Sultanların Günlüğü, 186 adet değerlendirme yapmış.  (1/27)
« geri  
Gecenin Gölgesi (Ruhlar Üçlemesi, #2)
Gecenin Gölgesi (Ruhlar Üçlemesi, #2)

8

İki ayı geçkin zamandır yeni yorum hazırlamadım, biraz tembelliğin dibine düştüğümü itiraf ediyorum ama bu, kitap okumadığım manasına gelmiyor. Sadece yorumları yazmadığım manasına geliyor ama merak etmeyin, bu kitapla birlikte en az iki üç kitap yorumu daha gelecek arka arkaya inşallah. İlk kitabından sonra ikinci kitabı da güzel bir başlangıç yapmış diyebilirim. Yazar, her zamanki güzel anlatımı ve akıcılığı ile ilerlemiş. Bizimkiler 1. Elizabeth'in ihtiyarlık döneminin İngiltere'sine gidiyor ve kendisi dahil bir hükümdarla daha tanışma fırsatı buluyoruz ki kendisi kendini Macaristan İmparatoru olarak da anan kral Rudolf. Biri şu adama o dönem Macaristan'ın Osmanlı toprağı olduğunu hatırlatsın. :D Avrupa krallıklar tarihine pek vakıf değilim o yüzden yazar, o karakterleri vs. ne kadar iyi yansıtmış bilemem ama okurken kendimi o dönemlerde hissettiğim bir gerçek. Yer yer yazarın -ilk kitapta olduğu gibi- olaylara, tarihe Avrupa merkezci çarpık bakış açısıyla baktığını sezinlemeye devam ediyoruz aslında, bu bence serinin en büyük kusuru. Diğer yandan Matt'in tarihteki neredeyse tüm ünlü karanlık tiplerin ta kendisi olması da bilemiyorum; karaktere haddinden fazla harikalık katmak olmuyor mu acaba? Elbette bu kadar yaşlı ve gündemlere bu kadar ilgili bir vampirin her taşın altından çıkması çok şaşırtıcı olmasa gerek ama bilemiyorum, az biraz abartılmış gibime geliyor. Diğer yandan Matt'in babasıyla da tanışıyoruz elbette ve söylemem gerek, kendisine bayıldım. Keşke ölmüş olmasaymış diyorum ama bir umut, belki 3. kitapta hortlayacağı tutar, bunu da okuyunca göreceğim artık inşallah. Kitap boyunca sadece 1500'lerin Avrupa'sını görmüyoruz elbette birkaç kere kısa aralıklarla günümüze gelip, ailenin neler yaptığını da görüyoruz ama o kadar parça parça ki tam olarak ne işler karıştırıp, neler döndüğünü anlamakta biraz zorlanıyoruz. Hele ki ikili sonunda döndüklerinde yaşanmış olan bir olayın ardındaki kaybı anlamaktan zorlanmak elde değil. Diana'nın üvey vampir oğlanın bir insan manitası yapması ama ilk tanıştıkları an dışında hiçbir şey gösterilmeden oldu bittiye getirilmiş olması gibi şeyler hep 2. kitabın eksisi olarak kalıyor. İkili arasındaki gereksiz gerginlik kısımları da azıcık sıkmış olabilir. Diana ikinci kitapta güçlerine dair daha çok öğreniyor ve biraz daha hakimiyet kuruyor, ayrıca sonunda büyülü bir hayvanı da oluyor. Eh, vakti gelmişti yavrucum. Genel olarak beğendiğim, güzel vakit geçirdiğim bir kitap oldu. Üçüncü kitapla görüşmek dileği ile Allahaısmarladık.

