gül ekmen
@gül ekmen

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Gerçek Hesap Bu
6/1007.06.2016

Baskı: Gerçek Hesap Bu

Diyeti tükeniş olsa bile sıradanlaşmak yerine çizgi dışı yaşam süren adamları seviyorum ve bu nedenden dolayı ne yapsalar destekliyorum. Neden? Çünkü inanıyorum. Herkesin hayatta inandığı bir şey vardır ben de bu tarz adamlara inanıyorum. Kimler mi o adamlar; Teoman, Nejat İşler, Emrah Serbes, Zeki Demirkubuz, Okan Bayülgen, Hakan Günday, Ali Lidar, Erdal Beşikçioğlu. Nejat İşler; bir kitap çıkarmış ve ben bu kitabı edebi anlamda bir beklenti içine girmeden okumuşum. Neden? Çünkü samimiyetsizlik ve hırsların üzerine kurulmuş bir sektörde mülkiyetin hırsızlık olduğunu savunan, yaşamda; değişen durumlara karşı değişmeyen duruşuyla aşık olduğum adamlar listesinde olduğu için ne anlatmış merak etmişim. Daha önceden Ot dergisinde hali hazırda Bavul Dergisinde yazan İşler; Can yayınevinin sahibi Can Öz’ün de diretmesiyle kitap çıkarmaya karar verir. Tek şartı; kitabın telif hakkı ve gelirleri, başkanlığını yaptığını Bodrum Gümüşlükspor futbol takımının geliştirilmesi için kullanılacak. Kitabın konusu ne derseniz konusu Nejat. Onun hayatı. Fakat anlatımda şöyle bir güzellik var, sanki Nejat’la karşılıklı bir meyhanede oturmuşsunuz kafa hafif çakır keyif , gözleri ışıl ışıl o anlatıyor siz bitmesin istercesine dinliyorsunuz çünkü kendini anlatırken 80’li yılları 90’lı yılları yani aslında sizin dününüzü anlatıyor, trajikomik bazı olaylar var içimi acıtıyor, mesela futbol muhabbetini sevmem ama o futbolun sadece futbol olmadığını anlatır gibi futbol anlatıyor. Gümüşlükspor şampiyon olduğunda adam sevinirken kafayı demirlere çarptı Duman grubunun “Ah” şarkısını coverlayıp seslendirdiği kadar derin bir “ah” demedi. Tutkuları güçlü adam vesselam bende hayranlık diz boyu. Kitapta edebi bir metin yok, hatta günlük yaşamdaki konuşma tarzının kitaptakinden daha özenli olduğuna bahse girerim ama gezi ruhunu taşıyan, sisteme ince ince dokunduran, kimi zaman mütevaziliğin dibine vuran, kimi zaman kaybedenler kulübündeki marjinal ve cool tavırlarıyla çoğu yeni yetme yazarın süslü cümleleriyle okuyucuyu samimiyetsiz satırlarına maruz bırakmayan güçlü bir ruh var. Kitabın bütününden benim anladığım Nejat’ın da anlatmak istediği ve aslında dünyaya geliş amacımızı özetleyen şu nokta var. Bu dünyada mutluluğun ancak ''başka'' birileri için bir şeyler yapılınca kazanılabileceği. Tek başınalığın bekçisi zor olur. Kitaptan altını çizdiğim satırlar var ancak hikâyenin bütünlüğünü yansıtmayacağı için burada paylaşmayacağım. Ancak daha önce yazmış olduğu sisteme karşı tavrını net belli eden şu yazısını paylaşmadan geçemeyeceğim. ölün istiyorum artık. yalnız bir kere yetmez, bin kere ölün! bir kere pozantı’da tecavüze uğrayıp ölün. bir kere tecavüzcünüzle evlendirilip intihar edip ölün. bir kere sahte delillerle hapse atılın, kahrınızdan hasta olup ölün. bir kere hakların için hükümeti protesto ederken hükümet tarafından başından silahla vurulup ölün. bir kere mehmetçik olun, kapitalistlerin uydurma savaşları için ölün. bir kere koca şehrin göbeğinde, otoyolda sele kapılıp ölün. bir kere kafanıza gaz kapsülü atılsın, öyle ölün. bir kere kullanma tarihi geçmiş gazı 5 cm’den yüzünüze ağzınıza sıksınlar, kanser olun ölün. bir kere gecenin karanlığında, sokak ortasında “vurma ölüyorum” diye bağırırken dövülerek ölün. bir kere soğuktan donup ölün. bir kere dere yatağına yapılan ruhsatlı evin çöküntüsünde ölün. bir kere grizu patlasın “güzel ölün”. bir kere karbonmonoksit zehirlesin, kafanız iyi ölün. arkanızdan “kader, bu işin fıtratında var, ekmek almaya gitmiyordu teröristti, biliyorsunuz alevi, kısa etek giymeseydi, altı üstü bir kaç kelle” demeyeceğime yemin ederim. betonun altında ölmeden hemen önce çekilen son fotoğrafınızı çerçeveletip bana hediye ettiklerinde, yanında sırıtarak poz vermeyeceğime yemin ederim. 3 dakika iş bırakma eylemi yapıp dalga geçmeyeceğime yemin ederim. ananızı yuhalatmayacağıma, yakınlarınızı azarlamayacağıma ve yerde tekmelemeyeceğime, yemin ederim. sözüm söz! siz yeter ki ölün…” Nejat İşler

Baskı: Yaşamın Ucuna Yolculuk

Kitabı elime aldığımda kapaktaki gülümseyen Tezer fotoğrafı, kitabın sayfalarını çevirdikçe hüzün dolu Tezer fotoğrafına dönüştü. Pesimist bir düşünce çerçevesinde sürekli iç dünyasını sorgulayan ve bu sorgulamalarla birlikte gittikçe yalnızlaşan ve delirme noktasına gelen insanlar… Edebiyat dünyası bu insanlarla dolu. Eğer bu insanlardan değilseniz ya da kendinizi tam olarak ifade edemediğiniz bir yerdeyseniz bu tarz yazarların kitaplarını okurken anlayabilmek ve algılayabilmek adına onların hayatları ve hayata bakış açılarını bilmenizde fayda var. Tezer Özlü; edebiyat dünyasının dişi Oğuz Atay’ı, gamlı prensesi, delilikle-dahiliğin gölgesinde özgürlük arayışı kaidesiyle yazan yazarlarımızdan. Çocukluğunda İtalo Svevo, Franz Kafka ve Cesare Pavese gibi yazarları okuyan Tezer özellikle kendisi gibi 9 Eylül’de doğan Pavese’den öyle etkilenmiş ki artık Simav gibi küçük bir kasabadan çok uzaklara gitmesi gerektiğine inanmış. İstanbul’a gelmiş. Liseyi yarıda bırakarak otostopla Avrupa’yı gezmiş. Paris’te tiyatrocu-yazar Güner Sümer’le evlenmiş. Ankara’ya yerleşip çevirmenlik yapmaya başlamış bu dönemde birçok ünlü yazarı Türkçeye kazandırdı. Fakat bir süre evlilikten aradığını bulamayıp eşinden ayrılmış. Ruh sağlığı gitgide manik-depresip bir hal alan Tezer; İstanbul’da psikiyatri kliniğe yatmış. Orada birçok kez intihar girişiminde bulunmuş. O dönemde yazarın hayatına tanıklık etmediğim için –mişli geçmiş zaman kullanarak hayatını anlattım ama zaten kendisi bu zaman dilimine kadar olan anılarını “çocukluğun soğuk geceleri” kitabında anlatıyor. Daha sonra yönetmen Erden Kıral ile evlenmiş ve bir kızı olmuş. Fakat yine neden olduğunu bilmediği, ruhsal dengesizliğin vermiş olduğu bir kararla sevdiği halde eşinden boşanmış. Almanya’ya yerleşip burada çeviriler yapıp kitap yazmaya devam etmiş. İkinci romanı olan “Bir İntiharın İzinde”yi yazmış. Bu kitap Almaya’da ödül alıyor ve Bir intiharın izinde, Ferit Edgü’nün fikriyle Almancadan Türkçeye çevrilirken ismi Yaşamın Ucuna Yolculuk olarak değiştiriliyor. Tezer’i Berlin’de yeniden aşık olup evlendiği eşinden bu kez kendisi değil ölüm ayırıyor. Tezer 43 yaşında göğüs kanseri nedeniyle hayata gözlerini yumuyor. Hayatı “hiçbir yere bağlı olmamak” ve yaşamı bir tür “gitmek” olarak algılayan ve uygulayan kimine göre bohem, kimine göre tutunamayan bir kadın olarak değerlendirilen Tezer; geriye iki öykü, iki roman, deneme kitapları ve bir senaryo bırakıyor. Yaşamın ucuna yolculuk; Özlü’nün sevdiği yazarların yaşadığı yerleri görmek, onları orada hissetmek, bunalımlarına yoldaşlık etmek adına çıktığı yolculukları anlatıyor. Önce Prag’a Kafka’nın evine ve mezarına, sonra İtalya’ya Svevo’nun evine ve en son tutkuyla bağlı olduğu Pavese’nin Torino'da bütün özel kâğıtlarını yok edip, 21 adet uyku hapı alarak intihar ettiği otel odasına gidiyor. Kitabın çoğu Pavese’nin ölümle-yaşam arasında sıkışmışlarını anlatan alıntılarla dolu. Bunları anlamaya anlamlandırmaya çalışan Tezer’in içinde biriktirdikleri; Pavese’nin mezarına gittiğinde başgösteriyor. Pavese’nin ölümünü, gazete altta küçük bir haber olarak duyurur. Oysa magazin haberleri, gösterime giren filmler bile daha gösterişli puntolarla verilmişti. Tıpkı Pavese’nin “eğer yaşıyorsak bunu bir başkasının kirletilmiş cesedine borçluyuz” sözündeki gibi Özlü bu çarpıcı bölümde, bir canlı için sona eren hayatın diğer canlılar için hâlâ sürdüğünü ve yaşayanların dünyasında ölenlerin ilgi çekmediğini vurguluyor. Çok tanıdık değil mi? Tezer çıktığı bu yolculuklarda yanına hiç dinmeyen ve geçmeyen baş ağrısıyla diş ağrısını da alıyor. Anlatımındaki bu ağrılar öyle gerçekçi öyle sancılı ağrılar ki, kitaba kendinizi biraz fazla kaptırırsanız ağrı eşiğiniz alarm vermeye başlayabilir. Ve trenler… Trenler Özlü için, özgürlüğünün simgesi. Onu gideceği yere götürürken, çıktığı içsel yolculuğunda ona arkadaşlık eden vasıtalar. Yollar ve yolculuklar.. Kimi zaman gitmek kimi zaman gelmek için, kimi zaman kaçmak kimi zaman kavuşmak için, kimi zaman aramak-bulmak-sorgulamak kimi zaman kör-sağır-dilsiz olmak için.. Tezer’i anlamak için onun dünyasını bilmek lazım dedik ya; Tezer’le etkisi altında kaldığı yazarları okumuş, içinde bulunduğu toplum ve aile dayatmalarına başkaldırı niteliğinde gitmek ve yalnız yaşamak fiilini gerçekleştirmiş, aynı ideolojinin tarafları olmuş biri olarak kitabı okumaya çalıştım. Ancak benim gibi; “hayat haksızlıklarla dolu ama yine de güzel” ve ” Eğer mutluluğunuz, bir başkasının yaptıklarına bağlıysa, çok ciddi bir sorununuz var demektir” felsefesinden yola çıkarak inatla yaşamaya devam edenlerdenseniz Tezer’le bütünleşemeyebilirsiniz. Ben de Tezer’le birlikte bir tutunamayan değil Tezer’le bütünleşemeyen biri olarak; Tezer’in bir varoluş çabası içinde nihilizmi elden bırakmadan pesimist düşüncelerle yazdığını, felsefe yönünden bakarsak “ben neredeyim, ne yapıyorum” gibi sarsıcı düşüncelere sevk etmediğini, edebi anlamda da derinliğinin olmadığını ve anlatımda kopukluklar olduğunu söyleyebilirim. Tezer’le en baskın ortak düşüncem “insanlar arasındaki yalnızlık”. Kalabalıklar arasında o hengâmede insan sesleri arasında kendi sesini duyamaz hale gelmek ve hiçbir şeyden zevk almamak. Sanırım insan hayatında ki en ağır ve acı gerçektir. Kitabın ismi yaşamın ucuna yolculuk ama bu yolculuklar yine intiharlara gebe. Şahsi fikrim ilk haliyle "Bir intiharın izinde" olarak kalsaydı görüşünde. Kitaptan Altını Çizdiklerim: -İnsan çoğu kez son bulduğu duygusuna kapılıyor, oysa yaşamın sonsuzluğunu algılayabilmek için bile yeterli değil, bir insan ömrü… -Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu. -Tüm duyguların en güzeli duygusuzluk; öyle bir duygusuzluk ki, insanın tüm dünyayı ve insanları kucaklayabileceği duygusuzluğunun duygusu... -Bütün yaşama cesaretimi ölülerden alıyorum. Anlatılarında yaşadığım ölülerden. Bu kahrolası dünyayı, yaşanır bir dünyaya dönüştürmeyi başarmış ölülerden. Dünyanın ihtiyacı olan, her olguyu vermiş, söylemiş, yazmış ölülerden." - Pavese der ki; "dünya nasıl olması gerekiyorsa öyle. kendi kendini kurtaramayanı kimse kurtaramaz."

Doğu'nun Limanları
7/1028.05.2016

Baskı: Doğu'nun Limanları

Lübnan asıllı Amin Maalouf 1975’te çıkan iç savaş nedeniyle Fransa’ya gitmiş ve hâlâ orada yaşamaktadır. Eserlerini Fransızca yazan yazar, Orta Doğu'yu ve Batı'yı iyi tanıyan ve bu iki kültürü eserlerinde çok iyi harmanlayarak yazar. Kitapları kırktan fazla dile çevrilen yazarın Doğunun Limanları adlı kitabı Semerkant'tan sonra okuduğum ikinci kitabı. Bu kitapta içinde bulunduğumuz, kimimizin sağır dilsiz olup gözünü kapadığı, kimimizin uzaktan izlediği, kimimizin de bizzat yaşayarak canının yandığı hayatları, tarihi olayları, savaşın insanlar üzerindeki etkilerini, yazarın konuyu ele alış biçiminden ve hikayenin oryantalist pembe dizi kıvamında yazılmış olmasından yola çıkarak bizzat yaşamış gibi hissediyorsunuz. Anlatım öyle etkileyici ki gözümü kapattığımda Orta Doğudayım. İbn Haldun’un “Coğrafya kaderdir” diye çok sevdiğim bir sözü vardır. Evet, Orta Doğu’nun kaderi savaş demek, kan demek, sevdiklerinden ayrı düşmek demek… Stefan Zweig Satranç kitabında savaşın etkilerinden bahsederken, Orta Doğudaki savaşın sonuçlarının nereye gideceğini kestiremediğim bir noktaya temas ediyor. Diyor ki, “20. yüzyıl savaşlarında tahribat ağır olsa da insanlık üstesinden gelmeyi başarmıştır. Biraz daha uzun sürseydi insanlık kaybedecekti." Doğunun Limanları'nın hikayesi kahramanımız İsyan’ın babaannesi İffet Hanım'ın Osmanlı padişahlarından birinin kızı olması nedeniyle İstanbul’da başlıyor. Kitap bir kurgu fakat kurguda esinlenen olayların tarihin sayfalarından alındığını görüyoruz. Örneğin; tahttan indirildiği için bunalıma girdiği söylenen ve bilekleri kesilmiş olarak odasında bulunan ve artık cinayet mi yoksa intihar mı olduğu noktasında tarihçilerin de üzerinde durmadığı padişahın Sultan Abdülaziz, İffet Hanım'ın da Sultan Abdülaziz’in kızı Nazime Sultan olduğu söyleniyor. İstanbul’dan başlayan hikaye de olay örgüsü Adana-Beyrut-Fransa’ya kadar uzanıyor. Kitabında; Türk, Ermeni, Yahudi ve Arapları bir araya getiren Maalouf “İnsanlar; acaba dil, din, ırk, mezhep ayırımı gözetmeksizin, sadece “insan” olarak coğrafyanın tüm renkleriyle bir arada yaşayamaz mıydı? ” sorusunu düşündürüyor. Kitabın finali etkileyici ve gizemli olmasına rağmen bir bakıma sonunun okuyucuya bırakılmış olduğunu düşünüyorum. Maalof’un anlatımındaki samimiyet yine Orta Doğu'yu anlatan Hosseini’nin “Uçurtma Avcısı” kitabındaki gibi okuyucuyu derinden yakalıyor. Her iki kitaptaki edebi nitelik tartışılır olmasa da duygu bazında acıyan, kanayan yaralarımıza temas niteliği taşıdığından hikayeyi duygusal boyutta unutulmaz kılıyor. Ve son olarak Yapı Kredi Yayınları'ndan aldığım bu kitabın çeviri problemini dile getirmek istiyorum. Benim kitabım, Esin Talu Çelikkan çevirisiyle “Doğunun Limanları” ismiyle çıkmış. Bu kitabı okuyan Kaan Maraba ile altını çizdiğimiz yerleri karşılaştırırken aynı yayınevinin Can Yayınevi'nden transfer ettiği Saadet Özen’in çevirdiği "Doğu'nun Limanları" nı daha başarılı olduğunu belirtmek istiyorum. Ayrıca kitabı önerdiği ve yorumlama konusundaki fikir, eleştiri ve dilbilgisi düzenlemesi için kendisine teşekkür ederim. Kitaptan altını Çizdiklerim: - Aşk, el değmemiş olarak kalabilir, heyecan da öyle. Aylar da geçse, yıllar da geçse! Hayat bıkılacak kadar uzun değil! -Sana en değerli kitaplarımı verebilirdim; her şeye sahip birine bile eski bir kitap hediye edilebilir. - Yolda durmuş merakla, şefkatle onları seyredenler var. Ben böyle bakamam onlara. Ben, yoldan geçen biri değilim. -Gelecek, geçmişin duvarlarının ardında değildir. -Geleceği kuran, geçmişe dönük özlemlerimiz değil de nedir? -İnsan özlemini çektiği sevinçlere ulaşamadığı zaman sıkılır. -Bazen aşklarında sonbaharı vardır. - Gelmemenin bir vakti yoktur. İnsan coşkuyla beklerken ne kadar zaman geçerse, o büyük günün yaklaştığına o kadar inanır.

