına çıkar, umut aşılayarak onu ele geçirir ve daha sonra istediklerini yaptırır. İşte buradaki mefisto Halit Ayarcıdır. Halit Ayarcı, Nuri Efendi’nin aksine emeğe, çalışmaya, dürüstlüğe önem vermeyen, inandığı tek ilke yenilik olan “yeninin bulunduğu yerde başka meziyete gerek yoktur” diyen bir nevi batıyı temsil eden bir karakter. Hayri İrdal, o dönemde içinde bulunduğu durumu “Ben tek çare olarak yalnız evcek bizi alıp götürecek bir salgın, bir felaketle bu işler hallolur sanıyor, onu bekliyordum” diyor yani tam Halit Ayarcı’nın aradığı, zavallı ve kaybedecek bir şeyi olmayan insan tipi. Halit Ayarcı öylesine akıllı, öylesine laf cambazı bir adam ki Hayri İrdal’ı avucunun içine alıyor ve kukla gibi oynatıyor. Hayri İrdal’ın karakterini değiştiriyor. Hayri İrdal, Nuri Efendi’nin yolundan gittiğinde yoksulluk peşini bırakmayacak, Halit Ayarcı’nın yolunda ise refah, saygınlık ve üne kavuşacaktır. Dolayısıyla Hayri İrdal roman boyunca bir ikilem içindedir. Anlaşılacağı gibi Nuri Efendi eskiyi ve Doğu’yu, Halit Ayarcı ise yeniyi ve Batı’yı temsil etmektedir. Gerçi ben hala genel anlamda bu karakter değişiminde para ya da gücün karakteri olumsuz yönde değiştiren bir kavram mı yoksa aslında bozuk olan karakterin ortaya çıkmasını sağlayan bir araç mı olduğu konusunda çözümleme yapabilmiş değilim. Hikayede anlatıcının yani Hayri İrdal’ın parayla birlikte karakteri bozulur ama okurken ona kızmazsınız, o hala sünepe hala acınası adamdır. Çünkü Tanpınar okuyucuya Hayri İrdal’ı ta en başından çocukluğundan itibaren anlatır. Biz onun neler yaşadığını biliriz. Acırız, üzülürüz ve filmlerdeki iyi adam gibi kusurlarını hep mazur görürüz, artık yüzü gülsün isteriz, ona sahip çıkarız. Bir nevi ona torpil geçer, objektifliğimizi kaybederiz. Zaten o da paranın peşinden giderek hata yaptığını, bunu da iradesinin zayıflığından kaynaklandığını kabul eder. İyice severiz. Ama bana sorarsanız ben –arada- bir hayatı onaylamam. Aslında “yapmak istemiyorum da şu şu nedenlerden dolayı yapıyorum” tarzı mazeretli bir hayattansa evet yapıyorum ya da hayır yapmam gibi kararlı bir duruş taraftarıyım. O yüzden benim bu hikayedeki kahramanım Hayri İrdal değil, Halit Ayarcı’dır. Romandaki önemli bir yer edinen bir diğer karakter, Hayri İrdal'ın bir kızgınlık anında Andronikos'un hazinelerinin yerini biliyorum diye şaka yaptığı esnada mahkemeye düşmesi sonucu kendisine paranoya teşhisi konularak kliniğe sevk edildiği sırada kendisini tedavi eden, psikanalize kafayı takmış Dr. Ramiz karakteridir. Dr. Ramiz, nerede duracağını bilmeyen kafası karışmış Türk Aydınını temsil ediyor. Bir başka karakter; Hayri İrdal’ın musikiden anlamayan berbat sesiyle yine de assolist olmak isteyen bir baldızı vardır. Hayri İrdal böylesi yeteneksizliğin gülünç olduğunu savunsa da Halit Ayarcı baldızı assolist yapar hem de tüm ülkenin alkışlarla dinlediği bir assolist. Bence en güzel ironilerden biri buradaydı. İşte bu bölüm Türkiye’nin resmidir. Kimilerini şarkıcı, kimilerini yazar ve televizyondaki anlamsız dizi ve programlara raiting kazandırarak kimilerini de kanal sahibi yapan bu kitle. Bu başarı gibi görünen kavram; çalışmanın, bilginin, emeğin ürünü değil, Tanpınar’ın da belirttiği gibi beyinsiz bir güruhun ürünü. Romanda Hayri İrdal’ın öldükten sonra dirilen halası, karısı, kızı paranın ve gücün etrafındaki riyakarlıklarıyla ayrı bir inceleme konusu. Fakat romanda en az bahsi geçen ama babası gibi kolay yoldan zengin olmak istemeyen, tıp okumak için yatılı okula giden Hayri İrdal’ın oğlu Ahmet, olması gereken insan profilidir. Romandaki anlatım teknikleri ve ironiler sayesinde çok yerde okuyucuya yorum hakkı doğmuştur. Bende bu kitapta tarihin gerçekliğine inandığım şu düşüncenin temelleri kuvvetlendi; Tarihi kimler, neye göre yazıyor? Ben hep tarihin, dönemin çıkar çatışmalarıyla örtüşecek şekilde bize aksettirildiği görüşündeyim. İdeoloji, yaşayabilmek için kendisine tarihi temeller kurmak zorundadır. Bu romanda da enstitünün güvenirliği ve gerekliliğini ispatlamak için Ahmet Zamani Hazretleri adında hiç olmayan bir adamın kitabını yazıyorlar. Halit Ayarcı’nın dediği “tarih günün emrindedir” sözüyle hakikati ideolojinin emrine veriyorlar. Sahte bir tarih üzerinden ideoloji yaparak çıkar sağlamak… Kitapta kendime çıkardığım en güzel pay ise, Halit Ayarcı’nın realist olmakla ilgili söyledikleri. “Realist olmak yani hakikati olduğu gibi görmek; tek başına ne işe yarar? Bir sürü eksikler ve ihtiyaçlar hazırlamak insanı yolundan alıkoymaktan başka ne işe yarar? Hakikati düzelteceğim diye uğraşmak bozgunculuktur. Asıl sorulması gereken soru “elimdeki verilerle ne yapabilirim? “ realist düşünce tarzı bir süre sonra insanı mükemmeliyetçi yaklaşıma götürüyor. Sonuç: mutsuzluk, yalnızlık… Kitapta günümüzde de gördüğümüz devlet kurumlarının işleyişlerine, akraba, eş- dost kayırmalarına ironik bir dille göndermeler yapılmıştır. Hayri İrdal’ın hiçbir iş yapmadan maaş aldığı Saatleri Ayarlama Enstitüsünde “biz hiçbir iş yapmıyoruz, burada ne yapacağız?” demesi üzerine Halit Ayarcı’nın “önce insan gelir, sonra iş. İş insana göre icat edilir” söylemi gereksiz kadrolaşmayı açıklıyor. Güya saatlerin ayarsızlığı yüzünden zaman kaybını önlemek amacıyla bir enstitü kurulmuş, onca demirbaş ve personel alınmış, çeşitli cemiyetler, istasyonlar yapılandırılmış, aslında hiç var olmayan bir iş üzerinden asalak insanlara para kazandırılmış. Romanın sonunda Amerika’dan bir heyet gelir, Saatleri Ayarlama Enstitüsünün gereksiz olduğuna karar verir ve kapatılması ister. Ancak Halit Ayarcı burada da devreye girer. Enstitüyü kapatmaz ve tasfiye eder. Orada çalışanları tasfiye halinde olan enstitü komisyonunda görevlendirir. Yani Tanpınar bu sistemin çökmeyeceğinin sinyallerini 1960’lı yıllarda Saatleri Ayarlama Enstitüsüyle bize veriyor. Kitapla ilgili enteresan bir durum var. Tanpınar tarafından yazılmış fakat romana dâhil edilmemiş bir mektuptan bahsediliyor. Güya Dr. Ramiz, Halit Ayarcı’ya Hayri İrdal’ın bir paranoya hastası olduğuna dair mektup yazmış. Eğer bahsi geçen mektup romana dahil edilmiş olsa idi roman boyunca kafamızda şekillenen karakterler ve dolayısıyla o günün toplum yargısı ve değerleri tamamıyla alt üst olurdu. Mektup romana eklenmeyecekti madem o zaman Tanpınar o mektubu niçin yazmış diyeceksiniz. Eleştirmenlere göre şöyle; Tanpınar romanda devirleri eleştirdiği için başına bir iş gelebilir düşüncesiyle gelecek tepkilere göre mektubu romanın başına ya da sonuna koymayı planlıyordu. O dönem gerek duymamış olsa gerek, romana mektubu dahil etmemiş. İlginç ama akıllıca bir yöntem. Sabahattin Ali gibi düşüncelerinden dolayı faili meçhul bir cinayete kurban gitmek de var işin sonunda! Fakat ben yine de yazarın kaleminin cesur olması taraftarıyım. Nitekim Tanpınar’da öyle yapmış. Fakat benim gibi düşünmeyen eleştirmen -yazar Konur Ertop gibi kitabın diğer baskılarında bu mektup konulmalı düşüncesinde olanlar da var muhakkak. Ve Saatleri Ayarlama Enstitüsünün benim için ana fikri şu: Bugün kafa yorduğumuz; kendimiz olma, etik ve ahlaki değerler, Doğu-Batı sentezi, yüksek medeniyet, sosyal problemler, insan ilişkileri v.s. aslında dünyada insanlar için bunların hiçbir önemi yok. Bunu nereden anlıyoruz biliyor musunuz? Kooperatif meselesinden. Orada “insanları idare eden şey sadece paradır” deniyor. Kooperatif meselesine kadar insanların sadece para verip saatin kaç olduğunu öğrendiği, sırtını bürokrasiye dayamış bir kurum olan Saatleri Ayarlama Enstitüsünde sözde çalışan, aldığı paranın karşılığını verip vermediğini sorgulamayan insanlar; çıkarlarına ters düşen bir durumda itiraz ediyorlar. Yani; insanların saatleri ancak çıkarları ortak olduğunda aynı yönü gösteriyor. Menfaatleriniz ortak değilse aynı yöne bakmıyorsunuz.