Buz Ejderhası
Buz Ejderhası

10

GRRM'in Buz ve Ateşin Şarkısı (Game Of Thrones) serisini bilmeyen varsa, fantastik tür sevenler için söylemem gerekir ki çok şey kaybetmiştir. Tolkien gibi Asoiaf da kesinlikle okunması gereken baş yapıtlardan biridir çünkü yazım tekniği ve kurgudaki deha insana şapka çıkartacak cinsten. Buz Ejderhası da GRRM'in asoiaf yok iken peydah ettiği bir çocuk masalı (gariptir ki Hobbit de Tolkien'in masalıydı.) ama bence yetişkinlerin dahi okuyabileceği türden bir masal, şahsen kısa olmasına rağmen gayet beğendim. Kitabın ciltli olması ve içeriğindeki çizimler de çok başarılı ve güzel, kütüphaneye eklenecek cinsten ama dediğim gibi oldukça kısa bir masal aslında, yarım saate biter. İnsan ister istemez keşfe biraz daha uzatsaymış diyor, tek eksi yanı bu bence. Çünkü yayınevleri kısalığı kapamak için çizim ve ciltleme ile albenili hale getirmiş ve yedirmiş de yani, yiyorsunuz. :D Kısacası akşam uyumadan önce çocuğunuza/yeğenlerinize okuyabileceğini bir masal diye düşünüyorum. Bir çok asoiaf okuyucusu (ben buna dahilim) bu kitabın GoT evreni ile bağlantılı olduğuna inanıyor. Buz Ejderhası ve Buz ve Ateşin Şarkısı evreni ile ilgili benzerliklere Game Of Throne Türkiye forumunda yayımladığım yazıyla değindim, okumak isterseniz tarayıcınızdan "Buz Ejderhası Kitabı ve ASOIAF" yazarak da ulaşabilirsiniz.

Bey ile Büyücü
Bey ile Büyücü

8

Bey ve Büyücü deyince akla roman ismi gibi geliyor ama alakası yok. Osman Karatay hocanın okuduğum ikinci kitabı. Onu, yıllar önce okuduğum, Türklerin Kökeni isimli kitapla tanımıştım. İlk kitapta da yazdığım gibi sözelci biri olarak "dil bilimi" kesinlikle çok zayıf kaldığım bir alan, itiraf etmem gerekiyor ki okuduğum kitaptan öyle çok bir şey anlamadım, biraz utanıyorum ama gerçek bu. Bu dil bilimini (bilhassa Türkçe için) anlamamı kolaylaştıracak bir "giriş" kitabı vb. bir şey tavsiye edecek var ise seve seve dikkate alırım, çünkü temel bazı şeyleri bilmek gerekiyor besbelli ki. Yine de anladığım kadarını sizinle paylaşmama müsaade edin. Hocamız Meg-Mag ile konuya başlamış, Bey/Beg/Bag kelimeleri ile devam etmiş; benim romanlarımdan birinde de kullandığım "iye" gibi kelimeleri ve çok daha fazlasını işin içine katarak, bunların manaları, yeryüzündeki dillerde (İngilizce, Macarca, Cermen dilleri gibi ve elbette en başta Türkçe) karşılığını/temelini/ses benzeşmesine kadar değinmiş ki aslında çok ilginçtir ki gerçekten Dünya Dillerinde o kadar çok ortak kelime var ki... Bunların bazıları Türkçe'den diğer dillere geçme, bazıları ise en eski Türkçe'de kullanıyor gibi görünse bile Türkçe'den aktarma olmayabilecek şeyler... Sanırım bilim dünyasında, insanların zamanında kullandığı "tek dil" düşüncesi kuram olarak hakim (aslında bu dini metinlerde de geçer); zamanla bu tek dilden kavimlere ayrıldıkça diller üremeye başlamış... Haliyle bu temel ata dilden, çocuk/torun dillere kalan miras kelimeler hala yaşıyor ve temelde bir çoğunun düşünce yapısı/manası da aynı. Yani bir kelime zenginlik ve servet ile bağlantılı ile bu Türkçe'de de aynı bir başka dilde de aynı. Bu da zaten tek bir kaynaktan bu dillere dağıldığını gösteriyor. Yukarıda da dediğim gibi ya bu dil Türkçe ya da Türkçe, en eski yaşayan dillerin başında geldiği için üzerinde en çok hak talep edebilecek dil(hocanın tabiri ile). Aslında bu "dil" meselesi, insanlığın da zamanında tek bir kavim iken genişleyip, kültürlere ayrıldığına işaret eden güzel bir delil. Belki "ırkçılık" hastalığına bir çare için kullanılabilir. Milletler, kültürler, dinler hatta mezhepsel/ideolojiler arasındaki bu kin-nefret korkunç bir bölünme ve kan dökülmesine neden oluyor, maalesef. Allah yardımcımız olsun, ıslah etsin bizi ne diyelim. Elbette bu dil/kelime meseleleri ile ilgili kitapta yazılan çizilen şeylerin bir kısmı "düşünce" şeklinde ilerliyor, yani genel manada kitaba girmemiş bir nevi keşif niteliği taşıyabilecek, hocamızın "doğru olduğuna kanaat getirdiği" şeyler de var, kurduğu bağlantıları ve kanıtları okuyunca sizler de kendi kanaatinizi oluşturacaksınız zaten. Türkçe veya diğer diller üzerine "köken" çalışmaları hoşunuza gidiyor ise, okumanızda fayda var arkadaşlar. Bence dönemin insanlarının düşünce yapılarını okuyabilmek adına da güzel bir kitap. Unutmayın ki dil, bir milletin hayata bakış felsefesini ortaya koyan bir penceredir; onunla kültürünü, dini yapısını anlayabilirsiniz. Bence heyecan verici bir alan. :) Fakat kitap, benim gibi, dil bilimi konusunda temeli olmayanlar için biraz anlaması güç işte. :)