Z Raporu
8/1004.03.2016

Baskı: Z Raporu

Ali Lidar’la ilk tanışmam 4 yıl sevgilisiz gezdiğim bir dönemde daha doğrusu sevmeye yeteneksiz ve üşendiğim bir zaman diliminde halimi anlatan bir neden ararken “Alengirli şiir”i dinlememle başladı. Nedenler arasında çok neden vardı erkeklere güvensizlik, narsistlik, bağlanma korkusu vs. ama ben kendimdeki en uygun “erkeklerden uzak durma sevgili yapamama durumunu” şu dizelerde buldum. “Ben seni severim aslında da düzenim bozulur diye korkuyorum Durduk yere başımıza saçma sapan bir aşk çıkar Sinemaya gitmeye ele ele tutuşmaya falan kalkarız İşin yoksa çiçek al, saç tara, parfüm sık. Küsmesi, barışması, ayılması, bayılması Hatta eninde sonunda kaçınılmaz ayrılması” diyordu. Cidden o dönemler hayatımın en keyifli dönemlerini yaşıyordum ve bir sevgili bunun içine edecekti biliyordum :) Neyse “vay benim kafada biri daha varmış kimmiş” falan derken bulaştım bu Ali Lidar’a o gün bugünden beri de seviyorum. Tıpkı Teoman’ı sevdiğim gibi. Lidar’ın kitabında da yazdığı gibi “ön tarafından değil yan tarafından” sevdim ben bu adamları. Birini yan tarafından da seviyorsanız gerçekten seviyorsunuz demektir demiş kendileri… Yan tarafları bir yana ben Ali Lidar’ı ön taraflarından sevmek için 7 neden söyleyebilirim. 1- Yapaylıktan uzak ve doğal oluşu 2- Doğru noktalara parmak basması 3- 4 binin üzerinde kitabının olması ve kitapsız sokağa çıkmaması 4- Küçük Prensi sevmesi 5-Kinder sürpriz yumurta ve oyuncaklarla hala içindeki çocuğu yaşatması 6-Sürekli bir “At” peşinde koşuşturması. (güçlerimizi birleştirip doğum günüde ona bir at alacağız) 7-Ve tabi ki o bir Dük! Eskişehir Dükü :) Lidar’ın bir şiir, deneme-öykü türünde iki kitabı var. Tesirsiz Parçalar kıvamında bir kitap olan Z Raporu; Lidar'ın hayatından kesitler içeren, bazı konularda düşüncelerini belirttiği ama kesinlikle bilgi birikimi olmadan yazılması muhtemel olmayan konulardan bahsedişi nedeniyle Lidar’ı hem cool hem zeki yapan, kişisel serzenişlerin çoğunlukta olduğu, yer yer güldüren, çoğu zaman hüzünlendiren ama bolca düşündüren yaşanmışlıkları anlatan kısa hikayelerden oluşuyor. ”Üçüncü sınıf bir meyhanede unutulmuş bir mektup” hikayesi otobiyografik özelliği taşıdığından benim için en kıymetlisi. “Resimsiz Gözyaşları” ise off diyorum uzun zaman oldu kitap okurken hikâyeye ağlamayalı. Boğazım düğümlendi o hikaye gerçek olmasın lütfen diye içimden geçirirken Lidar gerçek olduğunu söyledi. “Yaralarımızla eşitleniyoruz birbirimize” demiş bir hikayesinde işte o yaralardan biri bende de var o yüzden eşitleniyoruz Ali Lidar’la…Velhasıl bu adamı okumak aşk gibi. Yani bir taraftan midenizde kelebekler uçuşurken diğer taraftan tuhaf bir huzursuzlukla midenize kramplar girebiliyor. Her sayfa yani bir heyecan ama kitabın sonuna gelmenin hüznünü de aynı anda barındırıyor. Tek solukta okuduğum tek yazar Ali Lidar. Okuduktan sonra rafa kaldırıyorsunuz ama kitabı, yazarı değil. Ali Lidar’la her bir hikayede daha da bütünleşiyorsunuz. Siz hiçbir yazarı okudukça içinizde büyüttünüz mü? Kitaptan Altını Çizdiklerim: -Herkes iyi bilir birbirlerinin en çok canını yakanlar birbirlerine denk insanlardır. Acıyla ve yarayla denkleştiğin birine nasıl yalan söylersin? - Mutluluk dediğimiz şey kandırmacadan başka bir şey değildir ve ancak karşımızdaki insanların gerçekte ne düşündüğünü bilmediğimiz sürece mümkündür. Kendi mutluluğunu başka insanlarla tanımlayabilen biri, gerçekte hiçbir zaman mutlu olmamıştır. -Gerçek; gerçek olduğuna inandığımız ve başımıza ne gelirse gelsin bir an bile şüpheye düşmeden yaşadığımız ve savunduğumuz şeydir. -Ve ne yazık ki insan neyi düşünmek istemezse onu daha çok düşünüyordu.

Elsa'nın Gözleri
3/1029.02.2016

Baskı: Elsa'nın Gözleri

Louis Aragon’u ; Cengiz Aytmatov’un “Cemile” kitabını okurken dünyanın en güzel aşk hikayesi” söyleminden sonra merak edip okumaya karar verdim. Çünkü malumunuz üzere Aragon dillere destan bir aşkla bağlandığı Elsa’yla 42 yıl birlikte olmuş ve bu süre içinde aşık olduğu kadına herkesin bildiği “Elsa’nın gözleri” şiiri gibi onlarca şiir yazmıştır. Gerek Türk gerek yabancı şairlerde aşkı anlatmada hep erkekler ön planda olmuştur. Cemil Meriç’in Lamia’sı, Turgut Uyar’ın Tomri’si, Orhan Veli’nin Nahit Hanım’ı, Sezai Karakoç’un Mono Rosa’sı, Özdemir Asaf’ın Lavinya’sı, Dali’nin Gala’sı Kafka’nın Milena’sı vs. Haşmet Babaoğlu bir yazısında “Tanrı kadınlara aşkı cesaretle yaşamayı biz erkeklere ise yazmayı bahşetmiştir ”demiş doğru mu acaba bilemiyorum. Ama şahsi fikrim ben erkeklerin aşkı anlatıştaki samimiyetlerine daha çok inanıyorum. Önyargılarımdan mı anti feminist yanımdan mıdır bilemiyorum kadınların yazdıklarını samimiyetsiz bulduğumdan aşkla ilgili şiir roman tarzında yazdıklarını okumuyorum. Sanırım bir tek Frida Kahlo’nun Diego’ya olan aşkına inanıyorum. Kim bilir beni aşkına inandıran bir kadın şair okurum. Şimdilik yok. Gerçi yazana değil yazdırana bak gibi bir durumda söz konusu mesela Lamia gibi kadınlar adama şiir yazdırırlar. Ya da “Yani Tahir’i Zühre sevmeseydi artık yahut hiç sevmeseydi Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?” durumu da var. Bu iki durum için şöyle söyleyebiliriz. Birincisi, tutkularını kendileri üstünden yaşayarak, yalnızlıklarını, buhranlarını, gözlemlerini yazanlar; ikincisi, tutkularını birine yönelterek, onun üstünden ilerleyerek yazanlar. Aragon ikinci kısma giriyor sanırım . Gelelim bu romantik aşk hikayesinin Aragon’u hüzne boğan bir diğer gerçeğine. Aragon Elsa’ya tutkuyla bağlıdır peki ya Elsa? Elsa 1970’de kalp krizinden öldüğünde Aragon Elsa’sız nasıl yaşanır bilmediğinden onu çok özler Paris’teki evlerinde ona dair bir şeyler bulmak için odasına gider fakat çekmecede Elsa’nın birlikte olduğu ve olmak istediği erkelerin listesini ve içinde “herkes beni sevsin tüm erkekler bana hayran olsun istiyorum” yazan bir günlük bulur. Tabi Elsa artık ölmüştür ve Aragon’da “bunlar ne anlama geliyor? Elsa onu aldattı mı? Aldattıysa Neden?” sorularına cevap bulamadan son günlerini bu soru işaretleriyle yaşayarak ölüyor. Tabi bu isimler listesi Elsa’ın Aragonu aldattığı anlamına gelmez. Ki aldatmak kavramı; fiziksel birlikteliğin çok masum kalacağı çok derin aldatmalara gebedir. Ama Aragon’un bu günlüğe yazılanlara ya da isim listesine gülüp geçmeyip kahrolması demek Elsa’nın ona olan aşkından şüpheye düşmesi demektir. Aşkta şüphe! Aragon’un bir diğer ünlü dönemin Fransa’sında mutlu birliktelik yoktur temasından yola çıkarak yazdığı “mutlu aşk yoktur” şiiri; hayat ve aşk bazında onun için gerçek olmuştur. Peki Elsa bu listeyi neden yapmıştır. Gelelim Elsa’ya; Elsa Moskava’da yaşadığı dönemde ilk aşkı ünlü şair Vladimir Mayakovski’yi ablası Lili’ye kaptırmıştır. Bunu hazmedemeyen Elsa ünlü yazar, şairlerle aşk yaşamaya başlamış ve bunları ablasına “bak beni de çok seviyorlar” diye nisbet yaparcasına göstermiştir. Bu bitmeyen tüm erkeler beni sevmeli durumu onun ilgi hastalığına yakalanmasına ve Aragon’a rağmen bu huyunu devam ettirmesine neden olmuştur. Esasen kendisi de yazar olan ve edebiyat ödülü alan Elsa; romanlarının iyi olduğunu söyleyenlere “mutsuz bir kadınım ve mutsuzluğu iyi anlatıyorum hepsi bu” diyecek kadar mutsuzdur. Adına şiirler yazan, ona tüm sevgisini ve imkanlarını sunan bir erkek bir kadını nasıl mutlu eder? Tabi ki bilmiyorum:) Kitaba gelecek olursak; şiirde duygu ön plandadır. Pekala, bir duygu çeviride nasıl aslını ve ifadesini koruyarak aktarılır? Okumayı ciddiye alan okuyucular derler ki; “kitaplar yazıldığı dilde okunmalıdır”. Tabi her dili bilmenin mümkün olmadığı bizim gibiler için el mahkum kendi dilimizde okuyacağız:) Bir İtalyan atasözü de“çeviri kadına benzer;güzel olursa sâdık olmaz,sâdık olursa güzel olmaz” demiştir. Ufku geniş olmayan bir çevirmenin; başka bir coğrafya da, başka kültürde yaşamış bir başkasının duygularını, aşkını, bakış açısını bizlere doğru aktarabileceğini düşünmüyorum. Mesela Elsa’nın gözleri şiirini çeviren Orhan Veli ile Hüseyin Demirhan arasında ifade farkı vardır. Bu farklılıktan yola çıkarak bu kitap için çeviride başarı sağlanamadığı için kitabın içinde anlatılan aşkın yüreğime dokunmadığı yönünde izlenimim var. Ve bundan sonra da yabancı eserlerde kendi dilinde hariç şiir kitabı okumamak gibi bir düşüncem var. Gerçi hakkını yemeyelim kitabın çevirmeni Hüseyin Demirhan’da çeviri olayını ciddiye almış yıllarca yaptığı çevirinin yetersiz olduğunu düşünüp aslına sadık kalma düşüncesiyle her defasında beğenmeyip yeni baştan yazmıştır. Hatta eserin çevirisini tamamlayamadan vefat etmiştir. Velhasıl şiir kitaplarının duygu bütünlüğünü bozmamak adına çevirisi yapılmamalıdır diye düşünüyorum ya da yapılacaksa şairin yüreğine denk düşen başka bir şair yada çevirmen tarafından yapılmalıdır. Mesela Aragon’nu Nazım çevirseymiş…

Baskı: Semaver / Sarnıç / Şahmerdan / Lüzumsuz Adam

Saik Faik; Cumhuriyet dönemi sonrasında dönemin yazarları şairleri gibi doğu-batı medeniyetleri arasında hiç bir akımın etkisinde kalmayarak, klasik öykü tekniğini yıkarak kökü kendisinde olan modern Türk öykülerinin öncülerinden biri olmuştur. Öykülerinde daha çok toplumsal sorunları değil bireysel sorunları ele alan, daha doğrusu edebi bir özellik olup olmadığı kaygısı taşımadan aklına ne gelirse yazan, kendi özgün dilini oluştururken André Gide ve Jean Genet gibi isimlerden etkilenen yazarın ölümünden sonra Burgaz Adası'ndaki evi müzeye dönüştürülmüştür. Adına her sene öykü ödülü verilen Abasıyanık’ta benim için Genet gibi anlamlandıramadığım, kendimle bütünlük kuramadığım yazarlar kapsamında yerini aldı. Saik Faik için genelde huzursuz ve yalnız bir adamdı tanımı yapılır. Bu huzursuzluğa etken şey içinse onun “işe yaramıyor hissi” içinde olmasını söylerler. Varlıklı bir ailenin ferdi olan Sait Faik; “Yazı yazmayı iş saydığım için başka bir iş yapmamaya karar vermiştim kim ne derse desin. Yalnızca yazılarımla geçinme kararımı kafamdan kimse söküp atamaz” demesine karşılık yine de kendisini bir işe yaramayan adam hissi içinde bulur bunu da agresif tavırlarıyla etrafına belli edermiş. Bir yurtdışı seyahati sırasında pasaportuna “işsiz” yazılmasına fena içerlemiş birçok sohbet ortamlarında ve yazılarında bunu dile getirmiştir. Yalnızlık hissini ise; babasının ölümü, Medar-ı Maişet Motoru ilk kitabının toplatılması ve siroz teşhisi konması üzerine üç kez yazmayı bırakmış ama kendi iç dünyasındaki kargaşadan ve sürekli kafasında dönen kurgulardan kurtulamaması üzerine tekrar yazmaya başlayarak “yazmasaydım delirecektim” diyecek kadar belli etmiştir. Daha çok kitaplarıyla yazar olarak tanıdığımız Sait Faik’in şair yönü de vardır. Fakat şiirlerini okuduğumda yüreğime dokunan mısraları yok denecek kadar azdır. Sanırım bu benim, şiir yazma da ölçünün hecenin sonradan öğrenilebilir ancak o yüreğe dokunan duygunun doğuştan gelen bir yetenek olduğuna inandığım olgusundan ileri gelebilir. Mesela bir Ahmed Arif, bir Cemal Süreya daha hisli adamlarmış gibi geliyor ve bu adamlar sanki şiir yazmak için doğmuşlar gibi hissettirdiklerinden onların yazdıklarını duyguda örtüştürebiliyorum. Benim için Sait Faik’te durum böyle değil bilemiyorum belki de bu durum benim önyargılarımdan biridir. Kitap; içinde çarpıcı betimlemeler ve aforizmaların bulunduğu kısa öykülerden oluşuyor. İtiraf etmeliyim öyküler sürükleyici değil ama her öykü kelime dağarcığınızı geliştirmek adına bir şey öğreniyormuşsunuz hissiyatı vermesinden ötürü okumaya devam ediyorsunuz. Zaten kendisi de öykülerin sonunu güzel bağlayayım diye bir çaba içine girmemiş, içinde biriktirdiklerini anlık bir anlatımla bir nefeste kendine özgü sade üslubuyla yazmıştır. Bu öyküler kitabında benim en çok duygulandıran öykü “İpekli mendil”dir.” İhtiyar Talebe ise en acıklı öyküsüdür. “Meserret oteli” içinde geçen bir resimdeki portreyi anlatırken ki betimlemeye inanılmaz şaşırdım kendi kendime “insan böyle bir benzetmeyi nasıl yapabilir ki” dedim. Saik Faik için; yazarlarında normal insanlardan üstün bir tarafı olmadığını belli etmek istercesine halktan olduğunu Burgaz adada öylesine mütevazi bir hayat sürdüğünü cenazesine katılan edebiyat dünyasının ünlü şairleri yazarları sayesinde aslında şöhretli ve mühim bir yazar olduğunu anladıklarını söylerler.