Baskı: Abelard ve Heloise Mektuplar

Ann Chamberlin’in “Safiye Sultan” kitap üçlemesinden birinin ismi “Hadım Edilmiş Bir Aşk”tı. Bu kitabı okurken, sürekli aklımda tekrar edip durdu bu söz. Hadım edilmiş bir aşk…Hikayeyi anlatınca neden hadım edilmiş bir aşk olduğunu anlayacaksınız. Abelard ve Heloıse yaşadıkları hüzünlü aşkla Fransa tarihinin en iç burkucu hikâyelerinden birisi olmuştur. Bu aşk yaşanmasaydı yine her ikisi de kendi alanında tarihe geçecek önemdeydi aslında. Abelard; Fransız tarihinin Rönesans’ın doğmasına ışık tutan, akıcı felsefeyi savunan, diyalektiği gerçeğe götüren yol olarak gören, sözcüklerin anlamlı bir biçimde nasıl kullanılabileceğini gösterirken, bir yandan da fiziğin alanına giren şey'lerin doğruluğunu kanıtlamakta dilin tek başına yeterli olmayacağını vurgulayan bir filozoftu. Kimi zaman, alanında kendini kanıtlamış -aynı zamanda hocası olan- Roscelinus ve Guillamue gibi filozoflarla karşıt görüşlerde yer aldı. Sonunda kendi mantık yazılarında bağımsız bir dil felsefesini başarıyla geliştirdi. Ayrıca bestelenmiş şiirleriyle de dönemin en önemli şairlerinden oldu. Ne yazık ki pek az eseri günümüze kadar gelmiştir. Hayatını kaleme aldığı otobiyografi niteliğindeki Remzi Kitabevinden çıkan kitabı “Bir Mutsuzluk Öyküsü”nde de kitaba konu olan aşkına ve hayatına dair izlenimler edinebilirsiniz. Heloıse ise; zeki, iyi eğitim almış, kültürlü felsefeye merak salmış bir genç bayandır. Dayısı Fulbert, annesinin ölümünden sonra yanına aldığı yeğenini felsefe öğrensin diye Abelard’ın yanına ders almaya gönderir. Olaylar bunun akabinde başlar. O zaman 37 yaşında olan Abelard’la, 17 yaşındaki güzel Heloıse birbirine aşık olur. Kimilerine göre aslında dayısı olmayan, kimilerine göre dayısı olsa bile Heloıse’de gözü olan Fulbert bu ilişkiye onay vermez. Fulbert çifti ayırır fakat Heloıse hamiledir. Abelard, Heloıse’i dayısından kaçırarak ailesinin yanına götürür. Heloıse orada bir erkek çocuk dünyaya getirir. Sonra Heloıse’nin isteğiyle gizli kalması koşulukla bir evlilik gerçekleştirirler. Artık çocuk ve evlilik olduğuna göre dayının onları affedeceğini düşünürler fakat gizli kalan evlilikle beraber toplum gözünde gayri-meşru çocuk sahibi olan Heloıse’i dayısı affetmez. Abelard, Heloıse’yi bir manastıra yerleştirir. Heloıse, dayının gazabından kurtulmuştur fakat Abelard için aynı durum söz konusu değildir. Heloıse’nin dayısı bir gece odasına girerek Abelard’ı zorla hadım etmiştir. Bu olay onu derinden sarsar kendini dine verir. Dini görüşlerini beğenmeyen düşmanları Abelard’ın eserlerini yakar. İyice yıkıma uğrayan Abelard kendine “Sığınak” adını verdiği bir manastır kurar, düşmanları onu burada da rahat bırakmayınca Brötanya’daki Aziz Gildas Manastırına yerleşir. Rahibe olarak hayatına devam eden Heloıse’i ise “Sığınak”a yerleştirir. Yıllarca birbirlerinden habersiz birbirlerini delice sevmeye devam eden çiftin yolları Heloıse’nin yanlışlıkla eline geçen Abelard’a ait bir mektupla yeniden kesişir. Birbirlerine aşklarını, tutkularını, çaresizliklerini anlatan yedi mektup yazarlar. Biri hadım edilmiş bir erkek, diğeri rahibe bir kadın. Sonunda Abelard’a “tarih beni bir şair, bir filozof olarak değil, bir sevgili, senin sevgilin olarak hatırlayacak.” dedirtecek yıllarca sönmeyen ateşe gebe bir aşk. Hikaye böyle. “Neşve tahsil ettiğin sagar da senden gamlıdır/ Bir dokun bin ah işit kase-i fağfurdan” mütevellit ben artık burada susarım. Derler ki, “aşk; bilmeyenlerin konuştuğu bilenlerin sustuğu şeyin adıdır.” Suskunluğum aşktan anladığımdan değil, anlamadığımdan. Elbette şu ahir ömrümde üç-beş kelam edecek kadar aşka tanıklık ettim lakin “yaşadın mı?” derseniz. Orada dururum. Biz aşkı sanmalardan ibaret yaşıyoruz. Bunu “Şems ve Pervane Masalı”nı okuyunca öğrendim. Aşk yok etmiyorsa aşk değildir. Etrafımızda oluşan değerlerin değişmesiyle aşka yüklediğimiz anlam değişti, aşk vermektir lakin biz hep aldık. Velhasıl kelam biz hiç aşık olmadık. Neyse hikayenin geri kalanında aşk nereye evrilmiş merak edenlere kalsın. “Umarım öldüğünde yanıma gömülmek istersin, Toprağa karışmış kollarım uzanır, kucaklar seni." diyen Abelard 1142 de ölür. Kendisinden 22 yıl sonra da Heloıse ölür. Mezarları ayrı yerlerde olan aşıklar tam 750 sene sonra Paris’teki Pére Lachaise Mezarlığında bir anıt mezarda, polis gözetiminde birleştirilir. Gelelim biz bu aşkı nasıl bugüne kadar taşıdık onun hikayesine. Abelard ve Heloıse birbirine yedi mektup yazdı dedik ya, İngiliz yazar Ronald Duncan bu mektupları Latinceden Fransızcaya çevirerek oyunlaştırdığında mektup sayısı on ikiye çıktı. Duncan’a göre, Heloıse’nin yazdığı mektuplar tarih boyunca yazılmış en iyi düzyazı örneklerindendir. Öyle ki anlatım dilindeki ustalığın Jane Austin’i kekeme bırakacak kadar güzel olduğunu söyler. Fransız tarihinin bu iki önemli ismini daha önce ele alanlar olmuş ama oyunlaştırmak bir İngiliz’e kısmet olmuş. Duncan’da aşktaki ve mektuplardaki şiirsel duygusallığı süslemeden yalın kelimelerle bize aktarmış. OyununTürkiye macerası 1980’lerin sonuna dayanıyor. Tilbe Saran (Heloise), Cüneyt Türel (Abelard) oyunculuğunda Aksanat’ta gösterilen oyun birçok ödül aldı. Tabii 2007 yılında Aksanat’ın kapanmasıyla birlikte oyun gösterimde değil. Zaten Cüneyt Türel’de hayatta değil. Yeri gelmişken usta oyuncumuzu rahmetle analım. Kitaptan Altını Çizdiklerim: -Ayrılık, sevdanın türbesidir derler. Derler ki, uzun ayrılıklarda ölür gidermiş sevdanın sıcaklığı.Madem öyle, neden azalmadı aşkımız, bir nebze bile ? -Öldün diye sana olan sevgimin azalacağını düşünecek kadar saf mısın ? -Taptığım, özüne indirgese de seni, ölüm bile azaltamaz sevgimi.

Life of Pi
7/1007.11.2016

Baskı: Life of Pi

Bazı yazarlar, yaptıklarıyla ya da yaşam hikayeleriyle yazdıklarının önüne geçiyor. Tıpkı eserlerinin takma isim kullanarak yayınlayan ve vasiyeti dolayısıyla mezarının yeri dahi bilinmeyen Şibumi’nin yazarı Trevanian gibi Yann Martel’de benim için o yazarlardan. Onu ilk “kimin ne okuduğu, kitap okuyup okumadığı kendi bileceği iş. Sıradan insanların ne yaptığı beni ilgilendirmiyor, insanlara nasıl yaşayacaklarını söylemek bana düşmez ama benim üzerimde söz hakkı olan insanlar söz konusu olunca durum farklı. Onların okumalarını istiyorum çünkü sınırlı, vasat hayalleri bir gün benim kabuslarıma dönüşebilir” sözüyle tanıdım. Bu sözü söylemek ciddi ego olarak algılandığından söyleyen haliyle bende merak uyandırdı. Bakın Yann Martell bu sözü neden ve kime söylemiş. Martel, bir konferansta, Kanada başbakanıyla karşılaşır ve onun yazarları görmezden geldiğine şahit olur, biraz araştırınca da başbakanın roman kitapları okumadığını öğrenir. Ve ona her pazartesi içlerinde Tolstoy, Shakespeare gibi yazarların da bulunduğu yüz kitap gönderir. Tabi başbakandan olumlu hiçbir mesaj gelmez, kitap okumaya ikna edemeyeceğini düşünüp kitap göndermekten vazgeçer ve benimde tamamıyla katıldığım yukarıdaki bu yazıyı yazar. Kitap okumayı ciddiye alan insanlar, etrafında kitap okumayan insanlara –kitap okumadığını çok belli eden insanlara- yardımcı olmak ister. Çünkü kitap okumak ne demektir okuyanlar bilir ve okumayanların yaşamda ne denli zorluk çektiklerini bilir! Kamu spotu: Kitap okuyun, okutun. Martel’e 2002 Man Booker Ödülü'nü kazandıran hikaye; bir hayvanat bahçesi sahibinin, hayvanların bir kısmını satıp bir kısmını da yük gemisiyle Kanada’ya göndermesi sırasında geminin kitabın sonunda da hala nedeni aydınlatılmamış bir sebepten batmasıyla birlikte başlıyor. Gün ağardığında Pasifik Okyanusu'nun orta yerinde, hayvanat bahçesi sahibinin 16 yaşındaki Pi ismindeki oğlunun bir filika içinde, Richard Parker isimli bir Bengal kaplanı, Portakal suyu isimli bir orangutan, bacağı kırık bir zebra, bir sırtlan, fareler ve sineklerle birlikte kaldığını görüyoruz. Sonra soluk soluğa yaz, kış, açlık, susuzluk dahası can korkusu içinde geçen, adrenalinin bir an bile düşmediği filikada hayatta kalma mücadelesiyle geçen bir 227 günü yaşıyorsunuz. Kitaptaki en etkileyici bölümlerden birisi, hayvanat bahçesinde bilet satılan yerin hemen yanındaki duvarda yazılı olan yazıydı. "HAYVANAT BAHÇESİNDEKİ EN TEHLİKELİ HAYVANIN HANGİSİ OLDUĞUNU BİLİYOR MUSUNUZ?" Sizde içinizden benim gibi kendinizce aslan, kaplan, yılan gibi hayvanları saymaya başladınız değil mi? Başladınız. Ne yazık ki onlar değil. Bakın hangisi. Yazının hemen yanında bir ok, küçük bir perdeyi gösteriyor. Perdeyi merakla açtığınızda, hayvanat bahçesinin en tehlikeli hayvanını görüyorsunuz. Ta ta ta tam karşınızda bir ayna! Günümüzde sebepsiz yaşanan savaşları, tecavüzleri, çocuk istismarlarını, hayvan katliamlarını gördükçe yazarın bu düşüncesine hak veriyor “hayvanları insanlardan daha çok seviyorum” demekten kendimi alamıyorum. Buna bağlı olarak kitabın bir diğer etkileyici kısım ise; sekülerleşen dünyada kitapta anlatılanlara inanıp inanmadığınız. Kitabın kahramanı bir Hintli. Hindu dinini benimserken, bir yandan İslamiyet diğer yandan Hristiyanlıkla ilgili inanışları da merak ediyor. Her bir dinden alim onu kendi dininin doğru olduğuna inandırmaya çalışsa da o “din değil Tanrı arayışı içinde olduğunu” söyleyerek tüm dinlere saygılı olmakla birlikte hangi dinde olursak olalım amacımızın tek olduğunu vurguluyor. İnanç önemli bir kavram fakat insanı hayatta tutan tek şey değil. Bunu kaplanla birlikte kaldığı filikadaki yaklaşımından anlıyoruz. Bilimin nimetleri ve kendi zekası sayesinde kaplanla mücadele ederken diğer yandan içindeki inanç, vicdan, şefkat gibi kavramlar ona hayatta kalmada bir pusula görevi görüyor. Kitabın sonu vefa denen şeyi sorgulattığından bence hüzünlü bitiyor. Ama burada da şunu düşünmeden edemiyorum. Bengay Kaplanı aslında Pi’nin kendisinin hayvanlı bir alegorisi miydi?