	 Payitahtın Son Sahibi "Abdülhamid Han"
Payitahtın Son Sahibi "Abdülhamid Han"

8

Talha hocanın "Abdülhamid" serisinin 2. ve son kitabı. İlki Bir Dehanın İzleri idi. Bildiğiniz üzere Talha hocanın sıkı bir takipçisiyim, neredeyse tüm kitaplarını alıyorum. Haliyle serimizin devamını kütüphaneye eklemez isem büyük eksiklik olurdu. Kitabın akıcılığı ve anlatımı bildiğimiz Talha Uğurluel; masalsı ve sıkmadan; bilinmeyen ayrıntılarla ve güzel resimlerle süslenmiş kitap, beğenimize sunulmuş. Kitaba giriş Abdülhamid Han'ın şehzadelik döneminde yaptığı Batı ve Mısır yolculukları ve gözlemleri ile başlıyor. Bu ziyaretler genç şehzadenin, Türkiye toprakları ile batı toprakları arasında mukayese etme ve ileride eksikleri tamamlama açısında girişimler için güzel bir mihenk taşı oluyor. Daha sonra Yıldız Sarayı'nın yapımı, yapım sebebi ve yapım şekline değinen bir bölüm karşımıza çıkıyor. Saray 4 ayrı müteahhit tarafından tasarlanır ve böylece sadece Abdülhamid Han'ın kendisi sarayın tüm şemasını, her bir ayrıntısına, gizliliğine vakıf kişi olur. Ailesinin başına gelenlerden sonra üst seviye önlemler alması gayet makul ve mantıklı elbette. Sonraki bölümlerde de kurdukları birliklerden sanatçılarla çalışmasına kadar bir çok farklı noktası konu edinilmiş. İlki kadar güzel ve değerli bir çalışma ama şahsen ilk kitabı daha ilgi çekici ve zengin içerikli bulmuştum; bir sürü cümleyi çizmiş iken ikincide çok fazla çizme gereği duymadım. Yine de genel olarak beğendiğim bir kitap oldu. Eğitim ve benzeri konulardaki bilgiler ayrıca ilgimi çekti. Tavsiye ederim(zaten ilkini okuduysanız ikincisini almamak olmaz.). (DİPÇE: Ben bu kitabı okuyup, yorum yaptıktan sonra "yayım" sırasına almıştım ve tam sırası geldiği sıralarda malum haberler gündeme düştü, açıkçası gerçekten hayal kırıklığına uğradım ve üzüldüm. Şimdilik beklemede kalmaya devam ediyorum, bakalım. )