Cemile
7/1022.02.2016

Baskı: Cemile

Cengiz Aytmatov; Kırgız kökenlidir ve yazarlığının yanı sıra onu Avrupa Birliği, Nato, Unesco ve Benelüks ülkelerinin Kırgız delegeliğini üstlenmiş siyasi yaşantısıyla da tanırız. Kırgız Türklerinin içinde bulunduğu coğrafyayı, tarihi kültürel yapısıyla birlikte halkın acılarını, destansı mücadelelerini tüm dünyaya anlatmak, hafızalarda milletine dair bir bilinç oluşturmak ve yaşatmak adına 161 dile çevrilen eserlerinde epey bir uğraş verdiğini görüyoruz. Cemile; bir Kırgız köyünde geçiyor. Başkahraman Cemile’nin öyküsü kocası Sadık’ın kardeşi 13 yaşındaki Seyyit tarafından anlatılıyor. Hikayeye kısaca değinecek olursak; Cemile köyün en alımlı ve güzel kadınıdır savaş zamanı yaşı gelen tüm erkeklerle birlikte Cemile’nin kocasını da askere alırlar, köyde işleri yapacak erkek kalmadığından Cemile’nin çuvalları taşıması istenir, kaynanası ilk başta karşı çıksa da kaynı ile birlikte çalışmasına izin verilir o sırada askerden bir ayağı sakat dönen Daniyar’da onlara yardım etmektedir. İş güç arasında türküler söylenir falan gel zaman git zaman bu türküler Cemile ile Daniyar’ı birbirine yakınlaştırır ve köyü terk ettirecek kadar güçlü bir aşk başlar. Seyyit olanları görür ama bu aşkın karşında hiç bir şey yapmaz çünkü oda Cemile’ye aşıktır. Cemile’nin mutlu olmasını ister. Askerden dönen Sadık ve köy halkı onları arasa da bulamaz ama Seyyit resim yapma yeteneğiyle onların kaçtığı geceyi resmetmiştir bile. Aytmatov’un filmi çekilen eserlerinden birisidir Cemile. Filmi izlemediğimden ve kitabın filme dönüştürülmesini doğru bulmamak gibi bir önyargıya sahip olduğumdan kitaptaki bana geçen duygu izleyiciye nasıl geçti bilemiyorum. “Zaman sensin” diyerek sevdiği kadını kendine kilitlemiş, Nazım döneminde yaşamış Elsa’ya aşkıyla unutulmaz şiirlerin şairi Louis Aragon; Cemile kitabı için “dünyanın en güzel aşk hikayesi” demiş. Benim de bu iddialı söz dikkatimi çekti. Hangi durum hangi tutum bir aşkı dünyanın en güzel aşk hikayesi yapar ki? Sanırım aşk için en yalın haliyle söyleyebileceğimiz kelimelerden biri “ aşk için ölmeli aşk o zaman aşk” cümlesidir. Bu hikâyedeki gibi aşk için, evinden, yurdundan, eşinden dahası her şeyden vazgeçmektir aşk, kendi adına yaptığın en büyük cesarettir bir devrimdir aşk. Yoksa bizim yaşadığımız gibi “pastam dursun ama karnım doysun” durumunda aşk, aşk olmuyor işte. Aşk demek fedakârlık demek. Tüm dünyayı karşına almak demek. Aşk; öyle yüce bir duygu ki tüm çirkinlikleri, etik dışı hareketleri temize çekiyor. Bunu Milena’ya mektuplarda da gördük. Milena evli bir kadın Kafka’yla aşk yaşıyor, burada da Cemile evli bir kadın ve Daniyar’la kaçıyor öte yandan Seyyit’in yengesine aşık olması gibi ensest bir durumda söz konusu. Yaşantımda ya da çevremde bu tarz olayları gördüğümde önce nedeninin ne olduğuna bakıyorum. İçinde çıkar durumu sezinlediğimde olay çirkinleşirken sadece aşk olduğunu bildiğimde kutsallaştırıyorum. Peki aynı olay üzerinde çirkinlik ve kutsallığa neden olan olgu nedir? Sadece masumiyet. İnsana bahşedilen duygulardan biri olan masumiyet; ruhun derinliklerinde bulunur ve korumamız için bize verilmiştir. Aşk; ruhun derinliklerindeki bu masumiyeti ortaya çıkarır. Yaşımız kaç olursa olsun, ne kadar kirlenmiş olursak olalım aşık olduğumuzda en saf, en masum halimize döneriz. Bu yanılışlar, sanmalar, çekilen acılar da o masumiyettendir. Bu hikayede de Cemile’yi evli bir kadın gibi değil genç kız gibi görmemiz, Daniyar’la kaçışını içten içe “aman kimse görmeden yakalanmadan kaçsınlar” diye okumamızı işte bu anlatımdaki masumiyetten yaparız. Diğer kitaplarını okumadım ama Aytmatov’un herkesin bildiği “Selvi Boylum Al Yazmalım” kitabında “Sevgi nedir? Sevgi emektir?" diyerek esas kızın sevdiği adama gitmemesi burada ki işlenen aşka uymuyor. Zannımca güçlü bir aşk; emek, vicdan, iyilik dinlemez sevdiceğinin peşinden götürür gibi geliyor. Doğru mudur değildir nankörlüktür elbet ama işte bu “ama”lar bir bir çok alanda tartışılır. Mesela; aklı başkasında kendisi mutlu olmayan biri, bir başkasını nasıl mutlu edebilir ki? Kitaptan Altını Çizdiklerim: - …… hiç konuşmadık. Konuşmak şart değil ya. Hem duyup düşündüklerini insan her zaman ifade edemez ki. Zaten kelimelerde her şeyi ifade edemez.

Milena'ya Mektuplar
7/1015.02.2016

Baskı: Milena'ya Mektuplar

Kafka’nın daha önceden insanı düşüncelere gark eden dönüşüm kitabını okudum. Kafka’nın yazarlığı hakkındaki düşünceler tartışmasız hali hazırda bellidir. Lakin Milena’ya Mektuplar..Milena’ya mektuplar Kafka’nın olmasa yarıda bırakılacak bir eser. Hatta edebi niteliği olmayan bir eser. Çünkü Kafka; Milena’ya Mektuplar kitabının yazarı değil Milena’ya yazdığı mektupların sahibi. Bu arada Milena ismi Çekçe’de Milenka’nın kısaltılmışıdır ve Kafka ile Milena’ya dönüşen bu isim “Sevgili, bir tek” demektir. Bu sevgiliye yazılan mektuplardan basılma kitaplardan daha önce Orhan Veli’nin “Nahit Hanım’a Mektuplar” kitabını okumuştum. Okurken Orhan Veli kadar canım acıdı, onun kadar yalnız, onun kadar parasız ve onun kadar çaresiz hissettim. Hatta öyle bir his ki Nahit Hanım’ın o bitmeyen nazı cazı Orhan Veli’nin sayfalarca tutan mektubuna cevaben iki satır yazması fena halde sinirimi bozdu. Buna rağmen oradaki mektuplar oradaki aşkı daha bir anlaşılır kılıyordu. Açıkçası bende Kafka’yı okurken bu hissiyat oluşmadı. Öyle sosyal medyada karşımıza çıkan "düşünebiliyor musun Milena yan yana yürüyorduk sen ve ben ..düşünebiliyor musun" gibi romantik cümlelerin sayısı bu aşktaki çaresizlik, hastalıklı, ruhsal buhranlarla zorluk içinde geçen satırlardan fazla değil. Neden bir okuyucu olarak kitapta süslü romantik cümleler bulamayışımızın nedeni bu işte. Kafka mektuplarını bir gün kitap haline dönüştürmeyi hiç düşünmemiş hatta diğer eserlerini de yayımlamayı düşünmemiş. Hepimizin yaşadığı gibi günlük hissiyatlar ve olaylar silsilesinde o dönemin zamanın gerektirdiği gibi yaşadıklarını Milena’yla paylaşmıştır. Dolayısıyla her satırı aşk içeren cümleler yok. Zaten Kafka verem hastalığının pençesinde Milana’ya olan imkansız aşkın karşısında tedaviyi reddetmiş ve genç yaşta ölümü seçmiş. Milena’yla ortak arkadaşı olan Max Brod’a ölümünden sonra bunların yakılmasını vasiyet etmiş. Ancak Brod bu vasiyete riayet etmeyerek mektupları yayınlamış. Edebiyat dünyasında biz okurların kimi Kafka’nın mektuplarını saklamayıp arkadaşına veren Milena’ ya kızmıştır, kimi bu özel ve kişisellik içeren duyguları yayımlayan arkadaşına kızmıştır. Yayınlamasaydı biz bu aşkı bilemeyecektir diyenler olmuştur ya da benim gibi “başkasının aşkını ya da rutin hayatını okumak ona önem veren için önemlidir” diyenlerdenseniz bu nedenle de başkasının özel hissiyatlarını içeren şeyleri okumaya tenezzül etmeyenlerdenseniz hadi neyse kitap olmuş bari okuyayım deyip te sadece tek taraflı mektuplar olduğunu görüp karşılıklı yazışmalar olmadığından aşkı anlamlandırmada bütünlük kuramadıysanız ne gerek vardı ki yayımlamaya der ve yayımlayanın iyi niyetinden şüphe edersiniz. Düşüncelerim bir yana bu kitaptan sonra Ahmed Arif’in Leyla Erbil’e yazdığı mektupları içeren kitabı okuma hevesim kaçtı. Kitabın konusunu zaten biliniyordur ama kısaca anlatmak gerekirse; başkasıyla evli ve başka bir şehirde yaşayan Milena ile Kafka’nın Prag’da tesadüfen bir cafede tanışıp Kafka’nın Almanca olan eserlerini Milena’nın Çekçeye çevirmesiyle başlayan ve devamında yüz yüze 2-3 kez görüştüğü ama mektuplarla 3 yıl süren bir aşkı anlatıyor. Kitabın konusu bu ama işte kitabı okurken bir sürü şey düşündüm. En başta geleneksel yapımız gereği böylesi bir ilişkinin etik olmadığı aşikâr. Ancak ben her durumda niyete bakarım niyet iyiyse ve eğer ki aslonan hislerse; hislere söz geçmeyeceği yönünde düşünürüm. Bunun karakterle de bir ilgisi yoktur. Yani evli bir adama ya da kadına aşık olmak karaktersizliktir diyemem. Bu etik olmayan bu kadar acı, çaresizlik ve bunalımları yaşatan aşka niye düşmüştür bu ikisi? Karakterleri ele alacak olursak; Milena anne ve babasının birbirlerini aldatarak yaşadığı bir evliliğe tanıklık ederek büyümüş 16 yaşındayken annesini kaybetmiş babasının maddi anlamda başka kadınlarla savruk bir ilişki yaşamasından yola çıkarak kendisini sevmediğini düşünerek babasıyla sürekli bir çatışma halinde yaşamıştır. Sevgisiz çocukluğu hayatı boyunca yalnız kalacağını düşündürmüştü ona. Ve bu psikolojideki her genç kız gibi Milena’da yüzüne gülen ve sarılan bir adama kapılır. Babası onaylamayınca da ona inat o adamdan hamile kalır ve sonra evlenir. Ancak bu şekilde bir evlenme şekli “Kafka’nın da mektuplarında Milena’ya sürekli anlatmaya çalıştığı “Evliliğin bir anlamı olması için, mutluluk beklentisinden çok daha geniş ve gerçek bir temel üzerine oturtulması gerek” anlatımında olduğu gibi Milena’ya aşk getirmemiştir. Bu bağlamda boşlukta olan herkes kendisini aşka davet insana gider. Kafka zaten iki kez evliliğin eşiğinden dönmüş evlilik korkusu olan bir insan. Merak ediyorum Milena ne yapmıştır da bu imkânsızlıklara rağmen Kafka’yı elinde tutmayı başarmıştır? İlişkinin nedenlerini niçinlerini ancak ve ancak o ilişkiyi yaşayan iki kişi bilir. Ancak bu konuda kendimce çözümlemem şudur: Milena; Kafka’ya duymak istediklerini değil, söylemek istediklerini söylemiştir. Yani Kafka nasıl ki yazışmalarının ilk başlarında mektup sonlarına Franz Kafka diye yazarak bitiriyorken sonra sonra Franz, Senin Franz, Senin F. ve en son Kafka’nın bu aşkla birlikle Milena’ya dönüştüğü ve sadece “senin” kalması gibi, belki de Milena’da bu aşkla kendi olmaktan çıkıp Kafka’ya dönüşmüş olabilir. Yani gerçek AŞK… Okurken bir sürü şey düşündüm dedim ya aşk iyimser bir bakış açısıydı. Belki de zaten ölüm döşeğindeki Franz’ın Milena’yı hayata tutunacak destek olarak görmüştür ya da Milena mutsuz evliliğine heyecan aramıştır dedim, sonra belki de maddi açıdan bir çıkar durumu mu vardır dedim yok canım bunun için bu kadar uzaklık ve imkansızlık niye seçilsin dedim, o zaman Kafka Milena’yı değil de ona yazma konusunda ilham veren kendi kafasında yarattığı kadına yazmayı mı sevdi dedim (malumunuz yazarlar, şairler, söz yazarları aşktan beslenir ama bu aşk hiç karşılıklı olan değildir ya platoniktir ya imkansızdır yada terkedilenin çaresizliği terk edenin pişmanlığı üzerine yazılan yazılardır ve çok ta güzel eserler çıkar. ) Sonra o düşüncemden de vazgeçtim öyle olsa Kafka beslendiği bu aşkı kitaba dönüştürür paraya çevirirdi dedim. Milena kendi mektuplarını saklarken Kafka’nın mektuplarını niye teşhir etti aslında Kafka’nın Mektuplarını yayımlayarak aslında paraya dönüştürme niyeti Milena’da mıydı diye düşündüm. Bu arada Kafka’nın mektupları Kudüs'deki Kafka Müzesi’nde bir kasada korunmaktaymış. Neyse farazalar üzerinde bayağı bir beyin fırtınası yaptım. Ancak kitapta geçen ve gerçekliğini konuşabileceğimiz tek konu var Yahudilik. Kafka yahudidir ve dönemin Almayasında üç kız kardeşini Nazi kamplarında kaybedecek kadar olayların içindedir. Bu olaylar Milena’ya da mektuplarında sürekli Yahudi olmanın negatif yanlarını yaşadığını anlatmasından sanki bir eziklik psikolojisinde olmasından bu Yahudilik olayının Kafka’da derin psikolojik problemlerin temelini hazırladığını görüyoruz. Günümüzde öneminin yitiren bu mektuplaşmak ve mektup üzerine Kafka’nın düşüncesini paylaşmak istiyorum. "Mektup yazmak, hayaletlerin önünde soyunmak demektir, ki onlar da aç kurtlar gibi bunu bekler zaten. Yazıya dökülen öpücükler yerlerine ulaşmaz, hayaletler yolda içip bitirir onları." demiş. Ben mektup yazmanın gücünü bilemiyorum bu tarzda bir mektuplaşmam olmadı ama bir kalemin kağıt ile buluşmasında meydana gelen aşkın gücüne inanırım. Şiir olsun, edebiyat olsun yazmak; aşk için yapılan en büyük devrimdir. Kitaptan altını çizdiklerim: -Bak Milena, 'en çok seni seviyorum' diyorum, ama gerçek sevgi bu değil belki, 'sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla' dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki.