Yüzbaşının Kızı
7/1019.10.2016

Baskı: Yüzbaşının Kızı

Gogol; Ölü Canlar’ı yazma fikrini kendisine veren Puşkin için “olağanüstü bir olaydır.” der; Dostoyevski daha mistik bir tavırla “Puşkin, bize gelecekten haber veren peygamberimizdir.” der. Nâzım’ın ise; "ömrüm boyunca bir tek şiir çevirdim Türkçeye.’’ dediği şiirin şairidir Puşkin. Modern Rus Edebiyatının oluşmasına en çok katkıda bulunan yazın ve düşün adamıdır Puşkin. Klasik Batı edebiyatını ve Rus halk ruhunu sentezleyerek, Rus Edebiyatında gerçekçilik akımını başlatan kişidir. Rusya dışında başka ülkeleri görme arzusuna Rus Çarlık yönetiminin karşı çıkması nedeniyle seyahat etmesi engellenen ve aşık olduğu Natalya Gonçarova’ya evlilik teklifi cevapsız kalan Puşkin, 1828-1829 yılları Rus-Osmanlı savaşına katılan askerlerden biri olarak Erzurum’a gelir. Savaştadır fakat bu savaş edebi kişiliğinin baskın çıkması nedeniyle insana karşı evrensel bakışını değiştirmez. Bunu gerek savaştaki Türk askerlerini, gerekse Erzurum’u anlatırken ki insani yaklaşımından görebiliriz. Ayrıca Tanpınar’ın Erzurum’u gibi Puşkin’inde Erzurum’u vardır. Erzurum Notları’nda Erzurum’un; “Doğu’dan gelip Avrupa’ya uzanan ticaret yolunun geçmesi nedeniyle Türkiye’nin Asya topraklarındaki en önemli kenti olduğu, buna rağmen geri kalmışlığını İstanbul ile arasındaki kopukluğa bağladığı yönünde olduğunu, bunu da o dönem “Yeniçeri Eminoğlu” takma isimli şiirle dile getirdiğini görüyoruz. Şiirin bugüne gelmiş halini Ataol Behramoğlu çevirisiyle, Ezginin Günlüğü grubunun seslendirdiği “Bilinmeyen Ülke” parçasında dinleyebilirsiniz. 1820’lerde moda olan ateistlik akımının etkisini Puşkin’in “Gavriliada”, Temiz Ateizm Dersleri”ve” Rahip” gibi çoğu Tanrı’ya kahreden satırlarında görürüz. Dinî değerlerini ve Ortodoks Hıristiyanlığı’nı tanımaya başladığı zamanın ise, Kırım gezisi sırasında Şark kültürü ve İslam dünyasını merak etmesiyle Kuran-ı Kerim sureleri esas alınarak, Tanrı ile insan arasındaki münasebetler üzerine yazılmış fikirlerden oluşan “Kuran-ı Kerim’e nazireler”i yazdıktan sonra başladığı bilinir. Ölümü ise hayli ilginç. Okuduğum “Yüzbaşının kızı” kitabında geçen düello sahnesi onun hayatının sonu oluyor. Sevdiği kadının Fransız subayıyla mektuplaştığını öğrenen Puşkin, subayı düelloya çağırır ve midesinden aldığı ölümcül yara sonucu 38 yaşında ölür. Yüzbaşının kızı kitabı için otobiyografik demem gerekir ancak hayatının anlatıldığı değil tam tersi anlatılanın yaşandığı bir hayat olmuş onunki. Bu bana, George Perec’i anımsattı. O da, gördüğü rüyaları yazıyormuş. Tam 124 rüyasını yazmış. Bir söyleşide kendisi “aslında rüyalarımı kaydettiğimi sanıyordum ama zamanla bir baktım ki kaydetmek için rüya gördüğümü fark ettim” demiş. Puşkin’in en az eşi kadar güzel Maria Hartung isminde bir de kızı vardır ve bu kız Lev Tolstoy’u etkileyerek ünlü romanının kahramanı Anna Karenina’nın tasviri olmuştur. “Tüm arzularımı yaşadım ben. Hayallerime de soğudum artık. Sadece acılarım kaldı içimde.” diyen Puşkin adına, Moskova’da bir enstitü açılmış ve evi müzeye dönüştürülmüştür. Rus halkının minnettarlığının göstergesi olarak da meydanda büstü bulunmaktadır. Şairin öldüğünü duyunca evinin kapısının önünde toplanan ve Yevgeniy Onegin’in son baskısını kapış kapış tüketen halk, şairin ölümü üzerine neredeyse hükümete karşı bir ayaklanma noktasına gelir. Bu gerekçe ile olayların çıkmasından çekinen polis, bir gece yarısı, şairin tabutunu gizlice kiliseden alır ve Mihaylovskoye köyüne götürerek toprağa verir. Derler ki; “her Rus Puşkin’in en az bir eserini okumuştur ve bugün hala Rus edebiyatında saygı duyulan isimdir.” Bunu okuyunca aklıma Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” eserinin şarkıcı Madonna’ya yazıldığını sanan ve üstelikte bunu kitabı okuduğunu iddia ederek söyleyen televizyon sunucusu geldi. Elbette herkes bu kitabı okumak zorunda değil yani kitabı okumamış olmak vahim bir durum değildir. Vahim olan kitabı okuduğunu söyleyen birinin kitaptan çıkardığı sonucun bu olması. İşte bu durumda “kitap okumuyoruz”dan daha çok “kitabı nasıl okuyoruz?” sorusu beni düşündürüyor. Demek ki sosyal medyaya kahve-çikolata ile çekilen o fotoğraflar sadece çekmiş olmak için çekilen fotoğraflarmış. Puşkin’in en büyük eseri "Yüzbaşının Kızı" ile ilgili olarak Gogol şöyle demektedir: ‘’Yüzbaşının Kızı ile karşılaştırılınca bütün romanlarımız ve büyük hikâyelerimiz yavan kalıyor. Saflık, yumuşaklık öyle bir yüksekliğe ulaşıyor ki bu yapıtta, gerçek bile yapmacık ve karikatürize edilmiş gibi görünüyor. Ortaya gerçekten de ilk olarak Rus karakterleri çıkıyor. Kalenin basit komutanı, karısı, bayraktar, biricik topuyla kalenin kendisi, zamanın karışıklığı, sıradan insanların o alçak gönüllü büyüklüğü. Bütün bunlar yalnızca gerçek değil, onu da aşan bir şey.’’ 18. yüzyıl Rusyası’nda, Kazak köyü lideri Pugaçevin çarlık yönetimine başkaldırısının destanı anlatılan kitapta, vatana ve millete bağlılık, erdem gibi konuların aşktan üstün tutulduğu bir aşk hikayesi anlatılır. Karakterler içinde ülkesi ve sevdiği kadın için canını hiçe sayan Pyotr ön plandadır ama benim en çok dikkatimi çeken kendisine yapılan iyiliği unutmayan insan yanıyla isyancı Pugaçev olmuştur. Puşkin romanında, yönetimdeki insanların başarısız ve çekingen tavırlarıyla bir isyancının onurlu, gözü pek ve kararlı tavırlarını edebi nitelikte bir ironiyle anlatmıştır. Çar yönetimi Pugaçev’i ve davasını hiçbir zaman haklı bulmadı ve önemsemedi onlara göre yoksulun ezilmişin haklı davası olamazdı ama dünyada ve bizde de örnekleri olduğu gibi tarih yönetimin dediklerini değil gerçekleri yazar. Çünkü tarihi yapanlar iktidar olanlar değil, muktedir olanlardır.

Baskı: Demian (Emil Sinclair'in Gençlik Öyküsü)

"Her insanın yaşamı, onu kendine götüren bir yoldur, bir yol denemesi, bir yol taslağıdır. Hepimiz aynı derinliklerden çıkıp geliriz ama bir taslak olarak, derinliklerden çıkıp gelen bir yaratık olarak her birimiz kendi öz amacımıza varmak için uğraşıp didiniriz. Birbirimizi anlayabilir, ama kendimizi ancak kendimiz açıklayıp yorumlayabiliriz." diyen 1946 Nobel Edebiyat Ödüllü Hermann Hesse; insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden olan iki dünya savaşı görmüş, eğitim sistemindeki kısıtlamalar ve misyoner babasının dinsel baskılarının kendisini rahatsız etmesiyle bunalıma girip intihar girişiminde bulunmuştur. Sinir hastalıkları hastanesinde psikolojik tedavi gördükten sonra bir dönem makinist çıraklığı yapıp, kitapçıda çalışmaya başlamıştır. Kitapçıda çalıştığı dönemde, Goethe, Lessing, Schiller gibi yazarlarla ilgilenip bir yandan da Yunan mitolojisi üzerinde araştırmalar yaparken bugün hala Delpi’de Apollo tapınağının girişinde yazılı bulunan “kendini bil” sözü üzerine Schopenhauer’un da etkisiyle birlikte Hindistan’a dolayısıyla Budizm’e ilgi duymaya başlamış ve kendini bulmak üzere yolcuğa çıkmaya karar vermiştir. Çıktığı seyahatler onun zaten psikolojik sorunlar yaşayan eşiyle arasını açmış, 13 yaşındaki oğlunun menenjit olması da buna eklenince ailevi açıdan zor günler geçirmiştir. "Sevginin nefretten, anlayışın öfkeden daha yüce, barışın savaştan daha soylu nitelik taşıdığını, bu mutsuz dünya savaşının şimdiye kadar duyumsadığımızdan daha güçlü bir şekilde beyinlerimizin içine kazınması gerekir." düşüncesini savunan savaş karşıtı duruşuyla Avrupa’daki bazı yazar ve entelektüel aydınlardan tepki görmüştür. İsviçre’ ye yerleşmiştir. Hitler Almanyası’nda kendisi gibi zorluklar yaşayan Thomas Mann, Kafka, Polgar ve Zweig gibi yazarları savunmasıyla bilinen Hesse; yazdığı birçok kitap dışında, hayatı boyunca bilgi aktarma, teşvik ve yapıcı eleştiri alanlarında 60 farklı gazete ve dergi için yazdığı yaklaşık 3000 kitap eleştirisi hazırlamıştır. Uzun zamandır kan kanseri olduğunu bilmeyen Hesse 85 yaşındayken beyin sektesinin sebep olduğu bir nedenden uykusundayken ölmüştür. Dante’nin “İlahi Komedya” isimli eserindeki “sen yolundan şaşma bırak ne derlerse desinler!” sözü Hesse’nin hayattaki duruşunu en iyi şekilde açıklar. Anısına ‘Calw Hermann Hesse Ödülü’ ve ‘Karlsruhe Hermann Hesse Edebiyat ödülü.’ verilmektedir. Evinin kapısında Çince’den Almanca’ya tercüme edilmiş şu şiir yazılıdır. "bir insan yaşlanıp, misyonunu tamamlayınca, ölüm düşüncesini huzur içinde,karşılama hakkına sahiptir. Diğer insanlara ihtiyacı yoktur; insanları tanır, onlar hakkında yeterince bilir. Artık ihtiyacı olan huzurdur. Bir insanı ziyaret etmek veya onunla konuşmak, sıradanlıkla onu huzursuz etmek iyi değildir. Evinin kapısından, içinde kimse yaşamıyor gibi uzak durmak gerekir." Çoğu otobiyografik olan Siddhartha, Bozkırkurdu, Çarklar Arasında, Knulp, Boncuk Oyunu, Demian gibi kitaplarında kendisi gibi arayış içinde olan kahramanları ele alır. Demian kitabında da kahramanımız Emil Sinclair, kitabın özünde anlatıldığı gibi “insanoğlu hep arayıştadır ve hep aramaktan bulma fırsatını yakalayamayacaktır” felsefesinden yola çıkarak kendini bulmak adına arkadaşı Demian ile birlikte içsel bir yolculuğa çıkıyor. Ve bu yolculuğun; hayattan koparak değil, tam tersine her yönüyle hayatın içinde olarak yaşanması gerektiği anlatılıyor. Demian; akıcı dili, öğretici ve merak uyandıran hikâyesiyle kolay ilerleyen bir eser. Kitapta, Habil ve Kabil olayında Kabil’e başka açıdan bakmamızı sağlayan konuşmalarla birlikte, yeryüzü ve gökler arasında haber taşıyan, bünyesinde iyiliği ve kötülüğü barındıran, yöneten mitolojik bir tanrı olan Abraxas’tan söz ediliyor. Abraxas bize “içimizde bir şeytan olup olmadığını” sorgulatıyor. Sahi Sabahattin Ali ‘İçimizdeki Şeytan’ da bunu anlatmamış mıydı? Anlatmıştı evet hem de pek güzel anlatmıştı. Bize onca kötülüğü, yanlışı yaptıran içimizde olan şeytan değil, içimizde olmayan vicdandı! Kitapta altını çizdiğim, üzerine konuşulması gereken çok fazla düşünce var. Bunlardan biri; sadece kıyımızdan köşemizden değil, dünyanın dört bir yanından bir araya gelip oluşturduğumuz beraberliklerin çoğu zaman gerçek anlamda sevgi oluşturmadığı düşüncesi. Beraberlik düşüncesi adı altında bir sürü oluşturuyoruz yalnızca. İşte “içinde gerçek sevginin olmadığı bir sürüyü neden oluştururuz?” bunun cevabını bu kitapta bulabilirsiniz.. Hayattaki varoluş amacımızı sorgulamaya yönlendiren değerli bir kitap olduğunu düşündüğüm Demian’ı, İranlı yönetmen Nacer Khemir tarafından çekilen Bab-ı Aziz filmiyle birlikte izleyerek okursanız anlamada bütünlük sağlayacağınızı düşünüyorum. Kitaptan altını çizdiklerim: - Biz bir insandan nefret ettiğimizde, kendi içimizde yuvalanıp bu insanın görüntüsüyle karşımıza çıkan birinden nefret ederiz. Bizim kendi içimizde olmayan şey, bizi kızdırmaz. - İçimizde her şeyi bilen, her şeyi isteyen, her şeyi bizim kendimizden daha iyi yapan birinin bulunduğunu bilmek ne iyi! - Bir kimse bir şeye mutlaka gereksinim duyuyor ve o şeyi ele geçiriyorsa, bunu ona sağlayan rastlantı değildir; kendisi, kendi içindeki istek ve zorunluluk onu çekip ilgili nesneye götürmüştür. - Kendisinde görmeye alışmadığım bir ciddiyetle, "çok konuşuyoruz" dedi. "Bu zekice konuşmaların hiç ama hiçbir değeri yok. İnsanı kendi kendisinden uzaklaştırır, o kadar. Kendi kendinden uzaklaşmak da günahtır. Yapılması gereken, insanın tıpkı bir kaplumbağa gibi kendi içine girip yerleşebilmesidir. Kitabın Künyesi: * Demian Emil Sinclair’ın Gençliğinin Öyküsü * Yazar: Herman Hesse * Türü: Roman * Basım Tarihi: 2015 * Sayfa Sayısı: 199 Sayfa * Yayınevi: Can Yayınları