1984
1984

10

George Orwell'in kült romanı 1984'ü duymayan bir kitap kurdu yoktur sanırım? Okumadı ise okumasını da tavsiye ederim, zira "kültler" arasında olmasının bir sebebi var. George Orwell, eleştirel kalemini ağırlıkta "sosyalizm" üzerine indirmiş gibi görünse de onun yegane eleştirisi sosyalizm üzerinde değil, daha çok "düzen" üzerine ama bunu yaparken kendi döneminde ön plana çıkıp, tabiri caiz ise esip kavuran vitrin görüntüsü sosyalizm olduğu için ana temayı bunun üzerine yaptığını düşünüyorum. Elbette ki Hayvanlar Çiftliği kitabının sosyalizm eleştiri olduğunu bilmeyen yoktur ama bu kitabın teması İngiliz Sosyalizm'in demir yumruğu üzerine kurulmuş olmasına rağmen eleştirilen şey sosyalizmden çok daha fazlası. Şahsen, okurken ilk defa bir romanda cümlelerin altını çizdim. Genelde sadece tarih gibi roman dışı kitaplarda önemli kısımları çizme gereği duyarım ama 1984 benim için bir ilk oldu ve bu, boşa değil. Gerçekten de çok dikkat çekici noktalara değiniyor ve görmesini bilirseniz bugün dahi dünya devletlerinde temelde eleştirilen şeylerin devamlılığını daha gizli-saklı, daha az göze batar şekilde görmeniz mümkün. Elbette ki kitapta olan olaylar, yapılanlar çok daha mübalağalı anlatıldığı için gözüme giriyor. Güzel bir düzen eleştirisi olmasıyla beraber kitabın çok kasvetli bir havası olduğunu da söylemem gerekir. En azından benim için. Şahsen kitap boyunca "ben böyle bir hayat süremem, ölürüm daha iyi." deyip durdum ama gelin görün ki devlet, kolay kolay öldüren tipler de değiller, süründürmeyi tercih ediyorlar; kitap sonlarında göreceksiniz. Kısaca bir kerede birden fazla bölüm yerine bir iki bölüm okuyup, ara vermenizi tavsiye ederim. :D Üstadımızı tebrik ederiz, kitabın sonu hiç de umduğum gibi bitmiyor ama kabul etmem gerekir ki zaten kitabın konusu ve gidişatına uygun bir son olmuş, kafamdaki sonu beklemem en başta hataydı. :)