Baskı: Orta Zekalılar Cenneti

Zülfü Livaneli müzisyen, senarist, politikacı, yazar ve yönetmen kişiliğiyle tanıdığımız; 1996 yılında Unesco tarafından büyükelçilik verilen, dünya kültürünün ilerlemesi ve dünya sanatlarının gelişmesine katkıda bulunmak üzere çalışmalarda bulunan, 19 Mayıs 1997 tarihinde Ankara Hipodrom meydanında verdiği konsere 500.000 kişinin katılmasıyla Türkiye'nin en büyük konserini gerçekleştirme ünvanını kazanan, 30 film müziği ve Joan Baez, Maria Farantouri, Maria del Mar Bonet, Leman Sam gibi sanatçılarında yorumladığı 300’e yakın beste yapmış sanat adamıdır. Böyle çok yönlü insanlar için genelde “herkes kendi işini yapmalı, tek bir işte ustalaşmalı” önyargısı fazladır. Livaneli kitapeki.com editörü Zafer Köse'yle söyleşisinde bu konuyla ilgili “anıldığım sıfatlardan sadece gazeteci ve politikacı denmesine itiraz ediyorum. Ayrıca özellikle Türkiye gibi duyarlılığın fazla olması gereken ülkelerde “ben sanatımla meşgulüm başka bir platformda düşünmüyorum fikir beyan etmiyorum deme lüksünüz yok. ” der. Yoruma açık bir konu.. Tabi günümüzde bu yola çıkanların, Leonardo Da Vinci gibi bir döneminin önemli düşünürü, mimarı, mühendisi, mucidi, matematikçisi, anatomisti, müzisyeni, heykeltıraşı, botanisti, jeoloğu, kartografı, yazarı ve ressamı olması zor. Livaneli kendini nerede hangi işte başarılı buluyor bilemem ama ben altı kitabını okumuş biri olarak daha çok yazar yönüyle tanıyorum. Gerçi bir makalesinde de o da “Bir ses sanatçısı değilim ben. Kendi bestelerimi, bir de müthiş geleneğimizden seçtiğim bazı deyişleri seslendiriyorum. Ne yazık ki Türkiye’de besteci ve yorumcu ayrımı pek fazla yapılmaz. Bir bestenin kalitesi nasıl anlaşılır? Yaygınlık bu işteki tek ölçü müdür? Elbette hayır! Bir bestenin en büyük sınavı zamandır. Eğer beste yıllara dayanabiliyor, bestelendikten 20–30 yıl sonra hala söyleniyor, hele kuşaktan kuşağa aktarılıyorsa sınavı geçmiş demektir.” demiş. Belki o da kendini yazar olarak görüyordur. Yazarlığı konusunda kendisinin negatif bir yerde gördüğünü okumadım. Orta Zekalılar Cenneti yazarın okuduğum 6. kitabı. Zülfü Livaneli her kitabında farklı, insanı bir yerinden tutan, tanıdık gelen, akılda kalıcı bir hikâye anlatıyor. Şahsen okuduğum tüm kitaplarında kalbime ya da aklıma dokunan bir yeri var. Mesela; tarihle harmanlanmış hüzün veren masum tutkulu bir aşk hikâyesiyle “Serenad” kitabında gece ve keman eşliğinde Wagner'ın yazdığı Serenad Für Nadia'yı dinlemek, töreye kurban hayatları anlatan “mutluluk” kitabında insanlığa dair bir umut vadeden İrfan’ın annesinin söylediği "insanlar bir araya geldiklerinde birbirinin zehrini alırlar" sözü, farklı kültürdeki insanları ortak bir kaderde birleştiren “Leyla’nın Evi” kitabında Leyla' nın evi Leyla' ya diyerek o göz yaşartıcı final sözü, merak uyandıran polisiye hikayesiyle “Kardeşimin Hikayesi” kitabında Athos Dağı’nın yani Ayranoz’un benimde zaman zaman ah keşke dediğim hikayesini anlatayım size. 15. yüzyılda bugünkü 20 manastırın 19’u tamamlandı. Daha sonra yapılan eklerle manastırlar genişledi. ” Dinsel amaç ya da bilimsel araştırma isteğiyle yalnız erkekler Aynaroz’a gidebilir” gerekçesiyle 1045’te çıkarılan bir fermanla kadınların Aynaroz’a girmeleri yasaklandı. Bugün hala burada 1.500 keşiş; sade ve dünyadan uzak bir yaşam sürerler, ekim yaparlar ve bazı el sanatlarıyla uğraşırlar. Yani dünyada kadınların olmadığı bir yer sizce de kulağa hoş gelmiyor mu:) “Son Ada” kitabındaki martıların zekası ve cesareti. Aslında orada bir anne pelikanların yavrularına yiyecek bulamayıp aç kalmamaları için kendi etinden parçalar koparıp doyurduğu hikayesi vardı ama araştırdığımda bunun gerçekliğine dair bilgi bulamadım ki öyle bir şeyin olma ihtimali bile can acıtıcı.. ”Orta Zekalılar Cenneti” kitabında taklit ülke oluşumuzu anlatan Deryadan habersiz mahiler yazısı.. İşte tüm bunlar edebi nitelik açısından tatmin edici olmasa da itiraf etmeliyim ki çoğu Türk insanının edebiyat anlayışıyla paralel giden bir çizgi taşıyor. Orta Zekalılar Cenneti; 1991 yılında yayınlanan Türkiye Orta Zekâlılar Cenneti ile 2010 yılında yayınlanan Sanat Uzun, Hayat Kısa’dan derlenen yazılar elden geçirilmiş olarak tek kitapta toplanmış. Kitabın içinde anlatılan hikayelere bakılacak olursa orta zekalılar cenneti fazla iyimser kalmış sanki “geri zekalılar cenneti” denmek istenmişte denmemiş gibi. Hikayelerdeki üslup bana Aziz Nesin’i andırdı. Tabi Livaneli biraz daha aristokrat sayılır. Kitapta orta zekalıların tanımı şu şekilde yapılmış “''Orta zekalılar, pek bilgili olmasalar da kurnaz ve uyumludurlar. Üzerlerinde bir sevgisizlik kabuğu taşıyan orta zekalılar, toplumdaki saygın yerlerinin koruyabilir, insanların yaşamları hakkında kararlar verebilir, hepimizi yönetebilir ve pijamalarını giyip, balkona kışlık odunlarını istiflerken, ne bizler ne de vicdanları tarafından rahatsız edilirler. Rasyonel toplumlardaki, 'bir işi, en iyi yapabilecek kişinin üstlenmesi' kuralı alt üst olur. Örgütlü Orta Zekalılar, kendi dayanışmalarını kurarak yetenekli insanı yok eder ve kendilerinden birini oturturlar oraya. Her dönemde, her çevrede ve her aşamada....'' Nazım’ın Kuva-i Milliye eserinde dediği gibi “onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar” . Kitapta Osmanlı, kültür, gelenek, eğitim, kitap okumak, insan olmak, yazarlar günümüz Türkiye’si gibi konular üzerinde yazılar oldukça fazla. Haliyle her deneme yazısında bir durup düşünüyorsunuz. Kitabı okurken İçinde bulunduğumuz coğrafyaya baktığım zaman bende bir karamsarlık söz konusu olmadı değil. Hoş zaten kitabı okumadan da etrafıma bakarak da karamsardım. İnsanların yüzündeki hüzün bile daha masum kaldı artık, insanlar mutsuz, huzursuz ve daha kötüsü öfkeli.. Livanel’nin bu konuyla ilgili hoşuma giden bir yazısıyla noktalıyorum yazımı. “Bir ülkenin ruhunu yaraladığınız zaman... Bernard Shaw, "Gazetecilik, dünya savaşı başlangıcıyla, bisiklet kazasını birbirinden ayıramayan bir alandır" der. Sivri dilli Shaw böyle diyerek gazetecileri kızdırabilir ama benim asla böyle bir niyetim yok. Sadece gazete-televizyon haberlerini art arda izlemenin, günü anlamaya yetmeyeceğini belirtmekle yetineyim. Birbirinden kopuk gibi görünen birçok olay, aslında yaşadığımız günün ruhunu oluşturuyor ve bu da gazetecilikten çok edebiyatın, yani daha derin bir kavrayışın alanına giriyor. *** Bugünlerde sık sık Anton Çehov geliyor aklıma; büyük Çehov! Onun dahice örülmüş oyunlarında da her şey olağan gibidir. Gündelik yaşam, tembel bir nehir gibi ağır ağır akmakta ve insanlar kendilerini bu nehrin akıntılarına bırakmaktadırlar. Yaz bahçelerindeki beyaz giysili insanlar; piyano konserleri, yemekler, fıkralar ve entellektüel tartışmalarla vakit geçirirler. Ama oyun biraz ilerleyince anlarız ki, bu insancıkların hepsi derin bir huzursuzluğun pençesindedir. Durup durup ağlama krizlerine giren kadınlar, ölesiye sarhoş bir doktor, ona umutsuzca sevdalanmış bir genç kız, ölümü bekleyen bir ihtiyar... Hepsi de huzursuz ve her an isteri krizlerine açık bir kırılganlıkta yaşamaktadır ama dış görünüşte bunu farketmeye imkân yoktur. İç huzursuzluğu anlayabilmek için Çehov çapında dahi bir yazarın, insan ruhlarını, sandıktan çıkarılmış gizli bir çeyiz bohçası gibi kat kat açması gerekmektedir. İhtilale, yani büyük değişime akan bir toplumdaki derin huzursuzluktur bu. Taşlar yerinden oynamış ve insan ruhları onulmaz biçimde yaralanmıştır. *** Türkiye'de de ekonomik krizden daha yoğun olarak yaşanan kriz bence bu. Amacını yitirmiş, hayallerini tüketmiş ve yarınına umutla bakamayan bir toplum. Büyük değişimin sancılarıyla kıvranan ve ne olduğunu bir türlü anlayamayan huzursuz insanlar. Yerleşik değerlerin çöktüğü ama bir türlü yeni değerler sistemine geçemeyen insanların iki cami arasında bînamaz kalmış hali. Beni en çok bu durum korkutuyor biliyor musunuz! Bir ülkenin ruhunu yaraladığınız zaman, ekonominin ve siyasetin bu yarayı iyileştirmesi çok zor oluyor. Her akşam televizyon ekranında dinlediğimiz kur, makas, çapa çıpa, para kurulu formüllerinin ulaşamayacağı derinlikteki bir yara bu. Ve için için kanıyor.”

Amak-ı Hayal
8/1008.02.2016

Baskı: Amak-ı Hayal

Filibeli Ahmed Hilmi; batılaşma sürecinde Osmanlı aydınlarının bilime yönelmesindeki keskin geçişi kabul etmeyerek bilim ve hikmeti bir arada savunan felsefi düşünürlerimizdendir. Üniversitede felsefe öğretmenliği yaptığı sırada oradaki bir sempozyum da “Eserlerinde bazı maddeci, pozitivist düşünürleri savunan Celal Nuri'nin "hakikate ulaşmak için bir tek aracımız vardır: “Bilim" görüşünü, "acaba hakikat nedir?", "hakikatin ölçüsü nedir?" ve "bilim ne demektir ve değeri nedir?" sorularıyla bilimin aslında varsayımlara dayandığını, bu yüzden de değerinin göreceli olduğunu, araştırma ve inceleme sonsuz olduğundan bilimin hiçbir zaman son sözü söylememiş bulunduğunu ve dolayısıyla bilimim hikmetten ayrı olmayacağına dair sorgulayıcı bir düşünce geliştirmiştir. Tabi ben İslamiyetin hakim olduğu bir coğrafyada mantığıma denk düşen kendi inanç sistemimden dolayı konu hakkında kesin bir yargıya varamayacağım zira çok derin bir konu. Kesin olan Filibeli Ahmet Hilmi’nin İslam felsefesini edebi bir dille anlatmaya çalışmış olduğudur. Neyse Filibeli siyasi bir meseleden sürgün edilir daha sonra Meşrutiyetin ilanıyla İstanbul’a geri döner . Gazete ve dergilerde yazmaya başlar. Hatta bu A’mâk-ı Hayâl o dergilerde yayınlanan kısa hikayelerdir. Ölümünden 11 yıl sonra birleştirilerek kitap olarak basılmıştır. Ölümüne gelince zehirlenerek öldürüldüğü bilinir ancak ölümüyle ilgili çeşitli söylentiler vardır. “Masonlukla ve siyonizmle “ ilgili mücadele eden ilk kişilerden olduğu bunun için de Masonlar tarafından zehirlendiği diğer bir söylentiye göre de gazetede yazdığı yazılarda İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni ağır bir şekilde eleştirmesinden dolayı cemiyet tarafından zehirlendiği söylenir. Laiklik anlayışına ters düşen ülkemizde Filibeli gibi yazarları ve yahut ta düşünürleri tanıma şansımız olmuyor ne yazık ki… Tasavvuf, doğuya yönelme gibi konularda fikir sahibi olmadığım için kitabı belki 5 aydan fazladır okuma işini erteliyordum. Bir alt yapı olmalı, bir zemin oluşturmalıyım derken doğu edebiyatı ve şiire ilgi duymamı sağlayan biri ile tanıştım. Gerçi iki senelik bir arkadaşlık ama ben iki aydır ancak tam anlamıyla farkındayım. Sanırım okumak, birinin varlığını gerçek anlamda fark etmek de dahil her şey “o şey”e hazır olmakla alakalı… Şiire, doğuya ve divan edebiyatına ilgi duyma derken kendiliğimden bu kitabı okumaya karar verdim. Kitabı bir gece oturup sabaha kadar fonda Masar - Le Trio Joubran, Bab-ı esrar ve günlerdir dilimden düşürmediğim Abdülhak Hamit Tarhan’ın “Bir Gazup Şair” dinletileri eşliğinde okudum. Son zamanlarda madde ile mana arasına sıkışıp kaldığım bir dönemde sanırım çıktığım en derin yolculuktu. Bir başlangıç yaptığımı düşünüyorum ama devamı için nasıl yol alacağımı bilemiyorum o ayrı bir durum. İdrak edebildiğim kadarıyla kitaba gelirsek; A’mâk-ı Hayâl; “Hayat; sekr anında görülen bir düş değil midir? ...kim bilir ? “ sorusuyla aklımıza yer etmiş sorusuyla felsefe ve tasavvuf üzerine 23 fantastik öyküyü içinde barındırmakla birlikte iki bölümden oluşuyor. Bu hikâyelerden benim en beğendiğim karınca hikâyesidir. Birinci bölümde; kitabın kahramanları dindar bir ailede yetişmiş, iyi bir eğitim almış, içkiden gezip tozmalardan, kendisini tatmin edemeyen arkadaşlarından bunalmış hakikati arayan Raci ile Raci’nin evinin önünden geçerken uğradığı mezarlıkta karşılaştığı Aynalı baba. Hakikat peşindeki Raci; Aynalı babanın çaldığı ney eşliğinde hayal aleminde dokuz gün süren yolculuğa çıkıyor. Bu yokluk tepesinden hiçlik zirvesine oradan alimler meclisine uzanan ilahi yolculukta bugün materyalist anlamda gerçek olmayan ama maneviyatta bir çoğumun ulaşmaya çalıştığı derinliklere yelken açıyor. İkinci bölümde; Raci’nin aklını kaybetmesi ve Manisa tımarhanesindeki günlerini anlatır. Delirmiştir ama huzurludur da. Aynalı baba burada da onu yalnız bırakmaz ve Aynalı babanın ölümünün ardından o da insanlara hakikati gösteren bir mürşit olarak hayatına devam eder. Kitap böyle bilindik bir yol gösteren ermiş hikâyesi gibi görünüyor ama aslolan eserdeki Aynalı babanın anlattıkları. Hatta bir tane de Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’u yazarken A’mâk-ı Hayâl’den yola çıkarak yazdığı şu hikayeyi anlatayım. Bir gün Allah peygamberleri çağırıp sormuş saadet nedir demiş? Her biri kendilerine göre cevap vermişler. Musa : Arzı Mev'uda gitmektir , İsa : Bir yanağına vurana ötekini uzatmaktır , Buda : Hayatta hiçbir arzusu olmamaktır , yollu şeyler söylemiş. Sıra bizim Muhammed' e gelince : Saadet , hayatı olduğu gibi kabul etmektir... demiş. Ne doğru söz! Hayatı olduğu gibi kabul etmeli ve ona ne bir şey ilave etmeli, ne de ondan bir şey eksiltmeli. Kitaptan altını çizdiklerim: - "Görünebileceğin başkasının olmaması ve seni görebilecek başkasının olmaması gerçeğinin verdiği boşluğu bilir misin? Nereden bileceksin? " - Bu âlemde olan her şey benim sıfatımdır. Ben olmasaydım, hiçbir şey olmazdı. Ben “hep”im ya da “hiç”im. Ben “hiç”im ya da “hep”im. Zaten “hiç” ve “hep” aynıdır, tek şeydir.