Acımak
8/1004.10.2016

Baskı: Acımak

Reşat Nuri Güntekin ve acımak… Kitap; okuduğum kitaplar arasında en fazla etkisi altında kaldığım kitaplardan. Çünkü kurgusuyla; çoğu hayata dokunan acıklı olmasının yanında, telafisi mümkün olmayan hatalara gebe olmakla birlikte en acısı da geç kalınmışlığı anlatmasıyla benim için son derece önemli eserlerden. Kitap, sonunda “anladım ama ne fayda?” sorusunu sordurtuyor. Bence çaresizlik hissinin en kötüsü. Teoman’ın Balans ve manevra filminde “hayat herkesin anladığı kadar, doğrusu da yok; olması gereken olur.” sözünün geçtiği bir sahne vardı. İzlerken kendi hayatıma dair bu söz üzerine çok düşünmüştüm. Hayatı, olayları ya da insanları sadece anladığımız kadar anlamlandırıyoruz. Belki de gerçek bizim gördüğümüz değil, biz sadece öyle sanıyoruz. Sonra “bu sandığımız şeylerin aslında yanlış anlamalar yüzünden sandığımız şey olmadığını anlıyoruz. Bu kitapta da yanlış anlamalar üzerine kurulan hayatların insanları nasıl bedbaht ettiğine şahit oluyoruz. Hani psikologlar, hastadaki soruna cereyan ettiği zaman içinde bir neden bulamadıklarında, sorunların çıkış noktasının nereden geldiğini anlamak için “ çocukluğunuza inelim” derler ya burada olay örgüsü aynen buna dayanıyor. Çocuklar; anne ve babalarını bilinçaltında yanlış kodlayabilirler ve "bu kod" sadece o dönem içinde değil, büyüdüklerinde dahi peşini bırakmazlar. Hayata, insanlara, olaylara karşı bakış açılarını etkileyecek kadar önemli izler bırakırlar. Mesela hikâyedeki kahramanımız Zehra; bu kod yüzünden “acımak” duygusunu yitirmişti. Acımak neydi? Acımak hissi için; Nietzsche Ecce Homo kitabında “acımanın aşılmasını soylu erdemlerden sayıyorum” der. Güntekin ise; acımak hissinin, insanda ahlakı oluşturduğunu savunur. Sanırım bizim kodlarımız da acımanın ahlakla iniltili olduğu yönünde. Çünkü babasının ölüm döşeğinde olduğu haberini alan Zehra’nın, babasının yanına gitmemesine anlam veremeyip hatta nasıl evlat böyle diye Zehra’ya içerleyebiliyoruz. Ama nedenlerini öğrendiğimiz zaman kendisine hak verebiliyoruz. Sonra alkol batağındaki bir babanın kızını yatılı okula göndermesine kızarken, bunun gerekçelerini öğrendiğimizde babaya acımaya başlıyoruz Sonuç olarak karşılaştığımız olayları ön yargılı davranmayarak, empati yaparak değerlendirmemiz gerektiği ortaya çıkıyor. Gerçek bazen görünendir; çoğu zaman görünenin gölgesinde kalan. Ya da “hiçbir şey gerçek değil her şey mümkün…” Fethi Naci; Reşat Nuri’yi kişilik olarak beğense de; edebiyatını romanlarında, ‘rastlantılar’ büyük bir yer tutar; Reşat Nuri, olay örgüsünü geliştirmekte zorlandığı zaman hemen rastlantılara başvurur.” diye eleştirirken, Ahmet Hamdi Tanpınar; “… O, Türkçenin ortasında geniş bir sevgi ve şefkat ürpermesi idi.” diye bahseder. 20. yüzyıl Türk edebiyatının en büyük romancılarından olan Güntekin, babasının askeri doktor olması nedeniyle birçok Anadolu köyünde bulunmuş ve oradaki gözlemlerinden yola çıkarak eserlerinde de Anadolu'daki yaşamı ve toplumsal sorunları ele almış; insanı insan-çevre ilişkisi içinde yansıtmıştır. Bütün romanlarının tiyatro halinde senaryoları olduğunu söyleyen Reşat Nuri, Hikmet Feridun'la yaptığı bir konuşmada çalışma yöntemlerini açıklamıştır. Buradan anladığımız kadarıyla Güntekin; kahramanlarına sevgiyle sokulan bir romancıdır. Genellikle onların gerçek yaşamlarındaki en belirgin özelliklerini yitirmeden yansıtmaya çalışır. Dolayısıyla anlatımda ve psikolojik tahlillerde başarılı eserler sunmuştur. Kitaptan altını çizdiklerim: -İnsanlar hiçbir vakit ıstırap çektikleri zamandaki kadar güzel olmuyorlar. -Benim için sevmek bir başka insanın vücudundan, ruhundan bir parça hükmüne girmek, onunla beraber gülüp ağlamak, ıstıraplarını paylaşmak demekti. -"Acımak... Ben insan ruhlarındaki derinliğin ancak onunla ölçülebileceğine kaniyim. Evet dibi görünmeyen kuyulara atılan tas nasıl çıkardığı sesle onların derinliğini gösterirse başkalarının elemi de bizim yüreklerimize düştüğü zaman çıkardığı sesle bize kendimizi insanlığımızın derecesini öğretir..."

Baskı: Batı'nın Gördüğü Türk

Batı’nın gördüğü Türk’ü merak ederek bu kitabı okumak daha önceki bildiklerinin yanında sürpriz bir etki yarattı mı, nedenlerini açıklayıcı bir şey kattı mı derseniz söyleyeyim katmadı. Batı bizi; en başta Hıristiyanlığın İslam’a olan düşmanlığından kaynaklı müslüman bir toplum olmamızdan ve Osmanlı’nın Konstantinopolis’i almasından beri; barbar, zulmeden, tembel, devlet işlerinde rüşvet ve yolsuzluk yapan, şehvet düşkünü ve ahlaksız olarak değerlendiriyor. Değerlendirmeye eklenecek, çıkartılacak ya da tamam batı doğuya hep ırkçı yaklaşmıştır ama “doğuda bunun böyle olmadığını gösterecek bir şey yapmış mıdır? Ve yahut da yaptıysa ya da yapsaydı batının gözünde doğu algısı değişir miydi?” bunlar hep tartışma konusu. Bana öyle geliyor ki bu doğu ya da Türk algısı batının beynine kodlanmış. Biz ne yaparsak yapalım batı bizi algıladığı gibi görmeye devam edecek. Anlattığına göre yazar batının bu düşüncesini bir anda oturup yazmamış otuz yılı aşkın süredir yaşadığı Londra ve başka ülkelerde Türkler üzerine biriktirdiği görseller sonucu oluşan düşünceyi illüstrasyon çizimlerle ve resimlerle anlatmış. Bu resimlerin esrarengiz peçeli kadınlar, fesli, göbekli, kılıç ya da bıçaklı eli kan damlayan adam çizimleri olduğunu söylememe gerek yok herhalde. Kim anlatmış bunu Roni Margulies. Roni Margulies kim? Türkiye’de yaşayan, burada Taraf gazetesinde köşe yazarlığı yapmış, altı şiir, şiir çevirilerinden oluşan dört kitabı, siyasi tercümeler, edebiyat, tarih ve siyaset hakkında birçok makalesi bulunan, 2002 yılında da Yunus Nadi şiir ödülüne layık görünen, Yahudi asıllı olup ama bunu kabul etmeyen kendini Siyonizm karşıtı devrimci olarak tanımlayan, DSİP üyesi ve Kemalizm düşmanı bir yazar. Yani kitabı yazdığı için yazar demek durumundayım. Kemalizm’e neden karşı olduğunu bir konferansta gerekçeleriyle anlatmış ve bugün hala sancılarını yaşadığımız sonuçlar baz alındığında bana bazı düşünceleri mantıklı gelmiştir. Mantıklı gelen düşünce şuydu. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra batılılaşma sürecinde geri kalmışlığı çağrıştıran ne varsa toplumun o zamana kadar ki değerleri hiçe sayılarak bir kenara itilmiş, hazır olmayan halka devrim niteliğinde yeni değerler yüklemiştir. Bende onun gibi soykırım niteliğindeki bu devrim yerine, halkın benimseyeceği evrimsel bir devrim olsa daha mı iyi olurdu diye düşünüyorum. Tabi o dönem için şartlar göz önüne alındığında hangisi daha doğru olurdu bunu öyle değerlendirmek gerekir. Kitapta Ermeni soykırımına değiniliyor ve Türkiye’nin buna cevap olarak “biz, siz ne kadar Yahudi öldürdüğünüzü soruyor muyuz? Siz kendi işinize bakın” şeklinde cevap vermesinin ve soykırımla ilgili bir romancının (Orhan Pamuk’tan bahsediliyor) Türklüğü aşağıladığı gerekçesiyle mahkemeye verilmesinin, batının Türkleri yanlış bilmesinden mi yoksa Türkiye’de ifade özgürlüğü olmamasından mı kaynaklandığını soruyor dolayısıyla demokrasiyi sorguluyor. Kitaptaki bir diğer konu ise Türklerin imaj meselesi. Bugün hala ülkemizde yaşanan bir olayda olayın halk ya da ülke açısından vahametinden çok dünyaya rezil olduk kaygısı vardır. Yani dünyaya rezil olmak, elalem ne der kaygısı bizim için her şeyden önemli. Türk erkeklerinin eğitimsizlikten ziyade, aşırı şehvet düşkünü olmaları nedeniyle zihinsel yetersizlikten kaynaklı bön bakışlı oldukları yazılanlar arasında. Görüldüğü üzere kitabın başlığında ve içeriğinde Terrible yani korkunç Türk kelimesi doğal bir sıfatmış gibi rahatlıkla kullanıyor. Yani batı bunu Türkleri aşağılamak için söylemiyor, Roni; 2. Abdülhamit’ten bu yana batı algısında Türk, korkunç sıfatıyla birlikte gelir diyor. Terrible Türk yani o kadar. Kitapta altını çizdiğim, okurken gülümsediğim en önemli detay; Charles Darwin’in 1881 yılında bir komutana yazdığı mektup. Aynen aktarıyorum. “Çok da ileri olmayan bir tarihte dünyaya bakacak olursak, her tarafta düşük düzeyli ırkların pek çoğunun daha yüksek, uygar ırklar tarafından bertaraf edilmiş olduğunu göreceğiz. “ Darwin bu kelimeleri yazalı 140 yıl geçtiİ ne Türkler bertaraf oldu, ne de Batı’nın gözündeki Türk imajı.

Bir Delinin Güncesi
4/1009.09.2016

Baskı: Bir Delinin Güncesi

2010 yılında “Taş Bina ve DiğerleriTaş Bina ve Diğerleri” isimli eseriyle Doğan HIZLAN, Murat GÜLSOY, Jale PARLA, Metin CELAL, Hilmi YAVUZ ve Nursel DURUEL ‘in jüri üyeliğini yaptığı Sait Faik ödülüne layık görülen benimde bunu öğrenmemle dikkatimi çeken Aslı Erdoğan, bilgisayar mühendisliğinden mezun olup, fizik doktorasını yarıda bırakarak “kendi sesini duymak için” yazmayı seçti. Edebiyat anlamında Türkiye’de önemli bir isim olarak görülmese de uluslar arası basında yeri hayli sağlam. “Tahta Kuşlar” öyküsü 9 dile çevrilmiş olup birincilik ödülü aldı, "Mucizevi Mandarin" Fransa'da önemli yayınevlerinden Actes Sud tarafından basıldı. "Kırmızı Pelerinli Kent" romanı Norveç Gyldendal Yayınları'nın Marg -omurilik- Serisi'ne seçildi. Bunların yayında Lire Dergisince "geleceğin 50 yazarı" arasında gösterildi. Ancak tüm bu başarılara rağmen karşımızda sürekli hüzünlü ve pesimist bir kadın var. Varoluşçuluk, sorgulama yaşananlar ya da haksızlıklar karşısında isyan bunu gerektirir nasıl gülelim evet ama gerek röportajlarında gerek yazılarında hep kadın olmanın zorluklarından bahsediyor. Ve ben ne zaman bir kadın yazar okusam “kadın yazarların; edebi anlamda sığ kaldıkları, tıpkı günlük hayatta olduğu gibi fazla laf kalabalığıyla ilgiyi olması gereken yerden alıp başka yerlere dağıtıp kafa yordukları gibi güçlü bir önyargıya sahibim. Hâlbuki temel algıda kadınlar daha ince düşünür, daha hassas yapıdadır, fazlasıyla irdelerler ve derinlik sahibidirler. Yazmaya başlamasındaki asıl etken; iç hesaplaşmalarından sonra haykıramadıkları çığlıkları dışa vurum olmalıdır. Yani günümüzün kadın yazarları olması gerekenin tam tersi gibi davranıyorlar edebiyatta.” demek zorunda kalıyorum. Aslı Erdoğan’da da durum değişmiyor. Karşımda; kendine bir benlik kazandırmak için sorgulayan bir beyin var ama o yine kadın olmanın zorlukları konusu onu o kadar meşgul ediyor ki edebiyatının önüne geçiyor. İşte bu yüzden erkek yazarları okumak öncelikli tercihim oluyor. Erkek yazarlar toplumsal olayları anlatırken evet toplumsal olayları anlatır, kadın yazarlar (istisnalar hariç) toplumsal olayları anlatırken toplumsal olaylar üzerinden yine kendilerini anlatır. Mesela dünyada asıl amacını aşan, olayı iyice dramatik hale getiren 8 Mart diye bir gün kutlanıyor. 8 Mart bana göre bir direniş, bir hak arayışı değil bir kabulleniş olmuştur. Yıl olmuş 2016 Türkiye’de kadın olmanın zorluklarından yakınılıyor. Orayı geçelim efendim artık Türkiye’de “insan!” olmanın zorlukları söz konusu. Mesela Aslı Erdoğan’ın eski sevgilisi sözde yazar Hasan Öztoprak İmkansız Aşk isimli kitabında Aslı Erdoğan'la yaşadığı ilişkiyi anlatıyor. Yaşanmış bitmiş bir ilişkiyi adı duyulmuş bir kadın üzerinden reklam yapmak amacıyla en mahrem yerlerinden kendi pencerenden anlatmak… şimdi bu kadın olanın zorlukları mı, insan olmanın zorlukları mı? Bir delinin güncesi; gazete ve çeşitli dergilerde çıkan öykü ve denemelerden oluşan bir kitap. İçindekiler, yakın tarihe ait toplumsal ve sosyolojik olayları anlatıyor. İsmi neden “bir delinin güncesi” bilemiyorum ama sanırım ülkemizde yaşanan olaylar aklın sınırlarını zorladığı için olabilir. Altını çizdiğim kelimeler de üzerinde düşündüğüm taraflar oldu. Örneğin “aşk, sahip olmadığın bir şeyi var olmayan birine vermektir.” Belki Aslı Erdoğan’ın edebi yerini anlatmak için otobiyografik eseri “kabuk adam”ı ya da “kırmızı pelerinli kent”i okumalıyım. Öyküler onu edebiyatçı yapmaya yetmiyor. Sadece gazetede köşe yazarı yapıyor.