Kutadgu Bilig'e Göre Türk Savaş Sanatı
Kutadgu Bilig'e Göre Türk Savaş Sanatı

6

Kitabı gördüğüm zaman almak istedim çünkü romanlarım için "Türk savaş taktikleri ve sanatı" gibi konuları öğrenmeye ihtiyacım var. Lakin kitap içeriği biraz umduğumdan farklı çıktı. İsminden de anlaşılacağı gibi Türklerin ünlü eseri Kutadgu Bilig'in içinden alınmış "savaş" konulu maddelerden derlenmiş bir kitap. Biz Türkler, tarih yapıyor ve sözlü olarak da tarihi meydana getiriyor olsak da iş "yazmaya" gelince coğrafya ve yaşam tarzımızın getirileri yüzünden, tarihi yazma meselesinde eksik kalmışız. Hal böyle olunca savaşçı bir millet olan ve bu konuda eline su dökülemez Türklerin savaş sanat ve taktikleri başta olmak üzere bir çok önemli konuda bilgi edinmekten yoksun ya da eksik kalıyoruz. Kitap, bu tarafı doldurmayı amaçlıyor desem bile özünde zaten kitap bir derleme, yukarıda bahsi geçen kitabı alanların bu kitabı almasına gerek yok ama sırf bu konuyu merak edenler, alabilirler. Kitap iki bölümden oluşuyor diyebilirim; ilk bölümü "Dünya'da ve Türklerde Savaş Tarihi" şeklinde kısa bir özet şeklinde ifade etmek doğru olur, aslında oldukça ilgi çekici olduğunu düşündüğüm bir bölüm. Daha önce savaşın ve şiddetin tarihi araştırmak hiç aklıma gelmemişti ve batının bu yöndeki bakış açısını da öğrenmek kayda değer diye düşünüyorum. İkinci kısım ise ana konumuz olan Türklerde Savaş Sanatının içeriğini konu alıyor. Yani 128 kitabın sadece 68 (bir kısmı ise kaynakça)sayfası bu kısıma ayrılmış. Kitaba genel olarak yorum yapmak gerekir ise okunduğunda kişinin bir şeyler öğrenmesine vesile olabilecek seviyede ama yetersiz bulduğum bir eser. Dediğim gibi umduğum şeyleri öğrenemedim ve sandığımdan daha az bilgi içeriyor. Keşke bir de 3. bölüm ekleyip Türklerde Savaş Taktiklerini anlatan bilgiler de verseydi. En azından bu şekilde daha tatmin edici olurdu. Yazarımıza ve yayınevine teşekkür ederiz.

Cadıların Keşfi (Ruhlar Üçlemesi, #1)
Cadıların Keşfi (Ruhlar Üçlemesi, #1)