Satranç
8/1028.01.2016

Baskı: Satranç

Satranç; Yahudi kökenli yazarımız Stefan Zweig’in ölmeden önce veda niteliğindeki romanıdır.2. dünya savaşı sırasında Naziler tarafından eserleri yakılması gerekenler listesinde yer alan Zweig’e kendi ülkesinde yaşam hakkı tanınmamış, yaşamak gittiği bir çok ülkede de kendisini oraya ait hissedemeyen yazar; yazdığı “Dünün Dünyası” eserinde ifade ettiği gibi dünyanın artık eskisi gibi olamayacağına kanaat getirip arkalarında bıraktıkları mektupta ““Artık güneşin doğmasını bekleyecek gücüm kalmadı ama siz yeni doğacak güneşi mutlaka bekleyiniz.”diyerek eşi Lotte ile birlikte intihar etmiştir. İnsan en umutsuz zamanlarda bile kendini koruyacak savunma mekanizması geliştirse de yaşanan tahribatlar insan ruhunda geçmişten geleceğe izler taşır. Kitabın konusu ve yazarın hayatını özdeşleştirirsek bu bağlamda satranç kitabı otobiyografik özelliği taşır. Satrancın nasıl bulunduğuna dair birçok rivayet var. Gerçekliği doğrulanmadığı için bundan bahsetmeyeceğim. Ama benim satranca başlamama neden olan olay tavla ve satrancın hikayesini okuduktan sonra başladı. Hikâye şöyle: Eski zamanlarda Hint imparatoru, satranç oyununu yanında bir mektup ile hediye olarak Pers imparatoruna göndermiştir. Mektubunda oyunla ilgili hiç bir açıklama yapmazken şöyle bir mesaj yazmıştır: “Kim daha çok düşünüyor, Kim daha iyi biliyor, Kim daha ileriyi görüyorsa O kazanır. İşte hayat budur…” Pers imparatoru dönemin en alim veziri olan Buzur Mehir ile bu mesajı paylaşarak, ondan oyunu çözmesi ve kendisinin de karşılık olarak Hint imparatoruna hediye edilmek üzere başka bir oyun icat etmesini ister. Vezir haftalarca çalıştıktan sonra gönderilen satrancın her taş hareketini ve oyunu çözer, daha sonra da on günde tavlayı icat eder ve imparatora sunar. Pers imparatorunun baş veziri Buzur Mehir tarafından 1400 yıl önce tasarlanan tavla oyunu; dünyanın en popüler oyunlarından biridir. Zaman kavramından alınan ilhamla tasarlanan oyunun zamana böylesine direnmesi son derece etkileyici. Senenin birliği olarak tavla bir tanedir. 4 köşesi 4 mevsimi, tavlanın içindeki karşılıklı 6′şar hane 12 ayı, pulların toplamı ayın 30 gününü, siyah-beyaz pullar gece ve gündüzü, karşılıklı 12′şer hane günün 24 saatini simgeler… Hint imparatoruna satranca karşılık olmak üzere tasarlanan tavla oyunuyla birlikte gönderilmek üzere şöyle bir mesaj hazırlanır : “Evet, Kim daha çok düşünüyor, Kim daha iyi biliyor, Kim daha ileriyi görüyorsa O kazanır. Ama biraz da ŞANS gerekir. İşte hayat budur. Tabi etrafımda satranç oynayan insanların azlığı nedeniyle tutkulu bir satranç oyuncusu olamadım satranç bende hobi olarak kaldı. Ama bu oyundan aldığım en önemli ders; bir olayla karşı karşıya kaldığımda sakin kalıp bir sonraki hamleyi düşünmem gerektiği” oldu. Yapıyor musun derseniz eh çoğunlukla :) İşte bu noktada tavlanın şans mantığı e bazen de kader kısmet meselesi devreye giriyor. Sonra her hafta geleneksel tavla oynama hobim ise tavla oynamayı sevdiğim arkadaşımla araya giren mesafeler nedeniyle rafa kaldırıldı. Şimdi aile toplantılarında okey oynuyorum :) Kitapta Hitler Almanya’sında sorgulanmak üzere Gestapo tarafından tek başına bir otel odasına kapatılan Dr. B’nin yalnızlıktan bunalıma girmesine ramak kala satrançla ilgili bir kitap bulması ve kendi kendine satranç oynamasıyla başlayan hikâyesinde doktorların “Satranç Zehirlemesi” denilen koyduğu tanıyla delirme noktasına gelmesini anlatıyor. Okurken bir gemi güvertesinde bir satranç oyununa kendinizi kaptırmış oluyorsunuz ama aynı zamanda 20. Yüzyılın psikolojik baskıları, kişiyi konuşturmak için yapılan işkencelere tanık oluyorsunuz. Bu tarzda okuduklarım arasında George Orwell’ın 1984 kitabında bu işkenceler öyle anlatılmıştı ki o çığlıklar hala hafızamdadır. Burada da “Yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapamaz” sözü ve o odadaki o hiçlik hissi… unutamayacağım hissiyatlardan en kuvvetlisi. Sanırım Albert Camus’ta “Cehennem hiçlikten iyidir” diyerek bu duygunun ne demek olduğunu iyice perçinlemiştir zihinlerimize. Dr. B sorgulama odasından çıktıktan sonra “yeryüzünde bana işkence yapmayan beni sorgulamayan bir insan var mı yeryüzünde” diye soruyor. İşte ne yazık ki cevabı bende “yok” olan bu soru her şeyi ve herkesi anlamsız kılıyor. Kimse kimseyi olduğu gibi sevmiyor, sevense şartlı seviyor. Ömürse her şeye rağmen seveni aramakla geçiyor. Dr. B dünya satranç şampiyonu ile bir el maç yapar ve maçı kazanır. Ancak doktorların satrançtan uzak durması gerektiğini söylemesine rağmen ikinci oyunu oynamaya başlar fakat yalnızlık zaafını fark eden dünya şampiyonu Dr.B’yi oyundaki hamlelerde 7-8 dakika süren uzun sürelere maruz bırakır. Dr. B o işkence odasındaki yalnızlığına döner, bocalama başlar, kendi içinde hamleler yapmaya başlar, oyundan kopar ve tekrar oyuna döndüğünde yanlış bir hamleyle oyunu kaybeder. Yani özetle 20. Yüzyıl savaşlarında tahribat ağır olsa da insanlık üstesinden gelmeyi başarmıştır. Biraz daha uzun sürseydi Dr. B örneğindeki gibi insanlık kaybedecekti… Bu kadar az sayfada bu kadar çok şey anlatmak her kitapta ve yazarda olmayan bir özellik. Yalın, psikolojik çözümlemeleri olan, merak uyandıran ve içsel düşünceye sevk eden kitapta satrancın tanımı “Hem çok eski hem de yepyeni, düzeneği hem mekanik hem hayal gücüne bağlı, hem sabit geometrik bir alanla sınırlı hem de bileşenleri sınırsız, hem sürekli gelişen hem de kısır, hiçbir şeye götürmeyen bir düşünme, hiçbir şeyi hesaplamayan bir matematik, yapıtları olmayan bir sanat, maddesi olmayan bir mimari, bununla birlikte varlığıyla bütün kitap ve yapıtlardan daha dayanıklı olduğu su götürmez, bütün halklara ve bütün zamanlara ait tek oyun” şeklinde yapılmıştır. Kitaptaki önemli detaylardan biri “eğer seçen siz değilseniz yalnızlığın mutsuzluk getireceği” . Uzun zaman yalnız yaşamış ve belki de hala yalnız yaşamaya devam eden biri olarak; “gerek sizin seçiminiz olsun gerekse yalnız bırakılmış olun yalnızlık delirme noktasındaki çıkış noktasıdır.” diyebilirim. Kitaptan altını çizdiklerim: -Bir insan kendini ne kadar sınırlarsa, öte yandan sonsuza o kadar yakın olur; işte böyle görünüşte dünyadan kopuk yaşayanlar, özel yapıları içinde karınca gibi, dünyanın tuhaf ve eşi benzeri olmayan bir maketini kurarlar. -Bu insan, bu akıl insanı, aklını kaçırmadan on, yirmi, otuz, kırk yıl boyunca bütün düşünme gücünü tekrar tekrar aynı gülünç amaca yöneltir; bir tahtanın üzerinde tahta bir şahı köşeye sıkıştırmak!

Baskı: Küçük Ağaç'ın Eğitimi

Daha öncede Kızılderili mantığıyla işlenmiş kitaplar okudum. Zihnimde bu kitapları; Kızılderililerin insanlara, ağaçlara, hayvanlara, tüm doğaya ve evrene olan saygı, duyarlılık, dürüstlük, samimiyet içeren felsefeleriyle bir romandan ziyade öğretici bir kişisel gelişim kitabı etkisinde anlamlandırıyorum. Küçük ağacın eğitimi; kahramanını Zeze, Küçük Prens, Heidi gibi seveceğiniz bir hikâyede Büyük beyaz adamın Çeroki kabilesine yaptığı zulmü, bu zulüm karşısında yerlilerin verdiği insani mücadeleyi anlatıyor. Küçük ağacın eğitimi erken yaşta anne babasını kaybetmesiyle birlikte büyük anne ve büyük babasının yanında yaşamaya başlamasıyla başlar. Onların yanında ağaçların, rüzgarın sesini dinleyerek doğanın dilinden anlamaya, ölüm olmadan yaşam olmayacağını kısacası hayata dair insanı bir şekilde kendi ayaklarının üzerinde kalmayı öğreniyor. Yaratıcılığı körelten eğitim sitemini sorgulamaya iten yanıyla okunası kitaplardan.. Küçük Ağacın Eğitimi kimi zaman içinizi sevgiyle, kimi zaman hüzünle doldururken kahramanımız Küçük Ağacı bağrınıza basacaksınız. Ancak yazarla ilgili iddialar otobiyografik eser niteliğiyle kendisini sevdiren bu hikayede içinize kuşku düşürüyor. Forrest Carter ismiyle bilinen yazarımız bir otel odasında esrarengiz bir şekilde suikaste kurban gitmesinin ardından aslında Forrest Carter adıyla hakkında fazla bilgiye ulaşamadığımız ancak daha derine indiğimizde gerçek adı Asa Earl Carter, Ku Klux Klan isimli siyahi karşıtı aşırı faşist gizli bir örgüte üye olduğu, federal hükümetin ırkları birbiriyle kaynaştırma politikasına ve medeni hakların genişletilmesini isteyenlere karşı verdiği mücadeleyle adını duyuran Amerikan başkanı George Corley Wallace’in seçim konuşmalarının yazan yazarın bu kitabı otobiyografik değil tamamen gerçeği yansıtmayan kurgu üzerine yazdığı söylenir. Kitapta anlatılanlara karşı her ne kadar güvenimiz kırılsa da aşağıdaki altını çizdiğim satırların gerçek hayatta doğruluğuna inandığım için okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Kitaptan Altını Çizdiklerim: - İyi bir şeyle karşılaştığın zaman, yapman gereken ilk şey bulabildiğin insanla onu paylaşmaktır; bu şekilde iyilik öyle bir yayılır ki nereye gittiğini bilemezsiniz. Ki bu da doğrudur. -Yalnızca arılar ihtiyacından fazlasını depolar bu yüzden de ayılar tarafından soyulur. Paylarından fazlasını depolayan insanlar içinde durum böyledir. Bu yüzden savaşlar çıkar ve herkes kendi payını artırmak için söz oyunlarına başvurur. -Onlara göre sevgi ve anlayış aynı şeydi. Büyük anne, anlamadığı bir şeyi sevemeyeceğini söyledi. İnsanları ve Tanrı’yı anlamazsan ne insanları ne Tanrı’yı sevebilirdin. - Büyük anne, beden aklını açgözlü ya da hırslı olmak için kullanır, onunla her zaman insanları kandırır ve onlardan nasıl maddi çıkar sağlayacağımı düşünürsem ruh aklını bir cevizden daha büyük olmayan bir boyuta düşüreceğimi söyledi.

Kumral Ada Mavi Tuna
6/1002.01.2016

Baskı: Kumral Ada Mavi Tuna

Kumral Ada Mavi Tuna; Buket Uzuner’in okuduğum ilk kitabı. Daha önce bu kitap iki kez elimden geçmesine, okuyan arkadaşlarımdan olumlu anlamda geri dönüş almama rağmen okumadım çok sevdiğim bir arkadaşım “al bu kitabı oku bak oradaki Mavi Tuna benim” diyene kadar da okuma gibi bir düşüncem olmadı. İtiraf etmeliyim ki ben; Türk kadın yazarlarının edebi anlamda vizyon sahibi olmadıkları, sığ kaldıkları, gerçek hayatta olduğu gibi fazla laf kalabalığıyla ilgiyi olması gereken yerden alıp başka yerlere dağıtıp kafa yorduğu gibi güçlü bir ön yargıya sahibim. Belki iyi kadın yazarlarla tanışmamış olmamdan, belki okuduğum kadın yazarların berbata yakın olmalarından ya da anti feminist yanımın ağır basmasından olabilir. Buket Uzuner okudun o önyargı kırıldı mı derseniz net bir “evet” im yok ama belki “biraz”ım var. Bu kırılma için bir arkadaş tavsiyesiyle aklım Nazan Bekiroğlu’nda.. Kitap 500 sayfa işte o Türk kadını kafası Uzuner’de de var. Gevezelik, uzun uzadıya birbirini tekrar eden cümleler dikkati dağıtıyor. Kitap sekiz ayrı dilde yayımlanmış yayımlandığı ülkelerdeki kitle üzerinde nasıl tesir etti, geri dönüş nasıl oldu bilemem ama imkânsız bir aşk öyküsü bizde her zaman tutar. Bunu da kitabın Türkiye’de satış listesinde en üst sıralarında yer almasından anlayabiliriz. Uzuner ergenlik dönemi ve yeni başlayan okurlar için okunası bir yazar. Edebiyatta biraz yol aldıysanız ve benim gibi hikayede ya beklenmedik bir olayla karşılaşma beklentisi, ya işte zeka budur dedirtecek bir kurgu ya da kendinizde iç hesaplaşma sorgulama gibi düşüncelere itecek bir etki arıyorsanız içsel sorgulamada Oğuz Atay’dan etkilenme çabası içindeki Uzuner sizi tatmin etmeyebilir. Buket Uzuner yazarlığını değil ama genel olarak hayattaki özgürlükçü, yenilikçi, azimli ve başarılı duruş çizgisini sevdiğim bir kadın. Zaten 81 ilin valiliklerinden oluşan jüri tarafından Cumhuriyetin 75 Başarılı Kadını’ndan biri olarak seçilmiştir. Bir röportajında “30’uma geldiğimde ya bilim insanı ya da yazar olacaktım altı ay düşündüm ve yazar olmaya karar verdim” demiş. Bir rivayete göre Uzuner ; Atilla İlhan’ın hayatını yazmak istemiş fakat usta kabul etmemiş Uzuner’de “madem hayatını yazamıyorum bende romanımda anlatırım” demiş. Hikayede geçen şair dayının Atilla İlhan, Pervin’in Çolpan İlhan, Süreyya’nın da Sadri Alışık olduğu söylenir. Ayrıca asıl ismi Fatih Karaca olan şarkıcı Mabel Matiz’in de bu kitaptaki Tuna karakterinden etkilenerek Mabel ismini kullandığı bilinir. Kitap 1970-80’lere dokunan Kuzguncuk’ta geçen aşk üçgenini ve asıl kahramanın iç savaşı kabullenmeyip sürekli halisünasyon gördüğünü sandığını anlatan iki ayrı bölümden oluşuyor. Sanki bir kitap içinde iki ayrı hikaye iç içe anlatılmış başarılı bir sarmal oluşturulmaya çalışmış gibi fakat bütüne bakıldığında olmamış. Çünkü kurguya hiç uymamış. İç savaşı bir erkeğin kendi ile olan iç savaşına benzetmeye çalışmış ama kurguda o da yavan kalmış. Kurgu yavan ama her bir karakterler sağlam işlenmiş hikayede. Ada, Aras, Tuna, Meriç, Şair Dayı, Pervin, Süreyya ve Aliye..Karakter üzerinde çözümlemeler iyi bir psikoanalist , kitap sonlarında her bir karakteri kendi ağzından konuşturmakta kitabın olmayan sonuna renk katmış oldu.. Kitaptan Altını Çizdiklerim: - Amerikalılar, ’özgürlük para gibidir, harcamadan önce kazanılmalı’ derler… Fakat bizim bu konuyla ilgimiz olmadığından atasözü ve deyimler sözlüklerimizin Ö harfi özgürlük özürlüdür. Özgürlük üzerine atasözü üretmenin lüks olduğu bir kültürümüz var. - Özgürlük, her sabah uyandığında istediğin aynı şeyleri yapabilmektir! - Gerçekle sahte arasındaki farkı en çabuk anlayan halktır, ama en geç tepki veren de yine odur! Ve tepkisi en güçlü olan da halktır.