Konstantiniyye Oteli
6/1003.09.2016

Baskı: Konstantiniyye Oteli

Müzisyen, senarist, politikacı, yazar ve yönetmen kişiliğiyle tanıdığımız Zülfü Livaneli; 1996 yılında Unesco tarafından büyükelçilik verilen, dünya kültürünün ilerlemesi ve dünya sanatlarının gelişmesine katkıda bulunmak üzere çalışmalarda bulunan, 19 Mayıs 1997 tarihinde Ankara Hipodrom meydanında verdiği konsere 500.000 kişinin katılmasıyla Türkiye'nin en büyük konserini gerçekleştirme ünvanını kazanan, 30 film müziği ve Joan Baez, Maria Farantouri, Maria del Mar Bonet, Leman Sam gibi sanatçılarında yorumladığı 300’e yakın beste yapmış sanat adamıdır. Kitapları 34 dile çevrilmiş, şarkıları 22 dilde söylenmiş. Böyle çok yönlü insanlar için genelde “herkes kendi işini yapmalı, tek bir işte ustalaşmalı” önyargısı fazladır. Livaneli ; kitapeki.com editörü Zafer Köse'yle söyleşisinde bu konuyla ilgili “anıldığım sıfatlardan sadece gazeteci ve politikacı denmesine itiraz ediyorum."demiş. Bir diğer makalesinde de “Bir ses sanatçısı değilim ben. Kendi bestelerimi, bir de müthiş geleneğimizden seçtiğim bazı deyişleri seslendiriyorum. Ne yazık ki Türkiye’de besteci ve yorumcu ayrımı pek fazla yapılmaz. Bir bestenin kalitesi nasıl anlaşılır? Yaygınlık bu işteki tek ölçü müdür? Elbette hayır! Bir bestenin en büyük sınavı zamandır. Eğer beste yıllara dayanabiliyor, bestelendikten 20–30 yıl sonra hala söyleniyor, hele kuşaktan kuşağa aktarılıyorsa sınavı geçmiş demektir.” demiş. Ayrıca özellikle Türkiye gibi duyarlılığın fazla olması gereken ülkelerde “ben sanatımla meşgulüm başka bir platformda düşünmüyorum fikir beyan etmiyorum deme lüksünüz yok. ” der. Yoruma açık bir konu.. Tabi günümüzde bu yola çıkanların, Leonardo Da Vinci gibi bir döneminin önemli düşünürü, mimarı, mühendisi, mucidi, matematikçisi, anatomisti, müzisyeni, heykeltıraşı, botanisti, jeoloğu, kartografı, yazarı ve ressamı olması zor. Livaneli kendini nerede hangi işte başarılı buluyor bilemem ama ben altı kitabını okumuş biri olarak daha çok yazar yönüyle tanıyorum. Buna karşılık müzisyen kimliğinde de Livaneli'nin her bir parçası yaşanmışlık içerdiğinden can acıtıyor. Nazım'ın sürgünde memleket hasretiyle nasıl yanıp kavrulduğunu, acısını, yalnızlığını, sevdasını dile getirdiği şiiri "Karlı kayın ormanı",saçın yüzüne perde yüreğim düştü derde ayak üstü duramam seni gördüğüm yerde sözlerini içeren Giresun'da duyduğu bir ağıttan esinlenerek seslendirdiği en güzel aşk şarkılarından biri "Nefesim Nefesine", sonra ne zaman dinlesem gözlerimi dolduran Yiğidim Aslanım var mesela Livaneli; 1983'te Paris'te Uğur Mumcu'yla bir araya gelir ve bir gün, Uğur mumcu için söyleneceğini bilmeden, şarkının son halini ilk kez beraber dinlerler. Dinledikten sonra Uğur Mumcu "bu yalnız Nazım'a değil, bütün şehitlerimize ağıt olmuş.. bütün demokrasi şehitlerine.."demiş :( Ey özgürlük, Güneş topla benim için ve daha niceleri. Livaneli kitap, müzik ya da fikir bazında insanlığa katkısı olan insanlardan.. Livaneli her kitabında farklı, insanı bir yerinden tutan, tanıdık gelen, akılda kalıcı bir hikâye anlatıyor. Şahsen okuduğum tüm kitaplarında kalbime ya da aklıma dokunan bir yeri var. Mesela; tarihle harmanlanmış Konstantiniyye oteli; yazarın okuduğumyedinci kitabı. Zülfü hüzün veren masum tutkulu bir aşk hikâyesiyle “Serenad” kitabında gece ve keman eşliğinde Wagner'ın yazdığı Serenad Für Nadia'yı dinlemek, töreye kurban hayatları anlatan “mutluluk” kitabında insanlığa dair bir umut vadeden İrfan’ın annesinin söylediği "insanlar bir araya geldiklerinde birbirinin zehrini alırlar" sözü, farklı kültürdeki insanları ortak bir kaderde birleştiren “Leyla’nın Evi” kitabında Leyla' nın evi Leyla' ya diyerek o göz yaşartıcı final sözü, “Son Ada” kitabındaki martıların zekası ve cesareti. Aslında orada bir anne pelikanların yavrularına yiyecek bulamayıp aç kalmamaları için kendi etinden parçalar koparıp doyurduğu hikayesi vardı ama araştırdığımda bunun gerçekliğine dair bilgi bulamadım ki öyle bir şeyin olma ihtimali bile can acıtıcı.. ”Orta Zekalılar Cenneti” kitabında taklit ülke oluşumuzu anlatan deryadan habersiz mahiler yazısı ve orta zekalıların tanımı yerinde yapılmış, merak uyandıran polisiye hikayasiyle “Kardeşimin Hikayesi” kitabında “öyle bir yer var mı gerçekten” dediğim Athos Dağı’nın yani Ayranoz’un hikayesini anlatayım size. 15. yüzyılda bugünkü 20 manastırın 19’u tamamlandı. Daha sonra yapılan eklerle manastırlar genişledi. ” Dinsel amaç ya da bilimsel araştırma isteğiyle yalnız erkekler Aynaroz’a gidebilir” gerekçesiyle 1045’te çıkarılan bir fermanla kadınların Aynaroz’a girmeleri yasaklandı. Bugün hala burada 1.500 keşiş; sade ve dünyadan uzak bir yaşam sürerler, ekim yaparlar ve bazı el sanatlarıyla uğraşırlar. Yani dünyada kadınların olmadığı bir yer sizce de kulağa hoş gelmiyor mu:) Ayrıca yine kardeşimin hikâyesi kitabında kitabın kapağına değinmek istiyorum. Çünkü kitap kapağındaki fotoğrafın hikâyesi kitabın hikâyesiyle birebir uyumlu. Okuyanlar bilir Kardeşimin hikayesi engellenmiş bir aşk hikayesi. Fotoğraf ise gerçeküstücülük akımının en önemli temsilcilerinden René Magritte ait. İşte bu ressamın hikayesi, kapak resmindeki çiftin yüzlerinin neden kapalı olduğunu anlatıyor. Hikaye şöyle: Evlerinin kenarında ırmak geçen bir kasabada yaşayan 5-6 yaşlarında bir çocuk gece gürültülere uyanıyor. İnsanlar ellerinde meşalelerle ırmağa doğru koşuyorlar. Vardıklarında çocuğun gördüğü manzara ırmağa atlayarak intihar ettiğinde geceliği yüzünü kapatmış bir kadın. Kadını çıkarıyorlar yüzünü açıyorlar kadın çocuğun annesi. İşte bu görüntü yıllarca çocuğun belleğinden gitmiyor. Ressam oluyor ve resimlerinde bir dönem hep insan portreleri çiziyor. Ama hep yüzleri kapalı.İşte o resimlerden biri “kardeşimin hikayesi” kitabının kapak resmi.İşte tüm bu bilgiler yüzünden yazıları edebi nitelik açısından tatmin edici olmasa da itiraf etmeliyim bir şeyler öğrendim ve derslerle ilgili yoğun zamanlarımı değerlendirdim anlamında beni tatmin etmeye yetiyor. Livaneli; Konstantiniyye oteli kitabında; neden İstanbul Oteli değil de Konstantiniyye ismini kullandığını şöyle açıklıyor.“Bilindiği gibi Konstantiniyye Roma ismi ve Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde ismini Fatih, Mehmet vs gibi herhangi bir isim koyabilirdi. Hatta Kilisleri camiye çevirdiğinde de isimlerini değiştirebilirdi. Değiştirmedi. Mesela kutsal bilgelik anlamına gelen Ayasofya gibi. Şehirlerin bir ruhu var ve bu ruhu rejimler de değiştiremiyor. Bende değiştirmedim, çünkü Konstantiniyye diyerek aslında ne kadar kültürel zenginliğe sahip bir tarihi olduğuna göndermeler yapmak, bu ruhu ben de yaşatmak istedim. Diğer bir sebepte; Hz. Muhammed'in "Konstantiniyye muhakkak fethedilecektir. Onu fetheden emir ne güzel emir; onu fetheden ordu ne kutlu ordudur" hadisi. Peygamber'in hadisinde bir harfi değiştirmek günah; o Konstantiniyye diyor. O öyle diyorsa biz nasıl onu değiştirebiliriz!? Ve Napolyon’un bir sözü..Diyor ki, "Eğer dünya tek bir ülke olsaydı, başkenti muhakkak Konstantiniyye olurdu." Kimsenin itiraz edemeyeceği şekilde bağladım.” Livaneli kitabı üç yılda yazmış. Okumayanlar için olay örgüsüne fazla değinmeyeceğim ama zaten olay örgüsü yok daha çok öykü tarzında bir kitap. Kırktan fazla karakteri İstanbul üzerinden Osmanlıdan başlayarak yakın tarihte şahit olduğumuz 60 darbesi, 80 darbesi, Uludere-Sivas-Maraş katliamlarını, gezi direnişi, töre cinayeti, rüşvet, yolsuzluk, usulsüzlük ve daha birçok kavram ve olayları geçmişten günümüze anlatmak için büyük bir otelde bir araya getirme fikrini sevdim. Tarih tekerrürden ibarettir vurgusuyla işlenen kitapta karakterler üzerinden insan profilleri irdelenmiş. Kısa öykülerde değişik hayatlar anlatılmış ve birer son yazılmış bunlardan bazıları çok etkileyici. Kitapta ironi olarak en çok etkilendiğim daha doğrusu gülümsememe neden olay anlatı; Müslüman bir ülkede, işlettiği 37 genelev sayısıyla 6 kez vergi rekortmeni olmasıydı. Bu biraz gerçeği yansıtmıyor çünkü gayrimenkullerde gelir beyanına esastır ama gayrimenkulleri alacak para nereden sağlandı derseniz işte orası ironik  Her neyse benim bu kitapta hafızamdan silinmeyecek bilgi; 1800’lü yıllarda İstanbul’un bir parçası olarak benimsenen sokak köpekleri modernleşme çabasıyla birlikte sorun olarak görülmeye başlar. Talat Paşa’nın Dahiliye Nazırı, Suphi Bey, İstanbul’u sokak köpeklerinden temizlemek amacıyla 80 bin köpeği tek bir dal bulunmayan kaya parçası Hayırsızada’ya sürgüne gönderir ve onları önce açlıktan birbirini yemeye, sonra da çığlık sesleri içinde ölüme terk eder. Bu olay için Ermeni soykırımı tatbikatı deniliyor. Bu satırlar ve düşünce aklıma, bomba ve füze'yi birleştirip ortaya eşsiz bir silah çıkardığını düşünen ve Suriye'yi Rusya'nın askeri tatbikat alanı olarak gören Putin’i getirdi. Kitabın giriş kısmı, kişiler hayal ürünüdür gibi bir cümleyle başlasa da karakterleri irdelediğinizde günümüzde cemiyet, siyaset, iş ve medya dünyasından tanıdık isimler bulacaksınız. Ben hikaye anlatımında geçen karakterleri Cem Uzan, İlber Ortaylı ve Yılmaz Özdil’le bağdaştırdım. Livaneli’nin siyasete girmesini her daim gereksiz olarak değerlendiriyorum. Kendisi, bu kitabında da görüşümü tasdiklercesine hatalar yapmış. Siyasette yaşadığı hezimeti iktidara mesaj verme kaygısıyla hikayelerinde objektif yaklaşımdan uzak tutmuş. Birçok örneği mevcuttur ama şuraya takıldım, entelektüel birikimi bu denli fazla olan birinin “Osmanlı padişahlarından neden hiç kimse hacca gitmemiştir?” sorusu tezime çanak tutacak niteliktedir. Gelelim negatif olarak addettiğim ikinci hususa. Zülfü Livaneli’yi hep bir şeyler anlatma heyecanı ve telaşı içinde Sunay Akın’a benzetirim. Kitaplarında da bunu fazlasıyla göstermek ister. Burada da özel bir yemek yapmak isterken tüm baharatları yemeğe boca etmiş bir aşçı telaşında görüyorum kendisini. Aslında 700 sayfa olan kitabı 476 sayfaya indirmiş ama yine de bu onun hikâyenin uzamasından hata yapmasına engel olamamış. Karakterler üzerinden bir yerde keskin ifadeler kullanırken diğer yanda aynı tutum esnemeye uğruyor dolayısıyla tutarsızlık baş gösteriyor. Bkz. Zehra artık hiçbir şeye şaşırmıyordu/ Zehra olayı şaşkınlıkla karşıladı. Bu bağlamda Livaneli’yi eleştirirken yayınevini es geçmek olmaz. Doğan yayınevinden çıkma kitap, kağıt baskısı yüzünden korsan kitabı andırmakla beraber etiket fiyatını hak etmiyor. Editöryel hatalar oldukça fazla. Karakterlerden birinin ismi Serhat’ken diğer sayfada Serdar olmuş mesela, ya da sabah namazının 5 vakit oluşu.. Sanırım editör-yazar ilişkisi zayıf. Ya da Doğan yayınevi “nasıl olsa Zülfü Livaneli ne yazsa her türlü okunur” demişler iyi hoş da bu yayınevi etiğine uymayıp okura saygı ilkesiyle bağdaşmıyor. Kitaptan altını çizdiğim çok nokta var ama cümle değil fikir niteliği taşıdığından her biri ayrı bir irdeleme konusu o yüzden burada belirtmeyeceğim.