9

Ruhlar Serisini, "Cadıların Keşfi" ismiyle yayınlanmaya başlayan dizisi ile tanıdım. İlk başta romanı alıp almama konusunda ciddi kuşkularım olduğunu belirtmem gerekir çünkü yorumlar (olumlu-olumsuz) başa baş gidiyordu. Genelde de yorumlara bakarak kitap almamaya özen göstersem de bu sefer, beni kararsızlığa itti. Sebep olarak roman için "romantik" ağırlıkta denmiş olması. Oysa ben cadılar vb. şeylerin olduğu fantastik ağırlıkta bir kitap okumak istiyordum ve dahası 50-60 kiralık bir kitap olduğu göz önüne alındığında insanı birkaç kez düşünmeye itiyor bu durum. Yine de diziyi izlemeye devam ederken dayanamadım ve 2. el olarak sipariş ettim(mümkün değil veremem o fiyatı.) ve okudum. Ben gibi yorumları okuyanlar için şunu söylemem gerekir ki iki şekilde yorum yapanlar da haklı. Romanın ilk kitabı(muhtemelen de diğer iki kitabı da) iki karakter arasındaki romantizm ağırlığında ilerliyor ama bu, fantastik hiçbir şey yok demek değil ama öyle aşırı bir hareket yok. Diğer yandan buna rağmen gayet akıcı ve sıkılmadan okuyacağınız bir üslup ile yazılmış, şahsen bilgisayar dahi açmadan romanı bitirmeye odaklı bir iki gün geçirdim. Sayfa sayısı göz önüne alındığında da gayet doyurucu bir roman sizi bekliyor. Romanın kurgusunu başarılı buldum, bilimsel-tarihsel temelli bir çok sohbet, bilgi ile harmanlanması... yani ayrıntılar da güzel işlendiği için zengin içerikli olduğunu düşündüğüm bir roman var karşımızda. Genel olarak çok beğendim ve ikincisinin de siparişini vereceğim inşallah. Yine de alıp almama konusunda kararsız iseniz eğer bu durumun tamamen sizin beklentileriniz ile ilgili olduğunu unutmayın. Eğer etrafta büyülerin, vampir saldırılarının vs. uçuştuğu fantastik macera kitabı arıyorsanız büyük ihtimal ile bu kitap size göre değil ama romantizm, tarih, bilim ve fantastikle harmanlanmış bir roman arıyorsanız kesinlikle size göre. Yalnız bazı uygunsuz olduğunu düşündüğüm noktalar yüzünden +18 bir seri olduğunu söyleyebilirim, hayır cinsellik değil. Bulamazsınız bu kitapta, diğerlerini bilmem elbet. Söylemem gerekir ki Diana'nın teyzelerinin evine bayıldım. Evde cadı ruhları yaşıyor ve kendi kendine kararlar veriyor. :D Yukarıda söylediğim gibi tarihsel bilgilerin de olduğu bir roman, karşımızda 1500 yaşında bir vampir olunca bu kaçınılmaz oluyor elbette ve ben de tarihe ilgili bir kişi olarak tarihsel bazı konulara ciddi bir muhalefet damarım kabardı okurken. Misal çiçek aşısını bilmem kimin bulduğu ile ilgili bir yorum yapılmış, elbette batılı birinin ismi söz konusu ama Lale Devri döneminde zaten Türkler, çiçek aşısını keşfetmiş ve uygulamaya koymuştu. Hatta buna kaynak olarak İngiliz bir sefirin karısının (oldukça da ünlü biridir) yazdıklarını gösterebiliyoruz. Kendi çocuğuna da yaptırmıştır ve bunu, İngiltere'ye götürmeye niyetlendiğini belirtmiştir. Diğer yandan Harvey'in kalp damar sistemini keşfettiği yazmış ama biz biliyoruz ki 1100'lerden kalma illustrasyonlar(ve 1400'lerden) mevcut ve orada kas, sinir ve kalp-damar sistemine kadar (hatta hamile bir kadının atardamar sistemine kadar) keşifler, çizimler mevcuttur. Kısacası batıdan çok önce Müslüman bilim insanları insan anatomisini çözmüş, bunu resmetmiş ve çalışmalar yapmıştır. Hatta göz anatomisi, nasıl gördüğümüze dair çalışmalar da buna dahildir ve elbette fazlası. Bunun için Fuat Sezgin'in TANINMAYAN BÜYÜK ÇAĞ kitabını okumanızı tavsiye ederim. Batılılar kendilerinden başka herkesi barbar görürken üstüne bütün keşifleri de kendilerinin yaptığına inanıyorlar, yazarımız da bu kafada... Gerçi onlara kızmamak gerek, biz kendi ecdadımıza sahip çıkmaz ise bizden çalarlar ve kendileri yapmış gibi kakalarlar. Diğer muhalefet ettiğim bilgi ise romanda bolca göreceğimiz Lazarus Şövalyeleri'nin "kendini koruyamayanları koruruz. Kudüs'te (ve birkaç yer daha sayarak) bunu yaptık." demeleri... Bu tarikat Haçlı dönemlerinde kurulmuş bir tarikattır. Hayır, bir de yeni Haçlı Dönemi kitabı okudum, kimi kimden kurtarmış bu arkadaşlar, merak ettim. Haçlı savaşları başladığı andan itibaren Yahudiler, Hristiyanlar, Müslümanlara kadar önüne geleni öldürmüş, yağma edip, çalıp çırpmış insanların bilhassa Kudüs'te Müslüman ve Yahudilere soykırım yapmış bu insan görünümlü yaratıkların, kimi kimden kurtardığını merak ettim, yazarımız bize bu konuda bilgi verirse seviniriz. Romandır, çok tepki vermeye gerek yok diyen olabilir ama özür dilerim de Nazileri romanda "iyilik meleği" gibi göstermeye benziyor bu, katledilen onca masuma hakaret, haksızlık, adaletsizlik olmaz mı? Doğu Hristiyanlarına bile zulüm ettikleri düşünürsek yalanın dik alasını romanda kurgu adı altında bize satmasın. :) İkinci kitap, 1500'lerde geçiyor; bakalım muhtemelen başka şeylere de muhalefet edeceğim. :D

« geri