Son Ada
7/1001.12.2015

Baskı: Son Ada

Zülfü Livaneli müzisyen, senarist, politikacı, yazar ve yönetmen kişiliğiyle; 1996 yılında Unesco tarafından büyük elçilik verilmiş, dünya kültürünün ilerlemesi ve dünya sanatlarının gelişmesine katkıda bulunmak üzere çalışmalarda bulunmuş, 19 Mayıs 1997 tarihinde Ankara Hipodrom meydanında verdiği konsere 500.000 kişinin katılmasıyla Türkiye'nin en büyük konserini gerçekleştirme ünvanını kazanmıştır. Benimse beş kitabını okumuş biri olarak daha çok yazar yönüyle tanıdığım biridir Livaneli.. Son Ada yazarın okuduğum 5. kitabı. Zülfü Livaneli her kitabında farklı, insanı bir yerinden tutan, tanıdık gelen, akılda kalıcı bir hikâye anlatıyor. Şahsen okuduğum tüm kitaplarında kalbime ya da aklıma dokunan bir yeri var. Mesela; tarihle harmanlanmış hüzün veren masum tutkulu bir aşk hikâyesiyle “Serenad” kitabında gece ve keman eşliğinde Wagner'ın yazdığı Serenad Für Nadia'yı dinlemek, töreye kurban hayatları anlatan “mutluluk” kitabında insanlığa dair bir umut vadeden İrfan’ın annesinin söylediği "insanlar bir araya geldiklerinde birbirinin zehrini alırlar" sözü, farklı kültürdeki insanları ortak bir kaderde birleştiren “Leyla’nın Evi” kitabında Leyla' nın evi Leyla' ya diyerek o göz yaşartıcı final sözü, merak uyandıran polisiye hikayesiyle “Kardeşimin Hikayesi” kitabında Athos Dağı’nın yani Ayranoz’un benimde zaman zaman ah keşke dediğim hikayesini anlatayım size. 15. yüzyılda bugünkü 20 manastırın 19’u tamamlandı. Daha sonra yapılan eklerle manastırlar genişledi. ” Dinsel amaç ya da bilimsel araştırma isteğiyle yalnız erkekler Aynaroz’a gidebilir” gerekçesiyle 1045’te çıkarılan bir fermanla kadınların Aynaroz’a girmeleri yasaklandı. Bugün hala burada 1.500 keşiş; sade ve dünyadan uzak bir yaşam sürerler, ekim yaparlar ve bazı el sanatlarıyla uğraşırlar. Yani dünyada kadınların olmadığı bir yer sizce de kulağa hoş gelmiyor mu:) “Son Ada” kitabındaki martıların zekası ve cesareti. Aslında orada bir anne pelikanların yavrularına yiyecek bulamayıp aç kalmamaları için kendi etinden parçalar koparıp doyurduğu hikayesi vardı ama araştırdığımda bunun gerçekliğine dair bilgi bulamadım ki öyle bir şeyin olma ihtimali bile can acıtıcı..İşte tüm bunlar edebi nitelik açısından tatmin edici olmasa da itiraf etmeliyim ki çoğu Türk insanının edebiyat anlayışıyla paralel giden bir çizgi taşıyor. Kimi yerlerde birbirini tekrar eden cümleler olması ve özelliklede anlatıcıyı anlatırken yazar bir arkadaşına “sen bunu daha iyi yazardın ben pek başarılı sayılmam ama yinede yazdım” gibi cümleleri gereksiz laf kalabalıklığı hissi uyandırsa da yazarın anlatım dilini yalın, sade, anlaşılır, gerçekçi ve akıcı olarak nitelendirebilirim. Zaten bu kitabı Zülfü Livaneli yazmasaydı başka bir yazar yazsaydı hikayenin bize geçişi nasıl olurdu merak etmedim değil.. Kitap; hikayenin içinde geçen yer, kişiler açısından hem ülkemizin yaşadığı hem de halk olarak olaylar karşısındaki tutumumuzu yani sormayan-sorgulamayan, “aman bana dokunmayan yılan bin yaşasın”cı, geçmişini unutan, yaşadıklarından ders almayan, savaşı kimin başlattığı, kimin haklı olduğu arasında gidip gelmelerle asıl resmi görememek, kısacası bize hiç yabancı gelmeyen olayları ve insanları anlatıyor. Faşizan bir düzende, diktatör birinin yönetiminde ütopya denebilecek güzellikte bir ülke nasıl savaş alanına çevrilir, birlik ve huzur içindeki insanlar arasında iç savaş çıkar birbirine düşman olur, kişisel çıkarlar uğruna hayvanlar nasıl katledilir, ekolojik denge nasıl bozulur bu kitapta bunları göreceksiniz ve “iyi insan-kötü insan, gerçekte medeniyet nedir?” diye kendi içinizde sorgulamaya gideceksiniz. Daha önceden George Orwell’ın 1984 ve Hayvan çiftliğini okuduğum için bunların bir harmanlanmış hali olan Son Ada’yı daha basite indirgenmiş buldum ama alegorik bir anlatımı kullanmış olması başarılı. Önsöz de Yaşar Kemal’in yazısı kitabın anlatılmak istenileni anlatmada ne kadar başarılı olduğuna dair övgü dolu sözler içeriyor. Kitaptan Altını Çizdiklerim: -Eşitlik, dostluk, demokrasi...Bunlar hep zayıfların uydurduğu saçmalıklar. Çünkü onların yaşayabilmek için bu gibi kavramlara ihtiyacı var. Güçlünün is bir tek isteği vardır.daha fazla güç. -İnsanlar mı olaylara göre değişir, yoksa olaylar mı insana göre oluşur. -Halk dediğin değişken bir şeydir.

Yeni Hayat
7/1019.11.2015

Baskı: Yeni Hayat

Birçoğumuz Orhan Pamuk’u “2006 Nobel Edebiyat Ödülü 'Kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbiriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan' Orhan Pamuk'a verilmiştir.” bildirisiyle yayınlanan ve bazı kesimlerce “Türkiye tarihi ile ilgili demeçleri “dolayısıyla verildiği öne sürülen tepkilerle olay olan aldığı Nobel ödülü ile daha bir tanır olduk. Dönemin cumhurbaşkanının kendisini kutlamaması başta olmak üzere, Amerikan patentli post modern romanlar yazdığı ileri sürülmesinden, Nobel’in Pamuk’a ücret olarak verildiğine kadar birçok siyasi söylemle gündemde yer etti. Ayrıca hakkında “Türklüğe hakaret” davası açılmış fakat yargılanması için Adalet bakanlığından beklenen yazının gelmemesi nedeniyle dava düşmüştür. Ben bu tüm söylem ve olayların dışında sanatın her dalı için siyasetin karıştırılmaması gerektiğini düşündüğümden Pamuk için; bizi yurtdışında temsil eden, birçok edebiyat ödülüne layık görülen, TIME dergisince dünyanın en etkili 100 insanı listesine giren, eserleri 60 dile çevrilmiş yüzden fazla ülkede on bir milyondan fazla basılmış bir yazar olmasıyla ilgilendiğimi belirtmek isterim. Yeni Hayat; Orhan Pamuk’un okuduğum ikinci kitabı. “Yeni hayat”ı bir diğer okuduğum “Kafamda bir tuhaflık var”la kıyaslayacak olursak; Kafamda bir tuhaflık var’ın anlatımı ve kurgusu basit, konuşma diline daha yakınken, Yeni hayat ise bilinç akış tekniğinin kullanıldığı, daha çok sanrılardan oluşan, çözümlemeleri olan dili ağır bir roman. Romanları postmodern romancılığı tarzında değerlendirilen Pamuk’un bu kitabında Dante Alighieri’nin tutkulu aşkı Beatrice’se adanmış düşsel ve romantik bir yaşamı içeren “ Yeni Hayat” isimli şiir kitabından ve Dostoyevski’nin “düşünce ve ışık ülkesi” temasından, Tutunamayanların Olric’inden ve sürekli mastürbasyon yapmasıyla başlayan ama partner bulduğu halde hala cinsel sapmalar yaşayan kahramanını anlatırken Freud’un özdoyum felsefesinden esinlendiği fikrine kapıldım. Kitap; “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti” şeklindeki merak uyandıran giriş cümlesiyle başlıyor. Esasen bir kitabın tüm hayatı değiştirebileceği fikrine katılmıyorum ya da o güçte bir kitapla henüz karşılaşmadım diyelim. Lakin şunu da söylemeden geçemeyeceğim tesadüfen hikayesini duyduktan sonra benimde merak edip alıp okuduğum Goethe'nin bunalımlı bir aşk öyküsü anlattığı Genç Werther'in Acıları adlı eserinin yayımlanmasıyla birlikte "Werther salgını" baş göstermiş insanlar romandaki kahraman gibi giyinmeye başlamış hatta kahramanı romanın sonunda intihar etmesiyle bazı okurlar da romandaki öykünün kahramanı gibi ölümü seçmiştir. Yani bu ya da bunun gibi henüz okumadığım siz değerli okurların bilebileceği başka örneklere bakılacak olursa bir kitabın bütün hayatı değiştirdiği doğrudur. Ben yinede henüz öyle bir kitapla tanışmamış biri olarak kesin bir ifadeyle kitap okumanın insanı değiştiren, geliştiren ve dönüştüren etkisi olduğuna inandığımı söyleyebilirim. Gerçi o da kişinin alma kapasitesiyle alakalı! Şu sıralar genellikle kült eserler ve tavsiye üzerine not aldığım kitapları okuyorum. Yeni Hayat okuma listemde yoktu kimse de tavsiye etmedi peki neden okudum? Şöyle ki son okuduğum kitap Siddhartha’yla ilgili içsel yolculuğu araştırırken Pamuk’un bu kitabına denk geldim. Normalde şu an için okumazdım ama Hilmi Yavuz’un “Türkiye’de bu kitabın değerini bilecek nitelikli okuyucu azdır” sözüne takıldım.” Nedir bu kitabı okuyacak nitelikli okuyucunun özelliği deyip, başlayalım bakalım eğer anlayamazsam Orhan Pamuk’un “Sessiz ev” kitabında nineye söylettirdiği "kitap bittiği zaman, anlaşılmaz olan şeyi ve hayatı yeniden anlayabilmek için istersen başa dönüp biten kitabı yeniden okuyabilirsin” söyleminden yola çıkarak başladım kitaba..Öyle ya roman dediğin modern oyuncak! Romanda; okuduğu kitaptan etkilenip kitabın vaat ettiği yeni hayatın peşinden koşan bir gencin hikâyesi anlatılıyor. Kahramanımız evinden, okulundan ayrılıp üç ay gibi uzun süren otobüs yolculukları yapmaktadır. Bu yolculuklarda kimi zaman yanında kitapla tanışmasına vesile olan ama -ona göre kitap Canan’la tanışmasına vesile olmuştur- aşık olduğu kızda yanındadır. Kızın aşık olduğu Mehmet, gittiği yerlerde tanıştığı diğer insanlar, bunlarla kesişen yolları, hatta Nahit-Osman-Mehmet bağlamında kimin kim olduğu, kimin yaşadığı- kimin öldüğünü anlamada anlatıcının da dediği gibi tuhaf bir kafa karışıklığı yaşarken, aşk, ölüm, varoluş, keder, kader gibi temaların işlendiği romanın gizemli, postmodern ve bilinç akışı tekniğiyle yazılmış olması bu labirente dönen hikayede kopmalara neden olsa da bu önemli yazım tekniğini kaçırmamak, otobiyografik bir eser olduğuna inandığım Orhan Pamuk’u bu yönüyle tanımak ve Hilmi Yavuz’u haklı çıkarmamak adına okumanızı tavsiye ederim… Kitaptan Altını Çizdiklerim: -Önemli olan insanın içindeki iyiliği koruyacak bir hayat yaşayabilmesidir. -Hiçbir şey, her şeyi unutabilmenin verdiği huzurdan değerli olamaz. -İyi bir kitap bize bütün dünyayı hatırlatan kitaptır. -Neden kelimelerle düşünür de insan, görüntüler yüzünden acı çeker. -İnsan düşündüğünün, yaptığını sandığı şeyin tam tersini yapar çoğu zaman. O ülkeye giderken kendine dönersin. Kitabı okuyorum sanırken yeniden yazarsın. Yardım ediyorum derken yaralarsın. İnsanların çoğu aslında ne yeni bir hayat isterler, ne de yeni bir dünya.