Baskı: Leylim Leylim (Ahmed Arif'ten Leylâ Erbil'e Mektuplar)

Ahmed Arif’i Leylim Leylim Leyla Erbil’e mektuplar kitabıyla anmış olacağım ama kitaba geçmeden önce Ahmed Arif’in bendeki yerini anlatmam gerek. İçinde yaşadığım coğrafi bölge ve yetişme koşullarım her daim batıyı örnek almamda önemli rol oynamıştır. Sanatın, edebiyatın, müziğin, şiirin modernleşme çabasında batıda asil ve güzel durduğunu, doğunun ise buna ket vurduğunu düşündüğümden olsa gerek; gerek türkülerimize gerekse köy enstitüsü ya da Anadolu yazarlarına ve şairlerine uzak ve ön yargılı durmuşumdur. Sadece ülkemizde değil dünya edebiyatına bakış açımda böyleydi. Okumada hep batıdan gittim çok değil bir iki seneye kadar yettiğini düşündüm. Düşünemediğim şey kök ilişkisiydi. Bugün hala anlamamakta ve kabullenmemekte direttiğimiz doğu ve batı birleşmedikçe bütün olmayacağımız, eksik kalacağımız aslında toprak olgusunu bizi ileriye götürecek hafızanın temelinin Anadolu olduğunu okumalarımla beraber açılan algımdan öğrendim. Evet eksiktim. Yapmaya çalıştığım şey ön yargılarım yüzünden amacını aşıyordu. Nitelikli okumak bunun için önemli, bir yerden sonra amacın ne olduğunu anladım. Doğu yanım hala eksik olmasına rağmen o dönem bir dostum sayesinde eksik olan yanımı türkülerle ve şiirlerle tamamlamaya çalıştım. Ahmed Arif’i o zaman tanıdım. Şiirlerini kendi sesinden güzel okumayı başaran usta şairlerden biri… Ahmed Arif’in Nazım Hikmet, Cemal Süreya, Orhan Veli ve Cahit Külebi başta olmak üzere birçok şaire hayran olduğu, onlardan beslendiği bilinir. Kendisi, şiirlerinin lisedeyken bir dergide Neyzen Tevfik’le aynı yerde ve değerde yayımlandığını, “maviye maviye çalar gözlerin yangın mavisine…” de olduğu gibi şiirlerini eksik kaldığı, tamamlanmadığı gerekçesiyle yirmi yıla yakın beklettiğini anlatıyor. Tarihe Muğlalı katliamı olarak geçen ve olaya istinaden yazdığı otuz üç kurşun ya da Adiloş bebe gibi yaşanmışlıkları, acılarla bezenmiş sarmalanmış ve birçok müzisyen tarafından bestelenip söylenmiş şiirleri olduğunu da biz biliyoruz. Şu an günümüzde halen düşünce suçu nedeniyle tutuklanan aydın-yazar-şair tayfasında o da nasibini alanlardan. Gençliğinin en güzel zamanları hapiste geçti ve çıktıktan sonrada kimsenin iş vermemesi nedeniyle de açlıkla sınandığı zamanlar geçirdi. Okumaya doyamadığı yazarlar Dostoyevski, Tolstoy, Emile Zola.. En sevdiği kitap ise Andre Malraux’un İnsanlığın hali. Müzik zevki ise ilginç Beethoven’ın 9. senfonisi ve Schubert’in dünyayı dolaşan şarkısı. Bunların yanında halk müziği ve Ruhi Su’ya olan hayranlığı da cabası.. Yılmaz Güney’i hapishanede ziyaret edecek kadar sever, Yılmaz Güney’de Ahmed Arif’i “Arkadaş” filminde şiirini okuyacak kadar benimser. Son elli yılın kitabını yazdı diyenlere de “Nazım Hikmet’in memleketinde böyle laflar edilir mi?” diyecek kadarda mütevazi., Kitaba gelecek olursak; malumunuz Ahmed Arif’in delice tutkun olduğu Leyla Erbil’e gönderdiği 1954-1959 dönemi ve en sonda 1977 yılı mektuplarını içeriyor. Mektuplardan Ahmed Arif’in sürgün günlerini, ülkenin içinde bulunduğu siyasi politikayı, içsel dünyasını en çok da aşkına onurun gururun hak getirdiği bitmek tükenmek bilmeyen saplantılı aşkına şahit oluyoruz. Yazarlığına şairliğine söyleyecek sözüm yok ama aşık Ahmed Arif ne çok yordu beni. Bu ne tutarsızlık bu ne zavallılık…Dün aşkından ölüyorum dediğin kadına bugün başkasıyla evlendiği için etrafında kıyısında köşesinde bulunmak adına kardeşim demeler, düğün hediyesi olarak “kaburgamın altın parçası ruhum mısra çekiyorum haberin olsun” sözlerini içeren suskun şiirini göndermeler falan…Annesinin kendisine kız bakmasına müsaade etmesi onlardan biriyle evlenmesi çocuk yapması vs. neresinden bakarsan bak ahmakça..Tüm bunlar yaşanırken kitapta şöyle bir bölüm var; Sevgide “vermek” vardır Leyla. Vermek. Ve bunu anlamak… Yoksa senin sorduğun gibi ne yalnızlık, ne merhamet, ne iki acısının itisi… Herhangi bir kadından şu veya bu yolla alabileceğim şeyler için senin ne merhametini ne de nefretini tahrik etmek eşekliğine yahut zavallılığına düşmem. Bana karşı alakan yalnız dostça bile olsa bu bir merhametten doğmasın. En nihayet iki arkadaş olalım ama bana acımanı istemiyorum” diye yazmış fakat durum içler acısı acınası… Mektuplar sevgilim-dostum-kardeşim çıkmazında ruhumu kanırttı. Belki de aşk böyle bir şeydi onur, gurur dinlemezdi, çekip gitmesine izin vermezdi, zaten tutarlı olmaya hiç gelmezdi. Belki de aşk Ümit Besen gibi “nikahına beni çağır sevgilim” diyebilmekti. Eğer bunun adı aşksa, bana rağmen sevdiğim adamın başka kadınlara dokunduğunu düşüneceğim ve bunu da kabulleneceğim kadar aşık olmadım diyebilirim. O yüzden Ahmed Arif’i dolayısıyla mektupları anlayamıyorum. Esasen bu mektuplardan oluşan kitapları okuma işini Kafka’nın Milena’ya mektuplarında bırakmalıydım. O zamanda belirtmiştim başkasının aşkını ya da rutinini okumak ona değer verenler için önemlidir. Değer verdim okudum lakin kafamdaki Ahmed Arif duruşu değişti. Buna mektupların karşılıklı yazışmalar halinde olmayışı da etken olabilir. Leyla Erbil’in mektupları yok mesela. Belki Ahmed Arif’i böyle tutarsız davranmaya iten Leyla Erbil’di. Dost tavrından taviz vermeyen bir kadın olarak lanse edilmiş olsa da ben olayın iç yüzünün bu kadar masum olduğunu düşünmüyorum. Böylesi mektuplara dost gözüyle bakan bir kadın tepki göstermeli kesip atmalıydı ya da aşkına karşılık vermeliydi diye düşünüyorum. O ikisini de yapmamış çünkü Leyla Erbil’i yazmaya yüreklendiren ve dergilerde yazılarının yayınlanması için mücadele eden Ahmed Arif’ti. Zaten Ahmed Arfi’in beş mektubuna karşılık bir zahmet bir mektupla geri dönüş yapmasını ateşi sürekli körüklemesini sönmesine izin vermemesini çıkar ilişkisine bağlıyorum ve kendisini Ahmet Arif’in deyimiyle zalim Leyla olarak tanımlıyorum. Ya her şey bir yana muhafazakar ilerici, sadece batıya ve onun dayattığı yaşam tarzına göre fikirlerini şekillendirip yazılarında toplum için kaygılanıyormuş gibi görünürken esasen bireysel kaygılar taşıyan Leyla Erbil’in, Ahmed Arif gibi Anadolu aşığı ve köyü kente tercih eden, sosyalist, yaşam kaygısı değil varoluş kaygısı taşıyan birey değil toplum için düşünen biriyle aşk dışında bir araya gelmesi mümkün değildi. Aşk yoktuysa ikisini bir arada tutan neden neydi öyleyse? Sonuç olarak mektupların bize yansıtıldığı şekli değil, kaleme alındığı anın gerçekliği ve iki kişi arasında yaşanan şeyin gizemi çıkıyor ortaya. On yıl kadar önce tanıdığım birisi “iki kişi arasında ne yaşandığını yalnızca o iki kişi bilebilir” demişti. Gerçekten de öyleydi. Kitabın dili ve üslubu doğal olarak Ahmed Arif’in üslubu. Biraz hatta fazlasıyla ağzı bozuk bir anlatım. Sevmedim. Can Yücel’de de bu ağzı bozukluk vardır fakat yakıştırıyorum ben Can babaya. Çünkü otobüs duraklarında, düğünlerde patlayan bombaları, beş yaşında tecavüzden ölen çocukları, kadın cinayetlerini dahası toplumsal olayları onunda deyimiyle bu kadar orospu çocuğunu küfürsüz nasıl anlatabilirsin! Orası kabul. Ya Ahmed Arif.. Belki de aşk mektuplarında küfür içeren kelimeler romantizmin doğasına ters geliyor ondan sevmedim. Yani mektubun bir yerinde “ben cehennem çarklarından kurtuldum üşüyorum kapama gözlerini” diyeceksin diğer yerinde “seni bana getirmeyen Ahmed Arif’in geçmişini ….” diyeceksin. Belki benim küfür ve argo anlayışıma ters bilemiyorum. Ama genel olarak Ahmed Arif’i şiirlerinde saatlerce anlatamayacağınız bir duyguyu tek kelime ile ifade edebilmeyi başaran, dizelerindeki sadelikle içtenliği bir arada yansıtarak kendisine hayran bıraktıran şair olarak tanımlarım. Bu topraklardan bir Ahmed Arif geçti. Kendisinin de deyimiyle “bir daha hiç bir ana doğurmaz seni. Bir daha hiçbir cihan bulamaz seni”… Sessiz bir gecede gökyüzüne bakarken Le Trio Joubran- Masar fon müziğinde kendi sesinden “hani kurşun sıksan geçmez geceden” şiirini dinlemenizi tavsiye ederim. Kendinizi birden “acı geçiyor, acı geçiyor elbette de acı çekmiş olmak geçmiyor” diye tekrarlarken buluyorsunuz. Kitaptan Altını Çizdiklerim: -Şunu da bir iyi belle: Benim için çok mühim olan, sana aşık olmak veya aşık olmadığımı bağırıp yırtınmak değildir. Aslonan, seni kırmamak, üzmemek, kaybetmemektir. Anladın mı canım? -Benim her şiirimde varsın ve olacaksın. Ama dünyanın en dehşet şiiri bile “sen” olamaz. Bunu yaşamak gerek. En asıl gerçek bu işte. -Nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikulade baş dönmesini bulurum. -Öpüyorum ama doyamıyorum. Mutluluk ya da cehennem bu galiba. Sana doymak, korkunç ahmaklık olur. Hadi gel …

