Soru İncelemesi
Yatağıma sırt üstü uzanmışım, küçücük bir fare göğsüme düşüyor ve kayarak çabucak saklanıyor, herhalde çantamda ya da mantomun ceplerinde üç-dört tane getirmişim buraya; tuvalet kokusu avluyu dolduruyor; yakında yağmur yağacak, diyorum kendi kendime; biradan ve çalışmaktan sersemlemişim, kolumu kıpırdatacak halim yok, iki günde mahzenimi fareler pahasına temizledim, o mütevazı hayvancıklar da kitapları kemirmek ve atık kâğıttan deliklerinde yaşamaktan başka bir şey istemez, dünyaya başka fareler getirmek, şu ufacık yuvada onları beslemekten başka bir şey istemez, tortop olmuş minik farecikler, tıpkı gece soğuk olduğunda bana sokulup bedenimin kovuğunda tortop olan küçük Çingene kızı gibi. Gökler insancıl değil, ama o göklerden daha fazlası var kuşkusuz, uzun zamandır unuttuğum, belleğimden büsbütün silinmiş merhamet ve sevgi var.
Çevremdeki görünüm alışılmış bir görkem ve yıkım doluydu. Yine de damın korunağındaydım artık. Eğreltiotlarından yatağımda yatıyordum, kendi ellerimle bin bir zahmetle toplamıştım bunları. Bir gün yataktan kalkamadım. İnek kurtardı beni. Dondurucu sisin etkisiyle kendisine bir sığınak aramıştı. Kuşkusuz ilk gelişi değildi bu. Beni görmüş olamazdı. Sütünü emmeye çalıştım ama başaramadım. Memeleri dışkıyla kaplıydı. Şapkamı çıkardım, bütün gücümü toplayarak sütümü sağmaya başladım. Süt döşemeye akıyor, ziyan oluyordu ama, önemi yok bunun, nasılsa bedava, diyordum kendime.
“En büyük gelir değil, en namuslu gelir. Toprağı alnının teri ile sürüp ekeceksin derler. Bunda itiraz edilecek şey yok. Yüzyılların deneyimi gösterir ki tarım işinde insan pek titizdir, pek saftır, pek soyludur. Hiç başka şey yapılmasın demiyorum; ama diyorum ki her şeyin başı, toprağı işlemek mi olmalı. Endüstri kendiliğinden doğar, hiç değilse var olmak hakkına sahip olan endüstri, bugün insanları rahata erdiren inceliklere değil de insanın gerekli ihtiyaçlarına karşılık veren endüstri. Eksik olsun, bu kendi verimlerini gözetmek ve çoğaltmak için iğrenç yollardan iş gören, insanların ahlakını bozan ve çürüten fabrikalar. Bana dünyada – deseler ki onlar sayesinde bir milyon kazancın olacak- , temiz şeyler üreten bu fabrikalara burnumu sokmam. Hayır; eksik olsun şeker; eksik olsun tütün. Fesat dünyayı sarıyorsa, benim eserim olmasın bu!..
Ah düğünüm! Önce beni doğurttunuz sonra benden aldınız tohumları, aynı aileden kanla kanı karıştırıp ortaya çıkardınız, babalar, kardeşleri, çocukları, gelinleri, karıları, anneleri; insanlar arasında en günah olan şeyi yaptınız. Bahsetmesi bile eylemin kendisi kadar kötü. Tanrılar adına, beni bu şehirden götürün artık, ya da öldürüp denize atın, bir daha görmemek için. Haydi, şu zavallı insana dokunmaya tenezzül edin. Korkmayın, beni dinleyin, başıma gelenler yüzünden, benden başka kimse acı çekmez.
… Peki biz, bir başkasının, hatta milyonların hayatına odaklandığımız çağlarda kaç yaşındaydık sahi? On sekiz? On dokuz mu yoksa? Yoksulluğu ve adaletsizliği ortadan kaldırmak için sabahlara kadar kitap okur ve bir toplantıdan bir mitinge koştururken, tam o arada atlayıverirken çocukluktan gençliğe kaç yaşındaydık gerçekten? Nasıl da mutluyduk üstelik! Şimdilerde bazı budalaların üstümüze yapıştırdığı “yitik kuşak, harcanmış gençlik” etiketi koca bir yalan!... Tersine, kocaman bir dünyaya açılan parlak gözlerimiz vardı ve mutluluğun topyekün yaşanacağına dair sarsılmaz inancımız… Yitikmiş!.. Hadi ordan sersemler… Bizim yitirip de o budalaların bulduğu ne ki?