Baskı: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu; gerek ismi gerekse hastane, hastalık içeren konusu nedeniyle uzun bir zaman okuma isteğimi ötelememe neden olmuştur. Peki, bir kitap; benim ötelediğim ama başkasının kendisini bulduğu hatta başucu yaptığı bir eser haline nasıl gelir? Cevabı kitabın içinde altını çizdiği şu cümlelerde gizli.” Hasta olmayanlar bizi ne kadar az anlayacaklar” ve ” İki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur.” Safa ; ''ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürürdüm'' diye başlayan kitabında 7 yaşından beri dizinde çektiği acının kemik vereminden ileri geldiğini ve kesilmesi gerektiğini öğrenmiş 15 yaşındaki bir çocuğun amansız hastalıkla ve imkânsız aşkıyla olan hikâyesindeki ruh hallerini ve hastanedeki psikolojisini anlatmıştır. Peki hastalıkla uğraşmayanlar bir hastayı nasıl anlayacaklar diyen yazar bu psikolojiyi nasıl anlatmış derseniz orası ise yürek burkucu bir hikaye :( Çünkü aslında hayatları aynıdır! Şöyle ki; Peyami Safa 9 yaşlarında yakalandığı kemik hastalığı nedeniyle 17 yaşına kadar hikayesindeki kahramanı gibi hastalık ve acı içinde yaşamıştır. Doktorlar bacağının kesilmesinde karar kılmış, fakat Safa bunu kabul etmemiştir. Babasının erken ölümüyle ve yaşadığı sağlık sorunları nedeniylede eğitim hayatını tamamlayamamış iş hayatına erken atılmıştır. Matbaa postane gibi yerlerde çalışmış gazetelerde yazı yazmıştır. Edebiyatla ve siyasetle hep iç içe olmuştur. 1961 yılında yedek subaylık yapan oğlunun ölümüyle sarsılmış üç ay sonra da beyin kanamasından vefat etmiştir. Anlayacağınız kahramanımız; yazarın kendisinden başka biri değildir. Kitapta kahramanına bir isim vermemesinin nedeni de budur. Bu otobiyografik romanının ilk basımını “kara sevdayla” diye imzalayıp Nazım Hikmet’e vermiştir. Görünüşte iyi bir şey olduğunu düşündüğüm bu olayın iç yüzünü araştırdığımda Peyami Safa’nın bu jest gibi görünen hareketinin aslında Nazım Hikmet’i yermek olduğunu anladım. Peyami Safa “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” isimli eseriyle Nazım Hikmet’in 1928 yılında yazdığı akıl almaz bir aşkı anlattığı “Jokond ile Si-Ya-U”suna meydan okumuştur. Nazım hikmet'in bu meydan okumaya karşılık "bütün bir fakir çocuklar hastanesinin romanı" demiştir. Peyami Safa’yla Nazım Hikmet dostluğu ikinci dünya savaşı ortamında sosyalist ve komünist düşüncelerin artmasıyla bozumuş, Peyami Safa’nın yazdığı gazetede “Nazım, fikirleri için değil, kendi istediği için takip edilmiştir.", "Nazım'ın yakalanması, polis müdürlüğünü, kitaplarının ilanat acentesi olarak kullanmak istemesindendir. Çünkü Nazım, su katılmamış burjuvadır. ve en sahte tarafı, komünist tarafıdır."gibi kavgada söylenmeyecek diyeceğim ama söylenmiş bu sözlerle edebiyat tarihinin en şiddetli kavgası olarak tarihi geçmiştir. Peyami Safa; kitabında öz Türkçeyi fazlaca kullanmış ve ben gibi günümüz Türkçesiyle konuşan kitaptaki bazı kelimeleri anlamakta güçlük çeken insanlar için kitabın arkasında sözlük kısmı bulunmaktadır. Sizde benim gibi “bu ne demek acaba?”diye arada kalırsanız kitabın arkasına bakabilirsiniz. Kitaptan Altını Çizdiklerim: - Felaketimizi başka biriyle taksim etmek saadettir,fakat annelerle değil,annelerle değil.Annelere anlatılan kederler taksim değil,zarbedilmiş olur: Çocuklarının felaketini iki kat şiddetle hisseden anneler,bu ıstıraplarını çocuklarına fazlasıyla iade ederler; böylece keder anadan çocuğa ve çocuktan anaya her intikal edişinde büyüdükçe büyür. - Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler. - Görülecek, işitilecek, tadılacak, okunacak, yazılacak, yapılacak o kadar çok şey birikiyor ki, bundan sonra hayatımın bütün bunlara yetişmeyeceğinden korkuyorum. - Istırabın derinlerine indikçe sevincimizi kaybetmek korkusu kalmadığı için, yeni bir sevinç başlıyor: ıstırabın ilacı ıstıraptır. İkisinin toptan sonucu: Sevinç.

Siddhartha
7/1010.11.2015

Baskı: Siddhartha

1946'da Nobel Edebiyat Ödülü olmak üzere 1954’te de bilim ve sanat alanında Pour le Mérite Ödülü’nü alan doğu felsefesini iyi bilen Hermann Hesse; eğitim sistemindeki kısıtlamalar ve misyoner babasının dinsel baskılarının kendisini rahatsız etmesiyle tıpkı kahramanı Siddhartha gibi kendi yolunu bulmak için uzun süre mücadele etmek zorunda kalmıştır. Makinist çıraklığı yapmış, kitapçıda çalışmış fakat aradığı huzuru bulamamış. Schopenhauer’un eserleriyle birlikte Hindistan’a dolayısıyla , Budizm’e ilgi duymaya başlamıştır. Çıktığı seyahatler onun zaten psikolojik sorunlar yaşayan eşiyle arasını açmış, 13 yaşındaki oğlunun menenjit olması da buna eklenince ailevi açıdan zor günler geçirmiştir. Hesse; yazdığı birçok kitap dışında, hayatı boyunca bilgi aktarma, teşvik ve yapıcı eleştiri alanlarında 60 farklı gazete ve dergi için yazdığı yaklaşık 3000 kitap eleştirisi hazırlamıştır. Uzun zamandır kan kanseri olduğunu bilmeyen Hermann Hesse 85 yaşındayken beyin sektesinin sebep olduğu bir nedenden uykusundayken ölmüştür. Hesse’nin anısına iki edebiyat ödülü,” Calw Hermann Hesse Ödülü” ve “Karlsruhe Hermann Hesse Edebiyat ödülü.” verilmektedir. Siddhartha; kitabın kahramanın da adıdır. Kahramanımız kitabının özünde anlatıldığı gibi “İnsanoğlu hep arayıştadır ve hep aramaktan bulma fırsatını yakalayamayacaktır” felsefesinden yola çıkarak kendini bulmak adına arkadaşı Govinda ile evinden ayrılır. Düşünmek-Beklemek ve Oruç Tutmak sahip olduğu yetenekleri arasındadır. Siddhartha’nın çıktığı bu içsel yolculukta aşık olmasından, baba olmasına, zenginlikten, açlığa, kayıkçılık yapmasından tüccarlığa hatta kumarbazlığa kadar geçtiği evreleri anlatıyor. Kitaptaki en dikkat çekici nokta; diğer kitaplardaki Hint felsefelerinin aksine burada, “ yol göstericilerin izinden giderek erişilmeye çalışılana erişilemeyeceği, öğretenlerin yolunu izlemek yerine özgün yeni bir yol bulmaktan” bahsediliyor. Ve bu yolun; hayattan koparak değil, tam tersine her yönüyle hayatın içinde olarak yaşanması gerektiği anlatılıyor. Siddhartha; akıcı dili, öğretici ve merak uyandıran hikâyesiyle bir kolay ilerleyen bir eser. Can yayınevinden çıkma ve tercümesinde herhangi bir sıkıntı yaşamadığım bu kitap bende zaman, algı ve sabretmek üzerine biraz daha yoğunlaşmam gerektirdiğini düşündürdü. Özbenlik arayışı deyince aklıma Tutunamayanların Turgut Özben’i geldi. Sonumun öyle olmaması dileğiyle sizlere keyifli okumalar diliyorum Kitaptan Altını Çizdiklerim: -Senin ruhun bütün dünyadır. -Ölümlü nesneler hızlı bir değişim içindedir. -Hiçbir şey öğrenilemeyeceğini öğrenmek için hayli zaman harcadım ve harcıyorum hala, dostum Govinda; şimdiye kadar öğrendiğim tek şey, hiçbir şey öğrenemeyeceğim oldu. İnanıyorum ki, bizim ‘öğrenme’ dediğimiz şey gerçekte yok. Tek bir bilgi var, dostum, bu da dört bir yandadır, bu da Atman’dır, benim içimde, senin içindedir bu da, her varlığın içindedir. Ve artık şuna inanıyorum ki, bu bilginin bilme isteğinden, öğrenme isteğinden daha azılı bir düşmanı olamaz.

Tutunamayanlar
10/1002.11.2015

Baskı: Tutunamayanlar

Tutunamayanlar; sanırım anlam bütünlüğü açısından yorumlaması okuduğum en zor kitaplardan birisi. Esasen basit bir okur olarak tutunamayanlarla ilgili yazmak, yorumlamak veya fikir beyan etmek için yeterli birikime ve yeteneğe sahip değilim. Ben sadece kitabın bende bıraktığı etki ve fikir hakkında basit bir değerlendirme yapabilirim. İlgisini çeken okurları araştırmaya yönlendirmeye veya okumalarına vesile olabilirim. Kitabı iki ayda okudum ve kitapla bütünleşebilmek için mütemadiyen sadece sabaha karşı 5-6 civarı okudum çünkü gün içi ve gün sonu ruh halime hiç uymayan psikolojik çözümlemeleri var. Kısacası bu kült kitap iç dünyama uymuyor çünkü ben bir tutunamayan değilim :) Kitabı 2008 yılından beri bekletmiş, nasıl ne zaman okuyacağım derken bir arkadaşımla ortak okuma fikri sayesinde “artık zamanı geldi” dememle hikâye başladı. Ancak öyle bir çırpıda ilerlemedi araya başka kitaplar girdi sahi saydım da o arada 8 kitap okumuşum. Sabahları Tutunamayanlar, akşamları başka başka kitaplar. Zor oldu ama bitti. Gerçi benden size bir tüyo 500. sayfadan sonrası su gibi akıyor :) Tutunamayanlar; 1970 yılında Oğuz Atay’ın yazdığı ilk eseri. Kitaptaki Turgut karakteri gibi Oğuz Atay’da mühendistir. Atay; TRT Roman Ödülü yarışmasında jürinin kendi romanına mühendis olmasından ötürü önyargıyla yaklaşacağını düşüncesiyle “bu romanı okumalarını sağla” diyerek bir arkadaşını araya soktuğu rivayet edilir. Doğruluğunu bilemiyorum ama ödülü aldığı kesin. Oğuz Atay’ın aldığı ödülün onun Türk edebiyatında açtığı çığır yanında esamesi okunmaz. Şüphesiz ki “Tutunamayanlar” edebiyat dünyasında en çok beğenilen-beğenilmeyen her ne şekilde olursa olsun en çok konuşulan ve tartışılan kitabıdır. Türk edebiyatı açısından bir devrim niteliğindedir denilir ama bana kalırsa devrim Yusuf Atılganla başlar. Oğuz Atay’ın edebi anlamda Yusuf Atılgan’dan etkilendiğini biliyoruz. Beni çok etkileyen ikisi arasında geçen şu anıyı sizinle paylaşmak isterim. Yusuf Atılgan’ın 1980’lerde Oğuz Atay’ı kaybettikten sonra yazdığı bir yazı var, diyor ki: “Günlerden bir gün, bir paket geldi bana. Açtım içinde bir kitap çıktı: Tutunamayanlar. Kitap imzalıydı ve içinde de şöyle bir yazı vardı: “İlgileneceğinizi umarak…” “Yusuf Atılgan bu kitabı okur, çok da sever. Ama bunu hiçbir zaman Oğuz Atay’a söylemez. “Benim okuduğum kitap o kadar müthiş bir eserdi ki, böyle muazzam bir kitabı kaleme alan birinin daha nice eserler yazacağını düşündüm. Benim yorumuma, iltifatıma, söyleyeceğim iki çift lafa ihtiyacı olmadığını düşündüm. Dolayısıyla hiçbir zaman takdirlerimi ona iletme gereğini duymadım.” Ama aradan seneler geçer, ortak bir arkadaşlarından şöyle bir şey işitir ki, bu hadiseyi yeniden hatırlamasına sebep olur. “Ben Yusuf Atılgan’a kitabımı gönderdim, ama kendisinden tek bir kelime dahi duymadım. Tek gördüğüm kayıtsızlık oldu.” demiştir Atay. Bunu duyan Yusuf Atılgan çok pişman olur; ancak geçtir artık. Oğuz Atay vefat etmiştir. Ve Atılgan bu anıyı anlatırken der ki: “Eğer bugün hayatta olsaydı, ne yapar ne eder muhakkak onu bulur, karşısına geçer, yüz yüze ona kalemini ne kadar takdir ettiğimi söylerdim.” Evet yine bir geç kalınmışlık.. Çünkü beklenmedik ve erken bir ölüm onunki. Büyük projesi "Türkiye'nin Ruhu"nu yazamadan beyin tümörü nedeniyle 43 yaşında vefat etmiştir. Kastomonu doğumlu olan Oğuz Atay’ın adına 2007 yılından bu yana Kastamonu valiliği “Oğuz Atay Edebiyat ödülleri” vermektedir.Ayrıca Oğuz Atay’ın eserleri başka dillere çevrilmemiştir. Kitabın konusu; gerçi herkes biliyordur ama ben yine de kısaca bir değineyim Turgut yakın arkadaşı Selim’in intihar ettiğini bir gazete sayfasıyla öğrenir. Bu intiharı kabullenemez intiharının nedenlerini bulmak için ve Selim’in arkadaşlarını bulmaya onlarla Selim hakkında konuşmaya başlar. Konuştuğu her insanda Selim’in hiç bilmediği yönleri olduğunu öğrenir. Bu nokta gerçekten çok iç acısı bir durumdur bir insanın ölümü arkasından dağılacak kadar seviyorsun ama o insanı senden başka insanlar başka yönleriyle tanıyor başkaları da ona çok yakın olmuş ve sen o insanları bilmiyorsun! Sonuç olarak Selim Işık’ın; anlatmadan anlaşılmaya aşık biri olduğunu ve intiharının nedeninin anlaşılamamak olduğunu anlıyoruz. Kitap oldukça ağır ilerliyor benim elimdeki İletişim Yayınlarından çıkma bir kitap ve 77 sayfa hiç noktalama işareti kullanılmadan yazılmış tek bir cümleden oluşuyor. Bu kısım Selim’in günlüklerine dair ve burada içi yangın yeri bir adam haykırıyor ve benimse aklımda kalan en çarpıcı yer babasından bahsettiği yer kendi çocukluk günlerime götürdü o satırlar beni. Baba karakteri benim babamın kopyası..Sahi o dönem böylemiydi tüm babalar? Ne talihsiz bir dönem yaşamışım :( Kitap bütünüyle insanı kendi iç dünyasıyla yüzleşmeye bırakıyor. Maske düşüyor, gerçekten düşünme başlıyor. İnsan ilişkilerinin samimiyetsizliğini, kalabalıklar içinde aslında yalnız olduğumuzu, iş, aile, toplum, yaşadığımız çevre, dünya derken hayat gailesi içinde ertelediğimiz yaşanmamış hayatımızı, kendi içimizde oluşturduğumuz “Olric” karakteri gibi bir iç sesle sorguluyoruz. Belki kitaptaki gibi “bat dünya bat” dediğimiz zamanlar çok olmuştur ama aslında sorgulama başlamışsa tutunmaya da başlamışız demektir. Belki de tutunamamakla birlikte bilinçaltında tutunabilme çabası oluşturuyoruz. Kitap benim için özel çünkü kendi çapımda edebiyat tarihinin en güzel cümlesiyle bu kitapla tanıştım. “Şu anda, sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim" dedi: Gene de az gelişmiş bir cümle söylemeden içim rahat etmeyecek: "Seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda…”Bu ve bunun gibi muhteşem ötesi birçok yer var altını çizdiğim işte size birkaç örnek.. Kitaptan Altını Çizdiklerim: - Ben, sadece namuslu olmakla övünen kişiyi adamdan saymıyorum; toplumu iyiye, güzele götürmek için kendi gibi namuslu insanlarla birlikte bir çaba harcamamışsa, çevresindeki uygunsuz gidişe başkaldırmamışsa, o kişi namussuzdur benim için. -Yaşantının fazlasıyla yoğun ve 'olaylı' geçtiği bizimki gibi ülkelerde on beş yıl bir ömre bedeldir. - İnsan yapısındaki çelişkiler, onun ne ölüme ne de sonsuzluğa bir türlü dayanamadığını gösteriyor. Sonsuzluk da ölüm kadar ürkütücü bir gerçektir. - Bendeki tutukluğun senin yanında nasıl azaldığını bilsen. - Yaşamak aynı zamanda yaşamış olduklarını hatırlamak demektir hatırladıkça bunalıyorum. - Sen acıyı biriktirmeyi seversin Olric. Sen biriktirmeyi seversin. - Hayatım ciddiye alınmasını istediğim bir oyundu. - Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım. - Her anı, ne yapmam gerektiğini düşünerek geçirdiğim için çabuk yoruldum. Bana müsaade.