Baskı: Benim Hüzünlü Orospularım

Dünle bugünün, gerçekte yaşanılanla masalların iç içe geçtiği ama okurken doğal bir yalınlıkla kurgulanan hikâyelerini ya da cümlelerini yadırgamadığımız Marguez; bana hep kadınları ve aşkı birçok hemcinsinden daha güzel ifade edebilme yeteneğine sahip olması nedeniyle çapkın ya da belki flörtöz gibi gelmiştir. Hani dikkat edilmesi gereken erkek tiplerinen :) Adam sanki düşler dünyasında kelimelerle oynaşan bir metafor üstadı. İşin esprisi bir tarafa Marquez’in kadınları güçlü ama hala eski dönemler Avrupa’sında ya da hala bizde olduğu gibi ataerkil bir bakış açısında erkeklerin gölgesinde kalmış karakterlerden oluşuyor. Hukuk fakültesindeki eğitimini yazarlık için bırakan bu zeki Kolombiyalı, 1982 yılında Nobel ödülü almaya hak kazanmıştır. Fakat yazarla ilgili ilginç bilgilerden birisi ölümünün ardından, Kolombiya Cumhurbaşkanı tarafından “bugüne kadar yaşamış en büyük Kolombiyalı" olarak lanse edilirken diğer yandan 2015 yılında The Washington Post'un bulduğu arşivlere göre, Marquez'in Küba'lı haber ajansı Prens Latina'nın kuruluşuna yardımcı olduğu gerekçesiyle 24 yıl FBI tarafından takip edilmiş olması. İkinci ilginç bilgi ise okuduğum kitapla ilgili. “Benim hüzünlü orospularım” yazarın okurlarının uzun bir aradan sonra heyecanla beklediği kitaplardan birisi. O dönem kitap daha matbaadayken korsan kitapçıların eline geçmiş ve onlar tarafından piyasaya sürülmüş. Tabi korsanda olsa okurlar tarafından büyük ilgi gören kitabın basımı durdurulmuş ve kitap yayıncının isteğiyle Marquez tarafından tekrar son bölümünü değiştirilerek yeniden yazılmış. Şimdi soru işareti acaba asıl kitap hangisi? Benim okuduğum mu yoksa korsancıların elinde olan mı? Marquez'in bir yazar olarak hayalden kurduğu ve şekillendirdiği kitabın ilk hali asıl sayılmaz mı? Sonradan düzeltilen kitap ilk hali gibi olur mu? Bence biraz zorlama olmuştur. Marquez ise bu konuda şöyle demiş; "kitabı yaratan benim onu da değiştirme hakkım ve kudretim vardı. Gerçek olan son anda değiştirerek yayımladığım kitaptır. Diğeri artık hükmünü yitirmiştir.” O böyle demiş olsa da ben hikâyenin ilk yani bence asıl olan halini merak ediyorum. Korsan kitaba karşıyım ama bu sefer bulsam alıp heyecanla okuyacağım ilk korsan kitap olurdu :) Kolera günlerinde aşk, kırmızı pazartesi ve benim hüzünlü orospularım olmak üzere yazarın üç kitabını okudum. Nobel ödüllü Marquez için; toplumsal gerçekliğin yansımasını mesaj verme kaygısı gütmeden yazıyor diyebilirim. Yani o sadece bir olay anlatıyor, sonra siz; alt tarafı 100-150 sayfalık bir kitap sonrasında buzdağının görünmeyen yüzüyle yüzleşiyor, düşünüyor ve sorguluyorsunuz. Kolera günlerinde aşk’ta; adam aşık olduğu kıza kavuşmayı tam 51 yıl, 9 ay, 4 gün obsesif bir şekilde beklemişti. Okurken; aşktaki tutkuyu hissedecek kadar aşık olmadığımı, beklemek, acı çekmek, özlemek fedakarlık yapmak gibi hissiyatlar bir tarafa, sadece beni seven adamları severek ilişkilerimi güvenli bir şekilde devam ettirmeyi seçmiş, aşktan anladığım şeyin sadece bu olduğunu düşünmüştüm. Yani hiç “aşk için ölmeli işte aşk o zaman aşk” sözü hiç bana uymuyor. Kırmızı pazartesi’nde namus davası yüzünden bir adam öldürülüyordu. Önyargılarımızdan, kıskançlıklarımızdan, duyarsızlıklarımızdan göz göre göre insanları, insanlığı nasıl yok ettiğimizi düşünmüştüm. Benim hüzünlü orospularım ise; yaşlılık, ölüm ve aşk üzerine yazılmış bir roman. 90 yaşındaki bir adam genelevden bakire olarak doğum günü hediyesi olarak sunulan 14 yaşındaki bir kız. Tabi kahramanımız bu kıza aşık oluyor ve bakire kızla hiç sevişmiyor. Kitapta sorguladığım ilk konu; bu durumda orospuluk neydi? Bir meslek miydi yoksa karakter biçimi miydi? Sorguladığım ikinci konu ise; 90 yaşındaki bir adamla 14 yaşındaki bir kızı yan yana düşünmek neresinden bakarsanız bakın durum çok itici.Ama aşk.. Aşk yaş, zaman mekân dinler mi? Dinlerse aşk olur mu? Normalde bir kadın ve bir erkeğin duygularından söz etmek doğal geliyor ama işin içine yaş durumu girince itici geliyor. Doğa tarafından kabul görünen şey toplum tarafından reddediliyor. Kolombiyalı yazar Marquez’in okuduğum kitaplarında dikkatimi çeken iki nokta var. Birisi kitaplarında Türklere ya da Türkiye’ye dair bir şeyin geçiyor olması örneğin; ;Kolera günlerinde aşk’ta Türk halıları, Kırmızı pazartesi’nde Arap kahramanının isminin Türk olması ve bu kitapta da Ankara kedisinin olması. Marquez’in Türk takıntısı tesadüf mü yoksa bende ki algıda seçicilikten midir bilemedim ama bu durum benim için gizemini koruyan bir konu. İleriki kitaplarda belki çözerim. İkincisi ise aşk. Bazen bir lütuf bazense bir ceza olarak gelip bizi bulan aşk; mutlu ya da mutsuz sonla, yaşanmış ya da yaşanmamış olsun ölürken gözümüzün önünden geçen film şeridinde kalbimize dokunan ve belleğimizde canlanan bir his olarak yerini alacaktır. "Gitme zamanı gelmişse 'dur' demenin; zaman geçmişse 'dön' demenin ve aşk bitmişse 'yeniden' demenin; hiçbir anlamı yoktur." Kendisine yol gösterici olarak benim okumayı beceremediğim üç yazardan biri olan William Faulkner’ı örnek almış Marquez’in bu sözü ile de aşka ve kadınlara gerçek hayatında da, edebiyatta da önem vermiş olduğunu söyleyerek Marquez dosyasını burada noktalayayım. Kitaptan Altını Çizdiklerim: -Seks, insanın aşkı bulamadığında elinde kalan bir tesellidir. -Bir erkek babasına benzemeye başladığı an yaşlandığını anlar.

Baskı: Metal Yorgunluğu - Seçme Öyküler

Tomris Uyar’ı biraz magazinsel olacak ama öykülerinden, çevirilerinden önce; şiire ilgi duymaya başladığım zamanlarda aşkı anlatımına hayran kaldığım, bütünleştiğim, hayalimdeki romantik adam tanımına uyan, şiiri sevmeme neden olan Turgut Uyar, Cemal Süreya, Edip Cansever gibi sevdiğim şairlerin hayatını araştırırken sürekli karşıma çıkmasıyla fark ettiğim kadın olarak anımsarım. Ama beni asıl kendisine bağlayan yanı aşkları değil elbette. Öncelikle bilge, esprili, acımasız ve çok zeki bir kadın olduğunu düşünüyorum. Adını koyamadığım bir nedenden belki de eyvallahı olmayan cool tavrı yüzünden bir diğer sevdiğim kadın Virginia Wolf’le özdeşleştiriyorum. Sonrasında ise; kendisiyle benim de savunduğum bir düşüncede ortak paydada birleşiyor olmamız. Bizi birleştiren ortak paydada Tomris şöyle diyor:“İlişkilerimde hep kendime bir dokunulmazlık alanı oluşturmuşumdur. Başkasına verdiğim yaratma, tek başına düşünme ve yalnız kalma özgürlüğünün bana da verilmesini isterim.” Bunların haricinde yazarlığına birazdan değineceğim ama bir kadın düşünün; Ülkü Tamer şiirinde tanrılaştırılan, Edip Cansever tarafından ölene dek beklenen, Turgut Uyar tarafından ömür verilen ve Cemal Süreya tarafından terk edilen… Hayatı anlamlandıran şiirlerin sahibi şairler, kalbine girmiş kadını bakın nasıl anlatmışlar. Turgut Uyar; elinden her an kaçırabilecekmiş gibi bir endişeyle sevdiği Tomris için “bir bozuk saattir yüreğim hep sende durur” der. Edip Cansever; her doğum gününde kendisine bir şiir yazdığı Tomris için; “seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki” der. Cemal Süreya; ayrılık kararı aldığı Tomris’ten sonrasında pişman olur ve onun için “daha nen olayım isterdin, onursuzunum senin” der. Özetle her kadın biraz Tomris olmak ister Gelelim edebi yönüne; Altını çizerek söylüyorum günümüzde okuduğum kadın yazarların; edebi anlamda vizyon sahibi olmadıkları, sığ kaldıkları, tıpkı günlük hayatta olduğu gibi fazla laf kalabalığıyla ilgiyi olması gereken yerden alıp başka yerlere dağıtıp kafa yordukları gibi güçlü bir önyargıya sahibim. Hâlbuki temel algıda kadınlar daha ince düşünür, daha hassas yapıdadır, fazlasıyla irdelerler ve derinlik sahibidirler. Yazmaya başlamasındaki asıl etken; iç hesaplaşmalarından sonra haykıramadıkları çığlıkları dışa vurum olmalıdır. Yani günümüzün kadın yazarları olması gerekenin tam tersi gibi davranıyorlar edebiyatta. Kahraman Tazeoğlu tayfasını saymazsak erkek yazarlar, günümüzde ve tartışmasız en başından beri tüm zamanlarda okuru, okuduktan sonra eskisi gibi olmayacak şekilde değişim içine sokuyorlar. En azından benim açımdan durum böyle. İşte bu erkek yazarların dişi versiyonları okuduklarım arasında; Leyla Erbil’dir, Tezer Özlü’dür, Sevgi Soysal’dır, Tomris Uyar’dır. Belki zamanla bu listeye başka isimler de ekleyebilirim. Sanırım Tomris’de bu konuda benim gibi düşündüğünden olsa gerek Tahin Pekmez Günleri öyküsünde “kadınlık hallerine” dokundurmalar, acımasız eleştiriler yapar. Tomris Uyar; öyküyü “dünyayı anlatma ve algılama da görme biçimine en uygun dal” olarak tanımlarken “öykünün uzun vadede okurda yaşam kültürü, ahlak anlayışı gibi konularda sorgulama, düşünme ve iç hesaplaşma uyandırarak sonraki yıllara dair algı hazırladığı kısacası okuru değiştiren bir sanat olduğunu savunur. Öyküde hep erkek yazarları okudum fakat onları okurken farkına varamadığım bir olguyu Tomris sayesinde fark ettim. Şiir gibi öykü okumakta öğrenilmesi gereken bir kavrammış. Bunun için öykü nedir, nasıl yazılmalıdır, nitelikleri, öykücülüğün dünya üzerindeki tarihi ve Türk edebiyatında öykücülük üzerine akademik yazıları inceledim. Öykücülüğün olay hikayesi ve durum hikayesi olmak üzere ikiye ayrıldığını öğrendim. Durum hikayesinin öncülerinden edebiyatımızdan Sait Faik ve durum tarzına bir nev-i adı verilen Çehov’dan etkilendiğini düşündüğüm Tomris’in dili az kelime ile çok anlatıma, içtenlik ve sahicilik içeren imgelerin vurucu gücüne ve yoğunluk üzerinedir. Öykülerinde bir yanıyla geleneksel, diğer yanıyla çağdaş bir anlatı vardır. Toplumsal ve bireysel konuları; eleştrisel ve umutlu gözlerle bakarak bazen şiirsel, bazen mizahi, bazen ironik, bazen düşsel anlatımı sayesinde kendini tekrar etmekten kurtarmıştır. Röportajlarında kendini uyumsuz olarak tanımlayan Tomris öykülerinde tıpkı Çehov’un doktorları-öğretmenleri, Gogol’un memurları, Turgenev’in köylüleri, Maupassant’ın fahişeleri gibi derinliği olan uyumsuz kahramanları anlatır. Hikaye yazarda başlar, okuyucunun kendi dünyasında devam eder. Bu anlamda Tomris’in öyküleri; anlaşılmayı hedefleyen amacıyla kolay okunan, okuyucuyu bilişsel yetilerini en üst seviyeye çıkarmasını ve entelektüel birikime sahip olmasını zorlayan öykülerdir. Tomris’in öykü kitapları yabancı dillere çevrilmiş, iki kez Sait Faik Hikaye ödülüne layık görülmüş, içlerinde Edgar All Poe, Nabokov, Berger gibi çevirisi zor yazarların bulunduğu elli dolayındaki çeviri ile takdir toplamış, eşi Turgut Uyar’la birlikte Lucretius’tan çevirdikleri “Evrenin Yapısı” ile Türk Dil Kurumu’nun 1975 yılı çeviri ödülünü almaya hak kazanmıştır. Çeviri demişken Antonie de Saint Exupery’nin Küçük Prens isimli kitabı Tomris çevirisi ile en başarılı çevirilerdendir. Öykücülükte metin-içi gerçeklik tartışmalarında Borges ve Duras çevirileriyde Tomris’in adı geçmektedir. Metal Yorgunluğu kitabına gelince; Umberto Eco “ironi, belirtisini tanıyabilen bir toplumda dil zafer haline gelebilir” demiştir. İşte Tomris, tüm kitaplarından birer öykü alınarak yayınlanan metal yorgunluğunda bunu net görürüz. Her birinde gülümsemeye ramak kala, trajediye dönüşen olayları öykülemiştir. On öyküden oluşan kitapta beni en çok etkileyen öyküler “Dön Geri Bak” ve “Metal Yorgunluğu”dur. Tomris’in öykülerini okurken şunu fark ettim. Öykülerde genellikle kahramana ne oldu diye merak ettiğimiz olgudan başka yani “ne oldu” değil “neden oldu” merakı içinde olmak. Keyifle okunan kitabın sonuna geldiğinizde “her hikaye bir hayattır” dedirtir. Kitabı; gece sakinliğinde, Cemal Süreya’nın “ay ışığında oturduk bileğinden öptüm seni” dizelerinin yer aldığı sayım şiirini seslendiren Sezen Aksu’nun öptüm şarkısı eşliğinde okumanızı tavsiye ederim. Kitaptan Altını Çizdiklerim: -Hayatın dalaşı, gürültüsü, küfürleri, şarkıları güçlükleriyle bilenmiş, elleri kaba işlere girip çıkmış , sevmeyi yaşamaktan öğrenmiş, yaşayarak öğrenmiş bildik Mustafa'yı gerçekten sevdiğini düşündü en son. -İnsan hayatın gerçekleriyle karşılaşınca, çocukluk hevesleri de geçip gidiyordu kendiliğinden.