Ödeşmeler… Çeyrek asır geçmiş üzerinden. O günlerde o meydanlarda neler olup bittiğini kimse hatırlamak istemiyor artık. Uzun süredir düşünmüyordum, ben de unutmuştum aslında. Yalnızca bir-iki fotoğraf… Deli gözlerle kalabalığa bakınarak “Kardeşim!... Kardeşim!...” diye bağıran sarı saçlı kız… İki büklüm olmuş, kucağındaki çocuğu sağa sola saplanan kurşunlardan korumaya çalışarak koşan genç adam… Çocuğun yüzünde katılıp kalmış o sessiz çığlık… Dur durak bilmeyen bir yağmur gibi asfaltı döven kurşunlar… Otelin tepesindeki otomatik silahlı adamı gördüm mü gerçekten? Ya yerlerde yatan cesetler? Hepsini gördüm mü? “1 Mayıs Meydanı’nda fena tırsmıştın,”diyorsun. Doğru, korkmuştum. Ama kim korkmadı ki?... O gün meydanda yüzbinlerce insandık. 1 Mayıs 1977 hepimizin ruhuna kazınmış, bu toplumun içine işlemiş büyük bir travma.
Yerel yasalar ölülerin yaşama geri dönmesini sağlayan zaman değiştirme birimini yasaklıyordu. Bunu on altı yaşındayken ona kelime kelime bellettirmişlerdi. Yasağı izleyen sene diriltmeyi gizli olarak yapmaya çalıştığında, katiller ailesinin izni olmadan, beyninde oluşan yumruyu radyoaktif kobalt kullanarak bombardımana tuttular. Bunun sonucunda varolduğunu bile bilmediği bir dünyaya girdi. Bu yıllardır içinden çıkmaya çalıştığı, ölü vücutlar ve kemikler çukuruydu. Onun en çok önemsediği eşek, kurbağa gibi yaratıkların soyu tükenmişti. Onlardan geriye kalanlar çürümeye yüz tutmuş gözsüz kafalar ve kopmuş parmaklardı. Sonunda oraya ölmeye gelmiş bir kuş, ona nerede olduğunu söyledi. O, mezar dünyasına gelmişti ve çevresine atılmış bu kemikler tekrar canlı varlıklara dönüşene kadar buradan kurtulmayacaktı. Diğer canlıların metabolizmasıyla öylesine bütünleşmişti ki onlar canlanmadan o da canlanamazdı.
Ama dedim ona, hiç talihlilik değil bu, çünkü Tanrı yolları yolculuk için yaptı: işte ondan dolayı yolları yeryüzüne yatay yerleştirdi. Bir şeyin durmadan kımıldamamasını isterse uzunlamasına yapar o şeyi, yol, at, ya da araba gibi, ama bir şeyin konduğu gibi durmasını dilerse onu da dikey yapar, ağaç ya da insan gibi. Ve böylece Tanrı istemedi işte insanların yollarda yaşamasını, çünkü hangisi önce varır, sorarım yol mu, ev mi? “Hiç evin yanına yol kondurduğunu bilir misiniz Tanrı’nın?” diyorum. Hayır, hiçbir zaman, diyorum, çünkü yalnız insanlardır evlerini arabasıyla geçen her kişinin kapıya tükürebileceği bir yere kurmadan rahat edemeyen hiç, böylece hep tedirgin olur kalkıp başka yere gitmek isterler, tanrı bir ağaç ya da bir ekin tutamı gibi oldukları yerde durmalarını dilediği halde. Çünkü eğer bir insanın durmadan kımıldayıp bir yerden bir yere gitmesini isteseydi tanrı, uzunlamasına, karınüstü koymaz mıydı onu, bir yılan gibi? Öyle yapması gerekirdi