Dinle Küçük Adam
8/1030.10.2015

Baskı: Dinle Küçük Adam

Dinle Küçük Adam; 1946 yılında yayınlanma amacı olmadan Wilhelm Reich tarafından yazılmıştır. Deli-Dahi arasındaki ince çizgideki Reich; ünlü psikiyatristlerden Sigmund Freud'un öğrencisi olup tıp fakültesinde ruh çözümlemesi üzerine çalışmalar yapmış bir bilim adamıdır. Ansiklopedik bilgiye göre; “Ruhsal hastalıkların tedavisinde cinselliği bir tedavi aracı olarak kullandı, başarı sağladı ancak muhafazakar toplumdan gelen tepkiler üzerine geri adım atmak zorunda kaldı. Ayrıca orgazm esnasında yayılan orgon adını verdiği ve çoğu insanın Tanrı dediği bir ilkel kozmik enerji keşfettiğini söyledi. Sağlıklı bir hayat için gerekli olduğunu düşündüğü bu enerjinin atmosferden toplanarak depolanması amacıyla telefon kulübesi boyutlarında olan Orgone Enerji Akümülatörü'nü icat etti. Nezle, iktidarsızlık ve kanser gibi hastalıkları tedavi ettiğini düşündüğü bu buluşu gazetelerde "seks kutuları" adıyla yayımlandı”. . Yaptığı işe inanan ve onu geliştiren deneyimleyen adamlara bayılıyorum şahsen benim aklıma gelmez Freud’un öğrencisi olmak böyle bir şey sanırım :) Tabi yazıları yasaklanmış o da başka ülkelerde yazmaya devam etmiş yasağa uymadığı gerekçesiyle tutuklanmış, yazıları için bir savunma yazıp mahkemeye vermiş fakat bilimsel konular üzerinde karar verecek merci olmadığından 2 yıllığına hapse atılmış 1 yıl yattıktan sonra kefaretle çıkmış kısa bir zaman sonra da kalp yetmezliğinden ölmüştür.İşte yazarla tanışmam bu ilginç hikâyeyi okuduktan sonra başladı en bilinen eseri de Dinle Küçük Adam. Dinle Küçük Adam; insana kendisini sorgulatan bir başucu eseridir. Reich bu eşsiz eseri yazarken neleri baz aldı nelerden etkilendi bilemeyiz ama insan ruhunun derinliklerine inmesinde çocukluğunda annesinin öğretmeniyle yaşadığı yasak aşk sonra kimyasal maddeleri içip günlerce kıvranarak ölmesinin onu çok etkilediği söylenenler arasında. Bu kitabı yazmasının amacı her gün içimizde var olan küçük adamın farkına varmak ve ondan kurtulmamızı sağlamak. Çünkü küçük adamlar sadece kendilerini yiyip bitirmezler, ailesinden başlayarak, tüm toplumu hatta büyük adamları etkilerler. Kitabın dili ağır sayılabilir ya da bilemiyorum çeviriden de kaynaklanıyor olabilir. “Sen dili” kitabı bireyselleştiriyor tüm suçlamaları üzerine alınabiliyorsun. “Bana mı bu laflar, evet ya zaman zaman bende böyle yapıyorum” dediğim noktalar çok oldu kısacası tokat etkisi yaratması nedeniyle kitap insan olma büyük adam olma gerekliliği konusunda istenilen hedefe ulaşabilir. Bunun yanı sıra içinde karikatürize edilmiş fotoğraflarla yapılan vurgulamalar sayesinde okudum anlamadım deme şansınız yok :) Kitaptan Altını Çizdiklerim: -Yönetimi elinde tutan kişilerin, küçük adam için yetke istemesine, güç, iktidar istemesine izin veriyorsun. Ama sen, hiç sesini çıkarmıyorsun. Yönetimi elinde tutan güçlülere, ya da kötü niyetli güçsüz adamlara seni temsil etme yetkisini veriyorsun, onları seçiyorsun. Her seferinde aldatıldığını anlıyorsun, ancak bunu anladığında, iş işten geçmiş oluyor." -Sevgi, çalışma ve bilgi yaşamımızın tükenmez kaynaklarıdır. Öyleyse, yaşamı onların yönetmesi gerekir. -Gerçekten canlı ya da gerçekten yaşayan insanlar, insansal ilişkilerinde sevecen ve saftır, kuşku duygusundan uzaktır.

Onlar Hep Oradaydı
7/1024.10.2015

Baskı: Onlar Hep Oradaydı

Sunay Akın’ın “Ay Hırsızı”nı okurken yazarın sohbet havasında doğal ve merak uyandıran anlatımından etkilenip “Onlar Hep Ordaydı” kitabını da okumaya karar verdim. Bu kitabında aynı anlatım, aynı üslup fakat biraz daha melankolik buldum Sunay Akın’ı.. Yazarın her hikayenin sonunda bilimin önemine yer vermesinden bilim aşığı bir adam olduğunu söyleyebiliriz ki bence de bilim ulusların varlığını devam ettirebilmesinde önemli rol oynar. Kapak fotoğrafına bakarak kitabın ismini Kızılderililer hep ordaydı diye bağdaştırmıştım ama kitabın içeriğine bakınca Sunay’ın; insanların gelişen dünya ile birlikte bilimi kullanarak ihtiyacı olan şeyleri keşfettiğini sanmasını ama aslında o keşfedilen şeylerin hep orda olduklarını anlatmak için “Onlar Hep Ordaydı” ismini kullandığını anladım. Kitapta çokça bilimin, Kızılderililerin ve geyiklerin bahsi geçmekte. Beni en çok etkileyen hikâyeler ; Kızılderililerin aya mesajı, İstanbul sahil yolunda bir zamanlar yüzüldüğü, 2. Dünya savaşında Amerika'nın Japonya'ya karşı pasifikte Navaho dillerini şifre olarak kullanmak amacıyla 400 Kızılderiliyi asker olarak görevde kullanmaları ve hatta onları çatışmalarda korumaları,Tevhik Fikreti’in kalbinin tümüyle eşine ait olduğunu bu yüzden yürürken sol tarafına kimsenin geçmesini istemediğini, 1970 yıllarının sonunda baş gösteren kağıt yokluğunda dönemin şairleri şiirlerini bastıracak kağıt bulamazlar çözüm olarak Cerrahpaşa Hastanesinin çöplüğünden röntgen filmlerinin konulduğu kağıt dosyaları toplarlar ve onları avuçiçi büyüklüğünde şiir kitapları haline getirirler. Duygusal Sunay Akın bunu “hastaların kırık kemiklerini gösteren röntgen filmlerinin konulduğu kağıtlar, şairlerin kırık yürekleriyle yazdıkları şiirleri de taşırlar” diyerek beni benden alır :)

Ay Hırsızı
7/1016.10.2015

Baskı: Ay Hırsızı

Ay Hırsızı ; benim daha çok şiirlerinden ve “Yaşamdan Dakikalar” isimli kültür sanat programından tanıdığım Sunay Akın’ın öğretici, son derece eğlenceli ve merak uyandıran küçük hikayelerden oluşan kitabı..Akın o söyleşi havasındaki tatlı dilli anlatımını kitabında da sürdürmüş. Kitapta ilk Türk pilotu Vecihi Hürkuş’tan Van Gogh’a, Goethe’den Orhan Veli'ye, Nazım Hikmet'ten Attila İlhan'a, Che Guevera'dan, Napolyon’a kadar önemli bir çok insanın her yerde ulaşılmayan titizlikle incelenmiş anıları anlatılmaktadır. Her bir hikaye birbirinden bağımsız ama hikaye sonunda gökyüzüne, ay'a ve yıldızlara ulaşma çabası ya da hayalleri bir şekilde birbirine bağlanıyor. Kitapta beni etkileyen “ya gerçekten öylemi ki “ dediğim ve dönüp araştırdığım birçok hikaye oldu. Mesela; Van Gogh neden bunalıma girdi, bayrağımızın üzerindeki yıldızın 5 köşeli oluşunun anlamı nedir, Atatürk’ün neden hiç uçağa binmediği de anlatılıyor. Ayrıca kitabın kapağına bayıldım hikayelere ve hayallere uygun biçimde seçilmiş. Kitaptan Altını Çizdiklerim: - Acıdır ama, ülkemizin bağımsızlığı için canını veren onca güzel insanın kanı, tek doğru yol olan bilimin yolunu tıkamak için kullanıyorlar. Oysa bilim gerçek demektir, özgürlük demektir. -Oyuncakları çocuklarına düşleri, hayalleri çoğalsın diye değil, oyalansın diye alan bir milleti oyalamak, ne kadar da kolay oluyor! -Bilim ve sanat, toplumlar için bir kuşun iki kanadı gibidirler. Bu iki kanadı kullanan toplumlar uçarlar ve özgür olurlar. Kullanamayanlar ise tavuğa dönüşürler. Tavuk toplumlar birileri önüne yem atsın diye bekler.Uçamayan toplumlar önüne atılan yemleri kafaları önde gagalamak için uğraşırken, arkalarından yumurtaları alınır.." -Gece, gökyüzünün kazanını dolduran Ay ve yıldızlar, insanın hayallerini ve yaratıcılığını kışkırtan altınlar gibidirler. Uygarlık tarihinde asıl zenginlik dünyadaki değil, gökyüzündeki altınları toplayabilmektir. Bir toplum, altınları için bankalar yapıyor ama hayallerini bir çatı altında toplayacak müzeler kuramıyorsa, siyasetçileri, ekonomistleri istediği kadar konuşsun, yoksullaşıyor demektir.”

Yazıcı Bartleby
7/1012.10.2015

Baskı: Kâtip Bartleby

Kitabın kahramanı Baytleby’e hem sinir olup, hem gülüp, hem de fena halde üzüldüğüm bir kahramanım olmamıştı hiç. Okurken tavırlarına, neden böyle yaptığına bir türlü anlam veremedim ta ki kitabın sonuna kadar. Ben olsam Bartleby gibi davranır mıydım bilmiyorum ama bazen yalnızlar ve hayattan kendilerine dair hiçbir umut ışığı göremeyenler için bu hayat çekilmez oluyor onunda farkındayım. Bartleby; katiple tanışmadan önce ölmüş kişilere giden mektupların yakılmasıyla görevli bir departmanda çalışmış ve o insanların belki de hayata tutunmalarını sağlayacak şeylerin (para-özür-hediye vs.) kendi ellerinden her geçtiğinde kendisi de giderek tükenmiştir. Yaşadıkları çevreye ve ya çağa ayak uyduramayan insanlar yaşarken de ölürken de yalnızdırlar. Kitapta Bartleby ise direnişte bulunmadan direnen, düzenin karşısında sessizce duran, yaşarken ölmeyi seçenlerden… Bartleby’in kendi özgür iradesiyle her şeye karşı söylediği “yapmamayı tercih ederim” tavrını mecburen yapmak zorunda olduğumuz şeyler karşısında yapamıyoruz ne yazık ki ..Kitaptaki Bartleby’in tavrı patronunu vicdanlı ve empati yapmaya sürüklüyor bu da örnek alınası bir davranış şekli.. Kitaptan Altını Çizdiklerim: - Mutluluk ışıkla cilveleşir, biz de dünyanın neşe dolu olduğunu düşünürüz. -Dar görüşlü kişilerin bitmek bilmeyen uzlaşmazlıkları, sonunda daha yüce gönüllü olanların en iyi kararlarını bile yıpratır. - Samimi bir insanı pasif bir direnişten daha çok hiçbir şey çileden çıkaramaz.

Kırmızı Pazartesi
8/1006.10.2015

Baskı: Kırmızı Pazartesi

Marquez’in Nobel Ödüllü kitabı Kırmızı Pazartesi için “ konu ve hacim açısından karakterler üzerinde hâkimiyet sağladığım ve en iyi romanım” dediği kitap olduğu söylenir. “Göz göre göre” deyimini en iyi ifade edebileceğiniz gerçek bir hikaye.. Kahramanın öleceğini kendisi hariç herkes biliyor ama kimse bir şey yapmıyor. Bir şeyler yapılsa ölmeyebilir ama kimilerinin önyargısı, kimilerinin kahramanı sevmemesi gibi sebeplerden göz göre göre adam ölüyor. Aslına bakarsanız bu göz göre göre ölümler kadın cinayetleri, güvenlik tedbirleri alınmayan iş kazaları, trafikte dörtyol ya da dönemeçlerde sürekli tekrarlanan kazalar vb. gibi örnekleri ülkemizde fazlasıyla var. Yani alışık olduğumuz “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” durumu! Bakıpta görmeyen, duyupta inanmayan,bilipte tepki göstermeyen insanlar bütünü bu bağlamda toplum psikolojisini en iyi yansıtan eserlerden oldu benim için. Kahramanın hangi sebep ileri sürülerek öldürüldüğü özellikle bizim gibi doğu ülkelerinin aşina olduğu bir konu. Fakat kahraman kitabın sonuna kadar gerçekliği ortaya çıkmamış bir sebepten öldürülmüş oldu. Bu da bize " bana bir önyargı verin, dünyayı yerinden oynatayım" cümlesinin haklılığını bir kez daha gösteriyor. Benim için ilginç olan detay; çevirmenin notuna göre Güney Amerika ülkelerinde Araplara Türk gözüyle bakılıyormuş Santiago Nasar ve çevresinden sıklıkla Türk diye bahsedilmesi bu yüzdenmiş. Kitaptan altını çizdiklerim: - Kader, bazen insanı görünmez kılar. - Aşk da öğrenilir. -Özellikle de işleneceği böylesine açıkça duyurulmuş bir cinayetin hiçbir aksilikle karşılaşmadan gerçekleşmesi yolunda hayatın edebiyatta bile görünmeyen onca rastlantıdan yararlanmış olması ona büyük bir haksızlık gibi görünmüştü.

Baskı: Bizim Büyük Çaresizliğimiz

Hikaye birbirini çok seven iki arkadaşın bir diğer arkadaşlarının kız kardeşine aşık olmalarını konu alıyor. Kafamda oluşan resimde bu durum itici görünüyor ama Barış Bıçakçı bunu anlatırken bu iki arkadaşın ilişkilerini öyle kuvvetli öyle masumane anlatmış ki Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar kitabındaki George ve Lennie’nin ilişkilerine benzettim . O yüzden hikayeyi aşk değil de dostluk hikayesi olarak okudum. Hani hep ilişkilerimize bir isim koyması çabası içinde oluruz ya Ender ile Çetin arasındaki ilişki öylesine güzel ki kitapta geçen şu satır ; - “Seni aramıştım Çetin, çünkü sen ilktin. Biz ilktik”, “Sınır var mı? İlişkiler için gerçekten bir sınır var mı?… İnsan severken basit sınıflandırmaların sınırlarını değil, kendi sınırlarını görür, kendi sınırlarında dolaşır, kendi sınırlarına değer. Benim bildiğim tek sınır bu”, “…Evli olduğumu söylediğimde aklıma hanginizin geldiğini gerçekten bilmiyordum… Seninle mi evliydim, yoksa Nihal’le mi?” İşte dostluk dediğinde olması gerek bu dedirtti.. Kitapta aşk, dostluk, aynı ve yalnız bir kıza aşık olmanın ulaşamamazlığının vermiş olduğu melankoli var ama en önemlisi büyümekle çocuk kalmak arasında bir sıkışmışlık onun verdiği bir hüzün var. -“Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal’e âşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu”. Bir kitabın filmini izlememeyi eğer kitaptan haberim olmadan filmini izlediysem de kitabını okumamayı prensip edindim kendime. Çünkü okuduğum kitaplarla bir bağ kuruyorum aramda. Ve gerek hikâyeyi gerekse karakterleri hayal dünyamdan bir şeyler katarak zapt ediyorum belleğime. İşte o zaman o kitap benim için özel oluyor ve zaten genellikle de sinemaya aktarıldığında aslını yansıtmıyor. Bu kitabında filmi varmış izlemedim tabi.. Filmi güzel oldu mu bilmem ama kitapta anlatılan hikaye bilindik ama duygu yüklüydü diyebilirim. Kitaptan Altını Çizdiklerim: - Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir? -Benden okumak için kitap önermemi isteyenlerin kalbimi de istediklerini sanıyordum; hâlâ öyle!" -Birlikte geçirdiğimiz o güzel günlere ne olmuştu? Benim aklım hep o günlerdeydi. ne olmuştu o günlere? Yaşanan şeyler ne olur çetin, nerede durur? Hatırlamaya ve belleğe ilişkin eğretilemeler beni kesmiyor. Tozlu tavan arasına girmek, eski bir sandığı açmak, sararmış bir defterin sayfalarını çevirmek filan diyorum, beni kesmiyor. Geçmişimizle bağlantı kurmanın tek yolu hatırlamak mıdır? Başka bir eylem yok mu, olamaz mı?"

ÖncekiSayfa 2 / 6Sonraki