Mem Makinesi
7/1002.08.2016

Baskı: Mem Makinesi

Sabahattin Ali’nin “İçimizdeki Şeytan” kitabının okuyucuyu iç sorgulamaya iten konusuyla yine bir diğer eseri Kürk Mantolu Madonna’ya göre daha fazla okunması gerektiğini düşünüyorum. Fakat yıllardır en çok satanlar listesinde liste başı olan, Sabahattin Ali denince aklımıza ilk gelen kitabının Kürk Mantolu Madonna olmasının nedenini merak ettim. Öyle ya neden bir “Kuyucaklı Yusuf” ya da bir ”İçimizdeki Şeytan” değil de Kürk Mantolu Madonna? İşte bunun nedeni memler olabilir mi diye düşündüm. Sorunun cevabı için arkadaşımın önerisiyle de bu kitabı okudum. Mem kavramı ilk kez evrim , yaratılışçılık ve din konularındaki çalışmalarıyla tanıdığımız biyolog ve yazar Richard Dawkins tarafından ortaya atılmıştır. Yunanca taklit anlamına gelen “mimeme” kelimesini gen gibi tek heceli olmasını istediği için mem olarak kısaltan ve bu konuda çalışmalar yapan Darwkins’e göre; başkasını taklit ederek öğrendiğimiz kişiden kişiye geçerek çoğalan her şey memdir, zihinde depolanır ve yine taklit yoluyla aktarılır. Kalıtımsal özellikler nasıl ki genler yoluyla nesilden nesile aktarılıyorsa, bazı kültürel özelliklerde memler yoluyla nesilden nesile aktarılır. Kısacası biyolojik genlerin sosyolojik karşılığı memlerdir. İnsan zihninde üretilen duygular, kavramlar, değerler, inançlar, tutumlar ve davranışlar birer mem topluluğudur. Bilimsel anlamda mem konusuyla ilgili çalışmalar yapan bir diğer akademisyen de Mem makinası kitabının yazarı Susan Blackmore’dur. Blackmore’a göre insanı diğer canlılardan farklı kılan en önemli özellik insanın taklit edebilme ve tekrarlama yeteneğinin olmasıdır. İşte beynimizin sürekli düşünmeden edememesinin sebebi de, memler tarafından sürekli düşünmeye, konuşmaya ve onları yaymaya zorlanmamızdır. Bu nedenle insan bir mem makinesidir diyebiliriz. Fakat en önemli detay gen iletimde ya hep ya hiç niteliğindeyken memin sürekli değişim ve etkileşim halinde olması. Bu da aklımı en çok karıştıran sanatın mem makinesine dahil olup olmadığı sorusuna bir nebze açıklık getiriyor. Kitaptan çıkardığım sonuca göre sanat; ruh dünyası ile yani somut olan dünyadan çok, bireyin soyut dünyası ile daha çok ilişkilidir. Her ne kadar başkasının sanat üzerine bir çalışması, herhangi bir bireye bunu yapabilme düşüncesi yaşatıyorsa da birebir bunu yapması mümkün değildir. Eğer zaten söz konusu bireyin yeteneği varsa, örneğin bir sanat tablosu ancak bu onun hayal dünyasının genişlemesine vesile olabilir. Onu taklit etme yolu ile öğrenmesi ya da bir kültür haline getirmesi bana göre mümkün değildir. Bu nedenle sanatı, kişisel yetenek gerektirdiği için yetenek de başkalarının yeteneği üzerine taklit yolu ile öğrenilemeyeceğine göre mem makinesine dahil edebileceğimizi sanmıyorum. Bilimsel konularda yeterli bilgim olmadığı için olan okuyucuların bu konudaki fikirlerini öğrenmek isterim. Kitaptan Altını Çizdiklerim: - İnsan olmanın problemlerinden birisi de insanlara ön yargısız bakmanın oldukça güç olmasıdır.

Baskı: Gregor, Evdeki Gergedan

Asıl mesleği heykeltıraşlık olan Devrim Altıkulaç’ın 6.45 yayın evinden çıkan kitabı Gregor evdeki gergedan; adından da anlaşılacağı gibi evde yaşayan bir gergedanın öyküsü. Ama öyle nereden geldiği belli olmayan, ev sahibinin sevişmelerini dinleyen, sevişmelerine notlar veren, sadece “tek tüy” adında bir kargayla arkadaş olan, onun dışında homurdanan kısacası yazarın evine çöreklenmiş bir gergedan..Kitap bittiğinde tuhaf başlayan ve biten anlatımıyla tam bir kaybedenler kulübü etkisi yaratıyor. Ama bu etki hiç şaşırtmıyor neden mi? Çünkü kitap 6.45 yayın evinden çıkmış. 6,45 yayın evinin sahiplerinden biri 90’larda Kaybedenler kulübü olarak hemen hemen herkesin bildiği radyo programının sunucularından Kaan Çaydamlı’ya ait. Radyo programı dinleyicileri ya da Nejat İşler ve Yiğit Özşener'in de oynadıkları “kaybedenler kulübü” filminin izleyicileri Kadıköy’deki o evi anımsayacaklardır. O evde bir gergedan beslenmesi sanırım hiç tuhaf gelmeyecektir. Üstelikte giden tüm kadınlara inat gitmeyen, yalnız, mutsuz, ölümden korkan ve korkuyla ölümü beklerken sürekli kovadan rakı içen bir gergedan. Kitabın içinde yazarın kendisine ait illüstrasyon çizimler yer alıyor. İtiraf etmeliyim kimi çizimler çok ürkütücü. Kitabın künyesi ise oldukça komik. Kitabı korsan basmaya kalkarsanız başınıza neler geleceğini espriyle anlatılmış. Kitaptan altını çizdiklerim: - Gregor’un çizdiği sınırları zorlamadığınız sürece sorun yoktu. Üstüne gitmemeniz, yoklamaya çalışmamanız yeterliydi

Baskı: Jonathan Livingston Seagull

Richard Bach’ın bu kitabını okurken daha önce Amin Maalof’un Doğunun Limanları kitabında altını çizdiğim “bir insanın hayatının doğumuyla başladığına emin misiniz?” cümlesi kadar çarpıcı, insanı düşüncelere gark eden başka bir düşünceyle “Bir kuşu özgür olduğuna ikna edebilmenin zor olduğu” düşüncesiyle karşılaştım. Çünkü Martı Jonathan Livingston uçabiliyordu. Öyle ya bize göre uçmak özgürlüktü. Ama Jonathan sadece uçmanın özgürlük olduğunu düşünmeyen, doğası gereği zaten uçabilmeyi bir fiil olarak yaptığını ama gerçek doğasının yani uçmanın aslında içinde bulunduğu zamanın ve mekânın ötesine geçebilmekle, alışılmışın dışına çıkmakla mümkün olabileceğini savunur. Birbirini tekrar eden günler, zihinler, düşünceler kendimizi aşma konusunda bizi aşağı çekmeye başladığı zaman sürüden ayrılma vakti gelmiş demektir. Kitap verdiği mesaj açısından hepimizin bildiği ama bilmenin yetersiz kaldığı, bilmek kadar önemli olan uygulamaya geçmenin gerektiğidir. Kitap; özgüven yetersizliği, toplum baskısı, ertelemeler gibi nedenlerden dolayı bir türlü yapamadığımız özgürleşmeyi gerçekleştirmek için hangi yollardan geçeceğimizi ve sonunda kendimizi nasıl hissedeceğimizi gösterir. Martı Jonathan’ın ve dava arkadaşı Küçük kara balığında yaptığı gibi dışlanmayı göze alarak sürekli gidişatı sorgulayıp, bizi durdurmaya çalışanlara kulak asmadan; bize bahşedilmiş olan zekamızı ve yeteneklerimizi kullanarak gidebildiğimiz yere kadar gitmeli, yeni şeyler keşfetmeli, kendimizi geliştirmeli, öğrendiklerimizi başkalarına öğretmeli yaşamanın sadece nefes almadan ibaret olmadığını göstermeliyiz. Tam anlamıyla mutluluk da bilinen tüm rakamları aştığımız zaman aldığımız bu haz değimlidir zaten. Martı Jonathanlardan insan Jonathanlara… Jonathan gibi bunu yapabilmiş, başarmış insanları üstün görürüz. Aslında onların bizden hiçbir üstünlüğü yoktur. Bunun bizim içimizdeki potansiyeli kullanamamamızla ilgisi vardır. O insanlar sadece kendilerini dinlemiş gerçekte ne olmak istediklerine karar vermiş azimli, çalışkan ve pes etmeyen insanlardır. "Bizim kim olduğumuzu, ne olmakta olduğumuzu saptayan şey, karşımızdaki zorluk değil, onu karşılayış biçimimiz, ona karşı davranış biçimimiz. Enkaza bir yanar kibrit mi fırlatacağız, yoksa üzerinde çalışıp adım adım özgürlüğe mi yaklaşacağız. " diyen Martının yazarı Richard Bach; Amerikalı, asıl mesleği pilotluk olan ve birçok eserlerinin kurgusunda uçmaktan bahseden hayal gücü geniş bir yazarımızdır. Kitap; 10.000 sözcükten daha az olmasına rağmen kurgu dışı kitaplar listesinde en çok satan kitaplarda yer aldı. Sözcüklerin, kelimelerin anlatılmak isteneni anlatmaya yeterli olmadığı yerlerde resimler devreye girer. Kitapta bu işi hayal gücünü direkt harekete geçiren çizimlere bırakmışlar. Kitabı; arka fonda Yaşar Kurt’un bu hikâyeden çıkan Martı isimli parçasını dinleyerek, ara sıra gözlerinizi kapatıp Jonathan gibi uçtuğunuzu ve önünüze çıkan engelleri birer birer aştığınızı hayal ederek okursanız kendinizi çizimlerdeki martının kanadındaymış gibi hissetmekten kendinizi alamayacaksınız.

ÖncekiSayfa 2 / 7Sonraki